Damlalar
Açık Kapı
Seda Ülgensoy
Karanlığın çabuk bastırdığı bir Ramazan günüydü. Ne annemin telâşla hazırladığı sofra, ne de dedemle ninemin tv’de izlediği ‘Çağrı’ filmi beni ilgilendiriyordu. Ben sadece, minarenin ışıkları yanacak mı diye merakla pencereden dışarı bakıyordum. Cama vuran damlaların sesiyle dalmışken, birden bahçe kapısından içeri giren ağabeyimi gördüm. Müjdeyi vermek için oturduğum koltuktan kalkıp mutfağa koşarken, aslında emin değildim hâlâ, “Gerçekten gelen o muydu?” Annem, “Ağabeyim geldi, ağabeyim geldi” seslerini duyar duymaz olduğu yerde durakladı, ellerini önlüğüne silip, hiç beklemediğim bir hızla kapıya yöneldi. Doğruydu, ağabeyimdi gelen… Ne kadar olmuştu görüşmeyeli? Bir yıldan fazla mıydı? Annem ağabeyime sarılırken hesaplamaya çalışıyordu, daha mı fazlaydı yoksa? Çıkamayınca hesabın içinden, sonunda vazgeçti. Zaten yüreği ona, bir anne için çok uzun bir süre olduğunu çoktan fısıldamıştı.
Hasret dolu kucaklaşmalardan sonra, sıra bana geldi. Büyümüş müydü ağabeyim? Ben her sene büyüyormuşum, o da büyümüş müydü acaba? Bıyıklarını görünce onun da büyüdüğünü anladım. Uzayan okulunu bitirip gelmişti, öğretmen olmuştu, matematik öğretmeni. Annem evin içinde sevinçle ağabeyimi anlatıyordu. Dedem ve ninemin dua kıpırtılı dudakları tebessümle genişlemiş, annemi dinliyorlardı. “Geldi, bitti artık hasret, evimin erkeği oğlum geldi başımıza” diyerek masaya eksik tabağı koyuyordu. İlk başta üzüldüm aslında, ağabeyim yokken bendim evin erkeği. Bakkala bile ben gidiyordum. Tam bu sırada, minarenin ışıkları yanmıştı, hem de hızlanan yağmura rağmen.
***
Ne çabuk bitmişti Ramazan bu sene. Demek ki ağabeyim evdeyken daha hızlı geçiyordu zaman.
İlk defa, bayram ertesi, huzurlu bir sabahta, kahvaltı masasında söyledi ağabeyim gideceğini. “Misafirim artık bu evde!” dedi. Annem hiç şaşırmadı, ama dinlemedi de ağabeyimi. O tekrar tekrar söylerken aynı cümleleri, annem masadan çoktan kalkmıştı.
Anlamamıştım ben, nasıl yani, nereye gidecek? Evi nerede ki, insan evinde misafir olur muydu? Evin erkeği gene ben mi olacaktım?
Çok üzüldü annem, çok ağladı… Uzun uzun konuştular, kömür kokulu, soğuk kış gecelerinde. Güneş doğana kadar çınladı sesleri evin içinde. Odamda yankılanan sesleri hep dinledim ben de… Annem: “Kim bakacak bu yetimlere, bu yaşlılara.. seni yıllarca bekleyen gözlerle dolu bu evi sana bırak git diyen kim?” diyordu. Ağabeyim ise, her zamanki yumuşak sesiyle cevap veriyordu: “Rabb’imi dinleyip anneciğim, sizi de O’na emanet edip çıkacağım bu evden. Yollara düşüp, diğer yetimlerin yanına gideceğim. Gerçekten kimsesi olmayanlara, Kimsesizler Kimsesi’ni tanımayanların yanına gideceğim. Ne beklediğini bilmeden bekleyenlerin umudu olmaya, beklediği olmaya gideceğim. Herkes gibi, bana da git diyen güzel insanların yolundan gideceğim.”
O gece, annemin hıçkırık seslerine karışan ağabeyimin yalvarışları, bir nebze olsun sakinleştiremedi annemi. Neden sonra, bilmiyorum, bir sessizlik oldu evde. Günlerce süren bir sükûnet. Sanki annemin içindeki çığlıklarına, içinde biriktirdiği ayrılık acılarına inat bir sessizlik.
Bir akşam, kimsenin konuşmadığı bir akşam, kısık bir sesle, bakmadan ağabeyimin yüzüne “Git!” dedi annem. “Git, ne desem kalacak değilsin, dönüşü olmayan bu yoldan, yolculuktan vazgeçecek değilsin. Bana düşen oğlumun da hasretine dayanmak. Git oğlum, doğruluğuna ve güzel olduğuna inandığın yola sen de git.” Ağladı sanıyordum annem, bakamadım bile yüzüne; ama hayır ağlamıyordu. Koltuğundan kalkan ağabeyim, annemin elini öptü ve odasına çekildi. Dua mırıltıları salondan duyulabiliyordu.
Uzun sürmedi ağabeyimin hazırlıkları, mahalledeki tanıdık herkesle helâlleştikten sonra, zaten az olan eşyasını toplayıp, eski bir bavula koydu. Bir cumartesi sabahı ayrılık vakti geldiğini sakin bir ses tonuyla söyledi bize…
Kısa bir vedâlaşmadan sonra, dedemle ninem kanepeye yığılan annemin yanına koştular. Annem mutluydu aslında, biliyordum; yorgun gözlerinden belliydi bu. Ama bunu bir tek ben anladım, zannedersem bir de ağabeyim.
Arkasından bakakaldım ağabeyimin. Gerçekten gidiyordu. Merdivenleri inerken, birden içime işleyen hasretle seslendim: “Unutacak mısın beni?” Ağabeyim: “İnsan, kalbinde götürdüklerini asla unutmaz kardeşim.” dedi. Ağlamaya hazır gözlerime uzun uzun baktıktan sonra, “Bak aslanım! Ben yağmur altında ateş yakmaya, su gibi gönüllere sızmaya gidenlerin ardından gidiyorum. Zamanı gelince ardımdan çıkasın diye, şimdi bu kapıyı açık bırakacağım. Ben şimdi gidiyorum. Sana tek diyeceğim, beni dahi unutsan, bu açık kapıyla gönüllüler kervanının geçtiği yolu asla unutma.” dedi. Gülen gözlerle alnımdan öpüp, devam etti yoluna. Yavaş yavaş iniyordu taş merdivenlerden, bir, iki, üç.. nihayet son basamak ve kapı. Açık bırakıp çıktığı kapı. Kim bilir belki de son görüşümdü bu, onun bir kapıdan çıkışını. Öyle de olsa, artık anlamıştım, yağmur altında ışıkların da, ateşlerin de yandığını.
Açık Kapı
Seda Ülgensoy
Karanlığın çabuk bastırdığı bir Ramazan günüydü. Ne annemin telâşla hazırladığı sofra, ne de dedemle ninemin tv’de izlediği ‘Çağrı’ filmi beni ilgilendiriyordu. Ben sadece, minarenin ışıkları yanacak mı diye merakla pencereden dışarı bakıyordum. Cama vuran damlaların sesiyle dalmışken, birden bahçe kapısından içeri giren ağabeyimi gördüm. Müjdeyi vermek için oturduğum koltuktan kalkıp mutfağa koşarken, aslında emin değildim hâlâ, “Gerçekten gelen o muydu?” Annem, “Ağabeyim geldi, ağabeyim geldi” seslerini duyar duymaz olduğu yerde durakladı, ellerini önlüğüne silip, hiç beklemediğim bir hızla kapıya yöneldi. Doğruydu, ağabeyimdi gelen… Ne kadar olmuştu görüşmeyeli? Bir yıldan fazla mıydı? Annem ağabeyime sarılırken hesaplamaya çalışıyordu, daha mı fazlaydı yoksa? Çıkamayınca hesabın içinden, sonunda vazgeçti. Zaten yüreği ona, bir anne için çok uzun bir süre olduğunu çoktan fısıldamıştı.
Hasret dolu kucaklaşmalardan sonra, sıra bana geldi. Büyümüş müydü ağabeyim? Ben her sene büyüyormuşum, o da büyümüş müydü acaba? Bıyıklarını görünce onun da büyüdüğünü anladım. Uzayan okulunu bitirip gelmişti, öğretmen olmuştu, matematik öğretmeni. Annem evin içinde sevinçle ağabeyimi anlatıyordu. Dedem ve ninemin dua kıpırtılı dudakları tebessümle genişlemiş, annemi dinliyorlardı. “Geldi, bitti artık hasret, evimin erkeği oğlum geldi başımıza” diyerek masaya eksik tabağı koyuyordu. İlk başta üzüldüm aslında, ağabeyim yokken bendim evin erkeği. Bakkala bile ben gidiyordum. Tam bu sırada, minarenin ışıkları yanmıştı, hem de hızlanan yağmura rağmen.
***
Ne çabuk bitmişti Ramazan bu sene. Demek ki ağabeyim evdeyken daha hızlı geçiyordu zaman.
İlk defa, bayram ertesi, huzurlu bir sabahta, kahvaltı masasında söyledi ağabeyim gideceğini. “Misafirim artık bu evde!” dedi. Annem hiç şaşırmadı, ama dinlemedi de ağabeyimi. O tekrar tekrar söylerken aynı cümleleri, annem masadan çoktan kalkmıştı.
Anlamamıştım ben, nasıl yani, nereye gidecek? Evi nerede ki, insan evinde misafir olur muydu? Evin erkeği gene ben mi olacaktım?
Çok üzüldü annem, çok ağladı… Uzun uzun konuştular, kömür kokulu, soğuk kış gecelerinde. Güneş doğana kadar çınladı sesleri evin içinde. Odamda yankılanan sesleri hep dinledim ben de… Annem: “Kim bakacak bu yetimlere, bu yaşlılara.. seni yıllarca bekleyen gözlerle dolu bu evi sana bırak git diyen kim?” diyordu. Ağabeyim ise, her zamanki yumuşak sesiyle cevap veriyordu: “Rabb’imi dinleyip anneciğim, sizi de O’na emanet edip çıkacağım bu evden. Yollara düşüp, diğer yetimlerin yanına gideceğim. Gerçekten kimsesi olmayanlara, Kimsesizler Kimsesi’ni tanımayanların yanına gideceğim. Ne beklediğini bilmeden bekleyenlerin umudu olmaya, beklediği olmaya gideceğim. Herkes gibi, bana da git diyen güzel insanların yolundan gideceğim.”
O gece, annemin hıçkırık seslerine karışan ağabeyimin yalvarışları, bir nebze olsun sakinleştiremedi annemi. Neden sonra, bilmiyorum, bir sessizlik oldu evde. Günlerce süren bir sükûnet. Sanki annemin içindeki çığlıklarına, içinde biriktirdiği ayrılık acılarına inat bir sessizlik.
Bir akşam, kimsenin konuşmadığı bir akşam, kısık bir sesle, bakmadan ağabeyimin yüzüne “Git!” dedi annem. “Git, ne desem kalacak değilsin, dönüşü olmayan bu yoldan, yolculuktan vazgeçecek değilsin. Bana düşen oğlumun da hasretine dayanmak. Git oğlum, doğruluğuna ve güzel olduğuna inandığın yola sen de git.” Ağladı sanıyordum annem, bakamadım bile yüzüne; ama hayır ağlamıyordu. Koltuğundan kalkan ağabeyim, annemin elini öptü ve odasına çekildi. Dua mırıltıları salondan duyulabiliyordu.
Uzun sürmedi ağabeyimin hazırlıkları, mahalledeki tanıdık herkesle helâlleştikten sonra, zaten az olan eşyasını toplayıp, eski bir bavula koydu. Bir cumartesi sabahı ayrılık vakti geldiğini sakin bir ses tonuyla söyledi bize…
Kısa bir vedâlaşmadan sonra, dedemle ninem kanepeye yığılan annemin yanına koştular. Annem mutluydu aslında, biliyordum; yorgun gözlerinden belliydi bu. Ama bunu bir tek ben anladım, zannedersem bir de ağabeyim.
Arkasından bakakaldım ağabeyimin. Gerçekten gidiyordu. Merdivenleri inerken, birden içime işleyen hasretle seslendim: “Unutacak mısın beni?” Ağabeyim: “İnsan, kalbinde götürdüklerini asla unutmaz kardeşim.” dedi. Ağlamaya hazır gözlerime uzun uzun baktıktan sonra, “Bak aslanım! Ben yağmur altında ateş yakmaya, su gibi gönüllere sızmaya gidenlerin ardından gidiyorum. Zamanı gelince ardımdan çıkasın diye, şimdi bu kapıyı açık bırakacağım. Ben şimdi gidiyorum. Sana tek diyeceğim, beni dahi unutsan, bu açık kapıyla gönüllüler kervanının geçtiği yolu asla unutma.” dedi. Gülen gözlerle alnımdan öpüp, devam etti yoluna. Yavaş yavaş iniyordu taş merdivenlerden, bir, iki, üç.. nihayet son basamak ve kapı. Açık bırakıp çıktığı kapı. Kim bilir belki de son görüşümdü bu, onun bir kapıdan çıkışını. Öyle de olsa, artık anlamıştım, yağmur altında ışıkların da, ateşlerin de yandığını.


