Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Damlalar

Sonsuzlaşan Sevgi
Süleyman Elmas


Sevgiler vardı yüreğimizde biriktirdiğimiz. Özlemlerimiz, hayallerimiz vardı geleceğe dâir. Seviyorduk ailemizi, arkadaşlarımızı, evimizi, memleketimizi… Birçok şeye aşkla bağlanıyorduk. Birinden kalan hâtıra bir eşyayı yıllarca saklayacak kadar vefâlıydık. Öyle ki, ölen kedimiz için bile bolca gözyaşı döküyorduk(!) Seviyorduk dünyayı ve içindekileri...
Dünyada nefsi baştan çıkaran dayanılmaz hazlar vardı. O kadar cezbediciydi ki, her defasında sonu pişmanlık olsa da, bunları tatmaya çalışıyorduk. Çoğu kez “Eğer tadılmaması gerekseydi yaratılmazdı.” vesvesesinin tuzağına düşüyorduk. Yaşımız ilerledikçe daha sıkı tutunuyorduk hayat direğine. Ölüm fikrini beynimizin en kuytu köşesine iterek, ayrılıklardan kaçıyorduk. Ölümler, ayrılıklar bizi bir anda sudan çıkmış balığa döndürüyordu. Kesintiye uğruyordu sonsuzluğa ait hayallerimiz, yıkılıyorduk.
Her günün sonunda batan güneş hüzünlendiriyordu bizi. Aklımıza o anda “Sessiz Gemi” şiiri geliyordu. Belki “Artık demir alma günü gelmişse zamandan/Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan…” mısralarını usulca terennüm ediyordu dudaklarımız. Yine ölüm, yine ayrılık rüzgârları uğruyordu gönül semtimize.
Ölüm bir son değildi; ama biz bundan bîhaberdik. Her ne kadar öteki dünyanın varlığından bahsedilse de, bunu hakkıyla idrâk edemiyorduk. Olmuyordu işte, gözlerimizin önüne çekilen sis perdesi gerçekleri apaçık görmemizi engelliyordu. Büyüklerimize sorduğumuz soruların karşılığında aldığımız cevaplar, tatmin etmiyordu bizi.
Ölümün bir yokluk, bir bitiş değil, tebdil-i mekân (mekân değişikliği) olduğunu ancak yıllar sonra kitaplardan öğreniyorduk. İnsan fıtratı sonsuzluğa karşı derin bir sevgiyle yaratılmıştı. İnsanın hayatta yaptığı birçok şeyde sonsuzluğu yakalama gâyesi vardı. Bir ressam kendisinin bir gün öleceğini bildiği için geride yıllar sonrasında kendini hatırlatacak eserler bırakmaya gayret ediyordu. Bir bestekâr, geleceğe kalma adına en güzel bestelerini yapıyor, şairler sonsuzluğu yakalamak adına şiirler yazıyor, ilim adamları icatlar yapıyordu. Herkes bekâ arzuluyor, fânîliğin kol gezdiği dünyada bâkî olmanın hesaplarını yapıyordu. İnsanlar etrafta adım adım ölüme gidenleri gördükçe, sonsuzluk arayışlarını daha da hızlandırıyordu.
Sonsuzluk yanlış yerde aranıyor, verilen sonsuz muhabbet hissi yanlış yerlere kanalize ediliyordu. İnsanlar sonsuz aşkın fânî kalblerde makes bulmasını istiyordu. Oysaki verilen sonsuz muhabbet hissi, ‘Hakiki Sevgili’yi layıkıyla sevmek içindi. ‘Aşkın en üst mertebesi’ zannettiğimiz fânî sevgiler, deryada bir damla kadar küçüktü aslında. Bizim fânîye karşı duyduğumuz muhabbet hisleri ‘Rahmeti Sonsuz’un sevgisinin, gölgesinin gölgesinin gölgesi kadar bile değildi.
Ayrılıklar, ölümler bize hep bir gerçeği göstermeye çalışıyordu. Ölen, biten, sonlu olan hiçbir şey gerçek sevgiye lâyık değildi. Gerçek Sevgili ‘Sevgiyi Yaratan’dı. Gerçek muhabbete layık olmayanların arkasından duyduğumuz acılar, üzüntüler, hep bizim hayat ve ölüm gerçeğini anlayamamamızdan ve Allah’ı hakkıyla tanıyamamamızdan kaynaklanıyordu. Yoksa ölümler, Mevlânâ’nın deyimiyle “Şeb-i Arûs” yani “Vuslat Gecesi” gibiydi. Sevenin “Sevgililer Sevgilisi”ne ulaşma gecesi…
podcast itunes youtube rss twitter facebook