Damlalar
İnsan Olmak
H. Yusuf Yenibaş
İnsan olmak, özdeki billûr dünyayı keşif yolculuğu, vicdan aynasına yansıyan melekût âleminin mesajlarını fark etme kabiliyeti, gönül diliyle konuşma faziletidir. İnsan olmak, şeytana prim vermeden sadece melekî olanı tercihle nefsi kündeye getirme gayreti; dağların, yer ve göklerin yüklenmekten kaçındığı ‘Emanet’i yüklendiğinin farkında olup mesuliyet eksenli yaşama mecburiyeti, ben merkezli hayat felsefesinin insanı tüketen ve insanlıktan uzaklaştıran karanlık anaforlarına takılmadan yürüyebilme bahtiyarlığıdır. İnsan olmak, hayra ve güzele taraf olabilme, şer ve çirkine tavır alabilme cesareti gösterebilmektir.
İnsan olmak zor iş. “Mevlâ bizi insan eyleye!” diyen gönül insanı bu zorluğu işaretliyor; ama imkânsız olmadığını da söylemiş oluyor. İnsan olmanın sırrı, iç-dış bütünlüğünü yakalamada gizlidir. Kısaca, yaratılışa uygun mükemmel bir iç dünya inşa edebilmektir gerçek insanlık. Peygamberimiz (sas): “Allah’ım, benim yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi, ahlâkımı da güzelleştir.” derken, iç-dış bütünlüğünün ehemmiyetini işaretliyor.
İnsan olmanın zorluğunu ve mesuliyetini vicdanında derinden hisseden Hz. Ebû Bekir (ra); “Keşke anam beni doğurmasaydı.” temennisinde bulunmuş; Hz. Ömer (ra) ise, insan olmaktansa, “kesilip biçilen bir ağaç olmayı” ve “sorumluluğu olmayan, dallarda öten bir kuş olmayı” dilemiştir. Bu duygular, insan olmaktan kaçıp, insan olduğuna pişman olduğu için değil, insan olmanın büyük bir sorumluluk gerektirdiğini göstermek için ifade edilmiştir. Yoksa bu iki şanlı sahabe, meleklerin bile gıpta edeceği bir hayat yaşamışlar ve hayatlarıyla hakiki insanlığın ne olduğunu bize göstermişlerdir.
Hâdiselerin sağa sola ırgalaması karşısında ok gibi dimdik durup istikameti ve duruşu koruyabilmek, öfkeye kapılmayıp sağduyulu olmak, aklı yanlış kullanıp cerbezeye düşmemek ve bu kıymetli cevheri insanları aldatmada kullanmamak, gücü hakkın emrinde görmek, duyguların esiri olmayıp meşru dairenin dışına çıkmamak, vurana elsiz, sövene dilsiz ve her şeye rağmen gönülsüz olabilmek, kötülüğe kötülükle değil iyilikle karşılık verebilmek, aldansa bile aldatmamaya kararlı olmak, yalandan ve iftiradan yılandan çıyandan kaçtığı gibi kaçabilmek, doğruluğu bir hayat felsefesine dönüştürebilmek, zulmün gölgesinden bile geçmeyip adaletin şanlı sarayından çıkmadan yaşayabilmek… İşte insanlığa giden yolda, yol haritasında yer alan işaretçilerden birkaçı.
Hakiki insanlığa ulaşmak bir hedeftir. Ama ne yazık ki, bu hedefin yolcuları pek de fazla değildir. “Diyojen, güpegündüz elinde fener çarşılarda insan aramaya çıkarken, ihtimal şuursuz kitlelere tembih veya tepkisini ortaya koyuyordu. ‘Düşünceler’ yazarı Mark Orel: ‘Her sabah insanların içine girerken kendi kendime düşünürüm; yine bu gün insan şeklinde yaratıklarla karşılaşacağım. Eğer onları ürkütmeden veya onlar tarafından ısırılmadan akşamı edebilirsem mutlu sayılırım’ der. Rabia Adeviye’nin yaklaşımı ise daha ciddi ve daha sertçedir: ‘Ben sokaklarda pek insan görmüyorum; gördüğüm dükkânlar önünde bazı tilkiler, kurtlar ve zaman zaman da birbirleri ile hırlaşan daha başka yaratıklardır.. bir aralık yarım insan gördüm ve ona göre kapandım.’ Bu mülâhaza sahiplerinin hiçbirinin, bu şekildeki düşünceleriyle bütün insanları karalamak gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.
Bu gibi düşüncelerde, daha ziyade mahiyetindeki insanî değerleri, birer sefalet unsuru hâline getiren kimselerin iç dünyaları resmedilmek istenmiştir. Eğer insanlar, sık sık şemâillerini (dış görünüşlerini) yaratılış gayelerine, sîretlerini de sûret çerçevelerine göre gözden geçirip gaye ile hâl, muhteva ile şekil farklılığını gidermeye çalışmazlarsa, Râbia Adeviye’nin ve Mark Orel’in gördüğü şekilde müşahade edilmeleri ihtimalden uzak değildir.”1
Öyle ise, insan, zoru başarmalı ve hakiki insan olma ufkunu tutarak, başlangıçta kendisine verilen insan olmanın aslî yerini ve değerini muhafaza etmeli ve kendini heder etmemelidir. Zîrâ, Hz. Ali’nin (ra) veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, insan, kendisini küçük bir varlık olarak görse de, bütün âlemlerin kendinde dürüldüğü müstesna bir varlıktır. İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif de, “Avâlim sende pinhân, cihanlar sende matvîdir.” diyerek aynı gerçeğe tercüman olmaktadır. Kısaca, insan, âlemlerin fihristidir. İnsan küçük bir âlem, âlem de büyük bir insandır.
<b> Dipnot</b>
<i>1. Sızıntı Dergisi, Başyazı, Ağustos 1999.</i>
İnsan Olmak
H. Yusuf Yenibaş
İnsan olmak, özdeki billûr dünyayı keşif yolculuğu, vicdan aynasına yansıyan melekût âleminin mesajlarını fark etme kabiliyeti, gönül diliyle konuşma faziletidir. İnsan olmak, şeytana prim vermeden sadece melekî olanı tercihle nefsi kündeye getirme gayreti; dağların, yer ve göklerin yüklenmekten kaçındığı ‘Emanet’i yüklendiğinin farkında olup mesuliyet eksenli yaşama mecburiyeti, ben merkezli hayat felsefesinin insanı tüketen ve insanlıktan uzaklaştıran karanlık anaforlarına takılmadan yürüyebilme bahtiyarlığıdır. İnsan olmak, hayra ve güzele taraf olabilme, şer ve çirkine tavır alabilme cesareti gösterebilmektir.
İnsan olmak zor iş. “Mevlâ bizi insan eyleye!” diyen gönül insanı bu zorluğu işaretliyor; ama imkânsız olmadığını da söylemiş oluyor. İnsan olmanın sırrı, iç-dış bütünlüğünü yakalamada gizlidir. Kısaca, yaratılışa uygun mükemmel bir iç dünya inşa edebilmektir gerçek insanlık. Peygamberimiz (sas): “Allah’ım, benim yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi, ahlâkımı da güzelleştir.” derken, iç-dış bütünlüğünün ehemmiyetini işaretliyor.
İnsan olmanın zorluğunu ve mesuliyetini vicdanında derinden hisseden Hz. Ebû Bekir (ra); “Keşke anam beni doğurmasaydı.” temennisinde bulunmuş; Hz. Ömer (ra) ise, insan olmaktansa, “kesilip biçilen bir ağaç olmayı” ve “sorumluluğu olmayan, dallarda öten bir kuş olmayı” dilemiştir. Bu duygular, insan olmaktan kaçıp, insan olduğuna pişman olduğu için değil, insan olmanın büyük bir sorumluluk gerektirdiğini göstermek için ifade edilmiştir. Yoksa bu iki şanlı sahabe, meleklerin bile gıpta edeceği bir hayat yaşamışlar ve hayatlarıyla hakiki insanlığın ne olduğunu bize göstermişlerdir.
Hâdiselerin sağa sola ırgalaması karşısında ok gibi dimdik durup istikameti ve duruşu koruyabilmek, öfkeye kapılmayıp sağduyulu olmak, aklı yanlış kullanıp cerbezeye düşmemek ve bu kıymetli cevheri insanları aldatmada kullanmamak, gücü hakkın emrinde görmek, duyguların esiri olmayıp meşru dairenin dışına çıkmamak, vurana elsiz, sövene dilsiz ve her şeye rağmen gönülsüz olabilmek, kötülüğe kötülükle değil iyilikle karşılık verebilmek, aldansa bile aldatmamaya kararlı olmak, yalandan ve iftiradan yılandan çıyandan kaçtığı gibi kaçabilmek, doğruluğu bir hayat felsefesine dönüştürebilmek, zulmün gölgesinden bile geçmeyip adaletin şanlı sarayından çıkmadan yaşayabilmek… İşte insanlığa giden yolda, yol haritasında yer alan işaretçilerden birkaçı.
Hakiki insanlığa ulaşmak bir hedeftir. Ama ne yazık ki, bu hedefin yolcuları pek de fazla değildir. “Diyojen, güpegündüz elinde fener çarşılarda insan aramaya çıkarken, ihtimal şuursuz kitlelere tembih veya tepkisini ortaya koyuyordu. ‘Düşünceler’ yazarı Mark Orel: ‘Her sabah insanların içine girerken kendi kendime düşünürüm; yine bu gün insan şeklinde yaratıklarla karşılaşacağım. Eğer onları ürkütmeden veya onlar tarafından ısırılmadan akşamı edebilirsem mutlu sayılırım’ der. Rabia Adeviye’nin yaklaşımı ise daha ciddi ve daha sertçedir: ‘Ben sokaklarda pek insan görmüyorum; gördüğüm dükkânlar önünde bazı tilkiler, kurtlar ve zaman zaman da birbirleri ile hırlaşan daha başka yaratıklardır.. bir aralık yarım insan gördüm ve ona göre kapandım.’ Bu mülâhaza sahiplerinin hiçbirinin, bu şekildeki düşünceleriyle bütün insanları karalamak gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.
Bu gibi düşüncelerde, daha ziyade mahiyetindeki insanî değerleri, birer sefalet unsuru hâline getiren kimselerin iç dünyaları resmedilmek istenmiştir. Eğer insanlar, sık sık şemâillerini (dış görünüşlerini) yaratılış gayelerine, sîretlerini de sûret çerçevelerine göre gözden geçirip gaye ile hâl, muhteva ile şekil farklılığını gidermeye çalışmazlarsa, Râbia Adeviye’nin ve Mark Orel’in gördüğü şekilde müşahade edilmeleri ihtimalden uzak değildir.”1
Öyle ise, insan, zoru başarmalı ve hakiki insan olma ufkunu tutarak, başlangıçta kendisine verilen insan olmanın aslî yerini ve değerini muhafaza etmeli ve kendini heder etmemelidir. Zîrâ, Hz. Ali’nin (ra) veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, insan, kendisini küçük bir varlık olarak görse de, bütün âlemlerin kendinde dürüldüğü müstesna bir varlıktır. İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif de, “Avâlim sende pinhân, cihanlar sende matvîdir.” diyerek aynı gerçeğe tercüman olmaktadır. Kısaca, insan, âlemlerin fihristidir. İnsan küçük bir âlem, âlem de büyük bir insandır.
<b> Dipnot</b>
<i>1. Sızıntı Dergisi, Başyazı, Ağustos 1999.</i>


