Damlalar
Çocukluğumun Ramazanları
Osman Süzen
Üç aylar girdiğinde, Ramazan’ın önce gönüllerimizde tüllendiğine; sonra maddî ve mânevî cepheleriyle zihnimizi meşgul etmeye başladığına ve nihayet bir gün kutlu misafir olarak kapımızı çaldığına şahit oluruz.
Recep, Şaban ve nihayetinde Ramazan baharın habercisi cemreler gibi; hava, su ve toprağımıza düşe düşe gelir; evlerimizin baş tacı, en şerefli misafiri olur.
Hakkıyla yaşanan Ramazanlar, gönüllerimizde hep tatlı bir huzur bırakır gider. Her Ramazan’da çocukluğumda yaşadıklarım gelir aklıma.
Çocukluğumda Ramazan ayı geldiğinde, bütün köy Ramazanlaşırdı âdeta. Sanki ötelerden köyün üstüne uhrevî bir atmosfer inerdi de, kimse yokluktan, olumsuzluktan ve maddiyattan şikâyet etmez olurdu. Her tarafı onun kokusu sarardı. Her evin bacasından telâşlı dumanlar savrulurdu gökyüzüne. Erkekler, çarşıdan evlere Ramazanlık un, şeker, tuz taşırlarken; hanımlar da böreklik yufkalarını açarlardı. Evler baştan aşağı temizlenirdi.
Ayıklanmış elma, armut kuruları, sıra sıra dizili güveçlerde pekmezler, torbalar dolusu tarhanalar, Ramazan ayının vazgeçilmezleri arasında yerlerini alırlardı.
Büyükler çalışır da, çocuklar boş durur mu? Onlar da, kapı kapı dolaşıp insanları sahura kaldırmanın heyecanını yaşar, büyüklerinden mâniler öğrenirlerdi.
İftar için köyün en güzel ve soğuk pınarlarından sular getirilirdi. İbadetlere de özel bir itina gösterilirdi Ramazanlarda. Çocukluğumun geçtiği köyde evler dağınık olduğundan, cami bizim eve oldukça uzaktı. Bu sebeple teravih namazları sıra ile evlerde kılınırdı. Gönüllülere öncelik verilerek, sıralama yapılır; iftar da teravih kılınacak hânede açılırdı. Öyle beş-on kişi değil, mahallenin tamamına sofra kurulurdu. Ama bu durum, kendi ailemden bilirim, insanlara hiç zahmet vermezdi.
Evimizde Ramazan hazırlıkları rahmetli büyükannemin kontrolünde yapılırdı. O, biz çocukları Ramazan’ı karşılamaya bir-iki gün önceden hazırlardı; ilk teravihin kılınacağı akşam, gün batımına az bir zaman kala, baklavaları bakır sahanlara koyar, ‘Haydi çocuklar, Ramazanı karşılamaya gidelim!’ diyerek bizi evden alırdı. Onunla beraber gün batımını görebileceğimiz bir yere kadar yürür, orada akşam ezanını beklerdik. Güneşin batmasıyla büyükannem duaya başlar, biz de onun söylediklerini tekrar ederdik. Bizim aklımız hep sahanlardaki tatlılarda olurdu; ama o düzeni bozmamak için eve girmeden bize bir lokma yedirmezdi. Mutfağa girdiğimizde, sofraya baklavaları koyar, ‘Ramazan’ı eve getirdik, bunları da Ramazan getirdi.’ diyerek, yememize müsaade ederdi.
Çocukluğumun teravih namazları da bende ayrı bir mânevî lezzet bırakmıştır. Teravih sırası kime gelmişse, iftar yemeği için mahallenin diğer evlerinden oraya yemek takviyesi; namaz için de seccade ve kilim desteği yapılırdı. Evin bütün odaları namaz kılanlara açılırdı. Namazdan sonra isteyen gider, kalanlarla sohbet geç vakitlere kadar devam ederdi. Misafirler gider gitmez, çocuklarda, Ramazan davulu telâşı başlardı.
Bugün bir iftarda yenen yemekle; o yıllar belki üç-beş iftar yapılırdı. Sahurda bazen, hoşafı ve kuru ekmeği ancak bulurduk. Böyle günlerde, aç kalmasınlar diye, çocuklar sahura kaldırılmazdı. Yoksul sahur sofralarının mütevekkil insanları, yokluğu dert etmezlerdi. Oruca niyetleri bile, hâllerini Allah’a (cc) arz gibiydi. Rahmetli büyükannem ellerini açar:
‘Su içtim duruca,
Ekmek yedim kuruca,
Allah’ım Sen’in rızan için,
Niyet ettim yarınki oruca!’
diyerek niyetlenirdi. Bayramlarımız da Ramazanlarımızın sanki bir hülasasıydı. Onlar da samimi ve coşkulu yaşanırdı.
Aradan kırk yıldan fazla zaman geçti. Çocukluğumun geçtiği köyde hâlâ bu güzellikler yaşanır mı bilemem; ama bugün yaşadığımız şehirlerde de Ramazana has nice güzel faaliyetler yapılmakta. Anlaşılan o ki, Ramazan her yere kendine has güzelliğini taşımakta. Bu güzelliklerin, güzel insanlarla kıyamete kadar yaşanması en büyük temennimiz.
Çocukluğumun Ramazanları
Osman Süzen
Üç aylar girdiğinde, Ramazan’ın önce gönüllerimizde tüllendiğine; sonra maddî ve mânevî cepheleriyle zihnimizi meşgul etmeye başladığına ve nihayet bir gün kutlu misafir olarak kapımızı çaldığına şahit oluruz.
Recep, Şaban ve nihayetinde Ramazan baharın habercisi cemreler gibi; hava, su ve toprağımıza düşe düşe gelir; evlerimizin baş tacı, en şerefli misafiri olur.
Hakkıyla yaşanan Ramazanlar, gönüllerimizde hep tatlı bir huzur bırakır gider. Her Ramazan’da çocukluğumda yaşadıklarım gelir aklıma.
Çocukluğumda Ramazan ayı geldiğinde, bütün köy Ramazanlaşırdı âdeta. Sanki ötelerden köyün üstüne uhrevî bir atmosfer inerdi de, kimse yokluktan, olumsuzluktan ve maddiyattan şikâyet etmez olurdu. Her tarafı onun kokusu sarardı. Her evin bacasından telâşlı dumanlar savrulurdu gökyüzüne. Erkekler, çarşıdan evlere Ramazanlık un, şeker, tuz taşırlarken; hanımlar da böreklik yufkalarını açarlardı. Evler baştan aşağı temizlenirdi.
Ayıklanmış elma, armut kuruları, sıra sıra dizili güveçlerde pekmezler, torbalar dolusu tarhanalar, Ramazan ayının vazgeçilmezleri arasında yerlerini alırlardı.
Büyükler çalışır da, çocuklar boş durur mu? Onlar da, kapı kapı dolaşıp insanları sahura kaldırmanın heyecanını yaşar, büyüklerinden mâniler öğrenirlerdi.
İftar için köyün en güzel ve soğuk pınarlarından sular getirilirdi. İbadetlere de özel bir itina gösterilirdi Ramazanlarda. Çocukluğumun geçtiği köyde evler dağınık olduğundan, cami bizim eve oldukça uzaktı. Bu sebeple teravih namazları sıra ile evlerde kılınırdı. Gönüllülere öncelik verilerek, sıralama yapılır; iftar da teravih kılınacak hânede açılırdı. Öyle beş-on kişi değil, mahallenin tamamına sofra kurulurdu. Ama bu durum, kendi ailemden bilirim, insanlara hiç zahmet vermezdi.
Evimizde Ramazan hazırlıkları rahmetli büyükannemin kontrolünde yapılırdı. O, biz çocukları Ramazan’ı karşılamaya bir-iki gün önceden hazırlardı; ilk teravihin kılınacağı akşam, gün batımına az bir zaman kala, baklavaları bakır sahanlara koyar, ‘Haydi çocuklar, Ramazanı karşılamaya gidelim!’ diyerek bizi evden alırdı. Onunla beraber gün batımını görebileceğimiz bir yere kadar yürür, orada akşam ezanını beklerdik. Güneşin batmasıyla büyükannem duaya başlar, biz de onun söylediklerini tekrar ederdik. Bizim aklımız hep sahanlardaki tatlılarda olurdu; ama o düzeni bozmamak için eve girmeden bize bir lokma yedirmezdi. Mutfağa girdiğimizde, sofraya baklavaları koyar, ‘Ramazan’ı eve getirdik, bunları da Ramazan getirdi.’ diyerek, yememize müsaade ederdi.
Çocukluğumun teravih namazları da bende ayrı bir mânevî lezzet bırakmıştır. Teravih sırası kime gelmişse, iftar yemeği için mahallenin diğer evlerinden oraya yemek takviyesi; namaz için de seccade ve kilim desteği yapılırdı. Evin bütün odaları namaz kılanlara açılırdı. Namazdan sonra isteyen gider, kalanlarla sohbet geç vakitlere kadar devam ederdi. Misafirler gider gitmez, çocuklarda, Ramazan davulu telâşı başlardı.
Bugün bir iftarda yenen yemekle; o yıllar belki üç-beş iftar yapılırdı. Sahurda bazen, hoşafı ve kuru ekmeği ancak bulurduk. Böyle günlerde, aç kalmasınlar diye, çocuklar sahura kaldırılmazdı. Yoksul sahur sofralarının mütevekkil insanları, yokluğu dert etmezlerdi. Oruca niyetleri bile, hâllerini Allah’a (cc) arz gibiydi. Rahmetli büyükannem ellerini açar:
‘Su içtim duruca,
Ekmek yedim kuruca,
Allah’ım Sen’in rızan için,
Niyet ettim yarınki oruca!’
diyerek niyetlenirdi. Bayramlarımız da Ramazanlarımızın sanki bir hülasasıydı. Onlar da samimi ve coşkulu yaşanırdı.
Aradan kırk yıldan fazla zaman geçti. Çocukluğumun geçtiği köyde hâlâ bu güzellikler yaşanır mı bilemem; ama bugün yaşadığımız şehirlerde de Ramazana has nice güzel faaliyetler yapılmakta. Anlaşılan o ki, Ramazan her yere kendine has güzelliğini taşımakta. Bu güzelliklerin, güzel insanlarla kıyamete kadar yaşanması en büyük temennimiz.


