Damlalar
Putların Verdiği Kasvet
Nihal Koç Şahan
2007 yazıydı. Yazılım sahasında bir kontrat pozisyonu bulmuştum. İlk gün sabah erkenden işe gittiğimde, Kalpana ve Jaime adlı iki mühendis daha benimle birlikte oradaydılar. Kalpana Hintli bir hanım, Jaime ise Meksikalı bir erkek idi. Daha sonraları her ikisiyle de diyaloglar kurmuş olsam da, ilk görüşmemizde onlar birbirleri ile konuşmayı daha çok tercih etmişlerdi.
Birkaç gün sonra, Kalpana ile birbirimize fazlaca benzediğimizi fark etmeye başladık. Farklı topraklarda, ama aynı yıllarda doğmuş, neredeyse aynı şekilde yetiştirilmiştik. Hissî benzerliğimizin yanında, ikimiz de görünüşte dinimize düşkündük. Ben Ramazan orucunu tutarken, o pazartesi ve perşembe günleri 'oruç' diye adlandırdığı sınırlı bir diyet uyguluyordu. Grup yemeklerinde et yemiyorduk. İlk maaşımdan bir kısmını sadaka olarak fakirlere dağıtmış, Allah'ın rızasını ve bereketini dilemiştim. Kalpana ise, aldığı ilk çekini, 'zenginlik tanrısı'nın veya 'tanrıça'sının önünde birkaç gün bekletip, saygısını izhar etmişti. Bu kadar benzerliğimize Kalpana kendince bir açıklama bulmuştu bile: Onun başka bir isimle adlandırdığı Allah, bir insandan fizikî, ruhî, hissî vesaire ikizler şeklinde yedi çeşit yaratırmış. Ben ise sadece 'Allah insanları çift yaratır.' deyivermiştim.
Güneşli bir gündü. Dışarıda çoğunlukla işsizlerin ve ev hanımlarının dolaşacağı bir saatti. Kalpana'nın davetine icabet etmek için, yirmi dakika kadar araba kullandıktan sonra, kapısına varmış, zilini çalmıştım. O her zamanki güzel gülüşünü takınarak açtı kapıyı. İçerisi bana tertemiz gelmişti. Pek çoğu aynı mağazadan alınmış mobilyalara içim ısınmıştı. Ev, orada burada asılı, koyu ceviz yeşili, kiremit rengi boyama panolar olmasa, bir Hintli evi gibi değil de, tamamen bir Türk evi gibi döşenmişti. Zevklerimiz dahi hemen hemen aynıydı.
Hâl hatır sormadan sonra mutfağa geçtik. Yıllar önce babamın teyzesinin evinde yediğim köy ekmeklerinden yapmıştı mercimekli ve çok baharatlı bir yemekle birlikte. Yemeğin sonunda ekmek parçaları ile tabağında kalanları iyice sıyırdı. En küçük bir nimeti ziyan etmek istemediğini, bu hareketini de tanrılarından herhangi birini onore etmek için yaptığını izah etmişti. Burada bile yine bir benzerlik bulmuştuk.
Yemeğin üzerine sütlü ve bol zencefilli Hint çayından içtik. 'Divali' dedikleri bayram yaklaştığı için, bütün evi baştan aşağı temizlediğini, tanrılar için özel yemekler yapıp, onlara sunduğunu anlattı önce. Sonra da, tanrılarını göstermek istedi. O teklif etmese, ben soracaktım, içimdeki merakı gidermek için. Mutfağın uzantısı olan oturma odasının en müstesna köşesinde, yine aynı mağazadan alınmış olma ihtimali yüksek cam kapaklı, içi aynalı, insan boyunda bir dolabı işaret etti. Burası tanrılarını barındırdığı köşeydi(!) Daha önce pek çok Hintlinin yaptığı gibi, mutfak dolaplarından birisinin içerisinde saklıyormuş. Ama yemek kokularından rahatsız olacaklarını düşünerek, hepsini böyle bir yere yerleştirmeyi uygun görmüş. Camekânın üzerinde hep yanık kalması gereken bir ateş vardı. "Bunu hiç söndürmemek gerekiyor." dediğinde, "Dışarı çıktığınızda bile mi? Ya yangın çıkarsa?" demiştim. "O zaman bile yanması lâzım; ama ben güvenlik açısından söndürüyorum, eve gelince yeniden yakıyorum. Bir de geceleri uyumadan önce." dedi. Burada bir kısmı insana, bir kısmı, insan-hayvan karışımı şeylere benzeyen irili ufaklı bir sürü biblo vardı. Her birisinden ayrı ayrı bahsetti. Kimi para pul, kimi güzellik, kimi mutluluk tanrısıydı. Kimi kızgın, kimi halim-selim duruyordu.
Bütün bunlar bana garip geliyordu zaten. Ama müşahede ettiğim en garip şey şuydu: Orta boy bir Hindistan cevizini, bir kadın yüzü gibi süslemiş, ona kaş göz çizmiş, iki tarafına altın sallama birer küpe takıştırmış, tam ortasına da kalınca, yine altın bir gerdanlık geçirmişti. Eğer bir Hindistan cevizi üzerinde değil de, bir kadın boynunda görseydim, çok güzel bir gerdanlıkmış diye düşünebileceğim kadar gösterişliydi. Bu Hindistan cevizini, insan vücudunu andıran ince belli pirinç bir vazonun üzerine oturtmuştu. Özene bezene hazırladığı bu figürü de camekânın en ortasına koymuştu. Kalpana bu figürün el yapımı bir tanrıca olduğunu anlattı. Adı Lat, Menat, Hubel veya Uzza degildi; ama bana onları hatırlattı. Önüne birtakım yemekler koymuştu. Âniden aklına gelmiş gibi, bu yemeklere uzandı ve bir ritüel şeklinde bana ikram etti. "Aslında herkese sunmam. Ama sen benim için çok özelsin. O yüzden tanrıçamızın yemeğinden senin de yemeni istiyorum. Lütfen beni kırma." dediğinde donakalmıştım. O ufak putların, hele de Hindistan cevizinin, yemeklerden yiyemeyeceğini bildiğim hâlde, başka birisinin artığını yiyecekmişçesine garip hissettim ve olabildiğim kadar kibar bir şekilde reddetmeye çalıştım. Çok üstelemedi Allah'tan.
Kalpana dinine çok düşkün birisi olduğundan, zamanın çoğunu bu tanrılardan bahsederek geçirmişti. Ben ise, puta tapınmanın, altıncı veya yedinci yüzyıllarda bedevi Arap çöllerinde kalıp çürüyecek kadar eski olduğuna inanmışım meğerse. Bütün bunları, mühendis olmuş, karışık bilgisayar problemlerini çözebilen akıllı bir kadın ile bağdaştıramıyordum bir türlü. Eğer Kalpana bu putlara inanıyorsa bile, dünyanın en büyük arama sitesinde çalışmasıyla zekâsını tescil ettirmiş eşinin bunlara inanmasını aklım almıyordu. Beni tahminimde yanıltmayacak bir hâdise de birkaç ay sonra şu şekilde gerçekleşmişti: Bir konuşma sırasında Mohan: "Tanrılarımız mı bizi yarattı, biz mi tanrılarımızı yaptık bilmiyorum; ama atalarımızdan öyle görmüşüz, tapınıyoruz işte." demişti. "Atalarımızdan öyle görmüşüz." ifadesi, sadece helâk olmuş eski kavimlerin Kur'ân'daki kıssalarında geçer sanmıştım ben oysa.
Kalpana ile vedalaştım. Zenginlik tanrısının bizi yalnız bırakmayacağı temennisini, yolda giderken şu veya bu tanrısının beni himayesine dua etmesini kalbim kaldırmayacaktı. Kalpana ile olan o kadar benzerliklerimiz, bir anda gözümde ufacık kum tanelerine dönüştü. O ânda, en uzak hissettiğim Müslüman Türk arkadaşlarım, hemen dibimdeymiş gibi yaklaşıvermişlerdi bana. Uhuvvet Risalesi'nden yıllar önce ezberlediğim bazı satırlar dilime dolandı: "Her ikinizin Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir—ona kadar bir, bir." "Sadakte Üstad'ım!" dedim.
Arabama binip evime doğru giderken, arkamda sadece Kalpana'yı değil, 35 yıldır farkında olmadan 'tapındığım' Allah'tan gayri ne varsa bırakmayı diledim. Evime bir ân önce gitmek istiyordum. Yolda ruhumda devamlı şu cümleler yankılanıp durdu: "Allah'ım, evime bir varayım. Orada yalnızca Sana ibadet edeceğim. Yalnızca Sana!"
Putların Verdiği Kasvet
Nihal Koç Şahan
2007 yazıydı. Yazılım sahasında bir kontrat pozisyonu bulmuştum. İlk gün sabah erkenden işe gittiğimde, Kalpana ve Jaime adlı iki mühendis daha benimle birlikte oradaydılar. Kalpana Hintli bir hanım, Jaime ise Meksikalı bir erkek idi. Daha sonraları her ikisiyle de diyaloglar kurmuş olsam da, ilk görüşmemizde onlar birbirleri ile konuşmayı daha çok tercih etmişlerdi.
Birkaç gün sonra, Kalpana ile birbirimize fazlaca benzediğimizi fark etmeye başladık. Farklı topraklarda, ama aynı yıllarda doğmuş, neredeyse aynı şekilde yetiştirilmiştik. Hissî benzerliğimizin yanında, ikimiz de görünüşte dinimize düşkündük. Ben Ramazan orucunu tutarken, o pazartesi ve perşembe günleri 'oruç' diye adlandırdığı sınırlı bir diyet uyguluyordu. Grup yemeklerinde et yemiyorduk. İlk maaşımdan bir kısmını sadaka olarak fakirlere dağıtmış, Allah'ın rızasını ve bereketini dilemiştim. Kalpana ise, aldığı ilk çekini, 'zenginlik tanrısı'nın veya 'tanrıça'sının önünde birkaç gün bekletip, saygısını izhar etmişti. Bu kadar benzerliğimize Kalpana kendince bir açıklama bulmuştu bile: Onun başka bir isimle adlandırdığı Allah, bir insandan fizikî, ruhî, hissî vesaire ikizler şeklinde yedi çeşit yaratırmış. Ben ise sadece 'Allah insanları çift yaratır.' deyivermiştim.
Güneşli bir gündü. Dışarıda çoğunlukla işsizlerin ve ev hanımlarının dolaşacağı bir saatti. Kalpana'nın davetine icabet etmek için, yirmi dakika kadar araba kullandıktan sonra, kapısına varmış, zilini çalmıştım. O her zamanki güzel gülüşünü takınarak açtı kapıyı. İçerisi bana tertemiz gelmişti. Pek çoğu aynı mağazadan alınmış mobilyalara içim ısınmıştı. Ev, orada burada asılı, koyu ceviz yeşili, kiremit rengi boyama panolar olmasa, bir Hintli evi gibi değil de, tamamen bir Türk evi gibi döşenmişti. Zevklerimiz dahi hemen hemen aynıydı.
Hâl hatır sormadan sonra mutfağa geçtik. Yıllar önce babamın teyzesinin evinde yediğim köy ekmeklerinden yapmıştı mercimekli ve çok baharatlı bir yemekle birlikte. Yemeğin sonunda ekmek parçaları ile tabağında kalanları iyice sıyırdı. En küçük bir nimeti ziyan etmek istemediğini, bu hareketini de tanrılarından herhangi birini onore etmek için yaptığını izah etmişti. Burada bile yine bir benzerlik bulmuştuk.
Yemeğin üzerine sütlü ve bol zencefilli Hint çayından içtik. 'Divali' dedikleri bayram yaklaştığı için, bütün evi baştan aşağı temizlediğini, tanrılar için özel yemekler yapıp, onlara sunduğunu anlattı önce. Sonra da, tanrılarını göstermek istedi. O teklif etmese, ben soracaktım, içimdeki merakı gidermek için. Mutfağın uzantısı olan oturma odasının en müstesna köşesinde, yine aynı mağazadan alınmış olma ihtimali yüksek cam kapaklı, içi aynalı, insan boyunda bir dolabı işaret etti. Burası tanrılarını barındırdığı köşeydi(!) Daha önce pek çok Hintlinin yaptığı gibi, mutfak dolaplarından birisinin içerisinde saklıyormuş. Ama yemek kokularından rahatsız olacaklarını düşünerek, hepsini böyle bir yere yerleştirmeyi uygun görmüş. Camekânın üzerinde hep yanık kalması gereken bir ateş vardı. "Bunu hiç söndürmemek gerekiyor." dediğinde, "Dışarı çıktığınızda bile mi? Ya yangın çıkarsa?" demiştim. "O zaman bile yanması lâzım; ama ben güvenlik açısından söndürüyorum, eve gelince yeniden yakıyorum. Bir de geceleri uyumadan önce." dedi. Burada bir kısmı insana, bir kısmı, insan-hayvan karışımı şeylere benzeyen irili ufaklı bir sürü biblo vardı. Her birisinden ayrı ayrı bahsetti. Kimi para pul, kimi güzellik, kimi mutluluk tanrısıydı. Kimi kızgın, kimi halim-selim duruyordu.
Bütün bunlar bana garip geliyordu zaten. Ama müşahede ettiğim en garip şey şuydu: Orta boy bir Hindistan cevizini, bir kadın yüzü gibi süslemiş, ona kaş göz çizmiş, iki tarafına altın sallama birer küpe takıştırmış, tam ortasına da kalınca, yine altın bir gerdanlık geçirmişti. Eğer bir Hindistan cevizi üzerinde değil de, bir kadın boynunda görseydim, çok güzel bir gerdanlıkmış diye düşünebileceğim kadar gösterişliydi. Bu Hindistan cevizini, insan vücudunu andıran ince belli pirinç bir vazonun üzerine oturtmuştu. Özene bezene hazırladığı bu figürü de camekânın en ortasına koymuştu. Kalpana bu figürün el yapımı bir tanrıca olduğunu anlattı. Adı Lat, Menat, Hubel veya Uzza degildi; ama bana onları hatırlattı. Önüne birtakım yemekler koymuştu. Âniden aklına gelmiş gibi, bu yemeklere uzandı ve bir ritüel şeklinde bana ikram etti. "Aslında herkese sunmam. Ama sen benim için çok özelsin. O yüzden tanrıçamızın yemeğinden senin de yemeni istiyorum. Lütfen beni kırma." dediğinde donakalmıştım. O ufak putların, hele de Hindistan cevizinin, yemeklerden yiyemeyeceğini bildiğim hâlde, başka birisinin artığını yiyecekmişçesine garip hissettim ve olabildiğim kadar kibar bir şekilde reddetmeye çalıştım. Çok üstelemedi Allah'tan.
Kalpana dinine çok düşkün birisi olduğundan, zamanın çoğunu bu tanrılardan bahsederek geçirmişti. Ben ise, puta tapınmanın, altıncı veya yedinci yüzyıllarda bedevi Arap çöllerinde kalıp çürüyecek kadar eski olduğuna inanmışım meğerse. Bütün bunları, mühendis olmuş, karışık bilgisayar problemlerini çözebilen akıllı bir kadın ile bağdaştıramıyordum bir türlü. Eğer Kalpana bu putlara inanıyorsa bile, dünyanın en büyük arama sitesinde çalışmasıyla zekâsını tescil ettirmiş eşinin bunlara inanmasını aklım almıyordu. Beni tahminimde yanıltmayacak bir hâdise de birkaç ay sonra şu şekilde gerçekleşmişti: Bir konuşma sırasında Mohan: "Tanrılarımız mı bizi yarattı, biz mi tanrılarımızı yaptık bilmiyorum; ama atalarımızdan öyle görmüşüz, tapınıyoruz işte." demişti. "Atalarımızdan öyle görmüşüz." ifadesi, sadece helâk olmuş eski kavimlerin Kur'ân'daki kıssalarında geçer sanmıştım ben oysa.
Kalpana ile vedalaştım. Zenginlik tanrısının bizi yalnız bırakmayacağı temennisini, yolda giderken şu veya bu tanrısının beni himayesine dua etmesini kalbim kaldırmayacaktı. Kalpana ile olan o kadar benzerliklerimiz, bir anda gözümde ufacık kum tanelerine dönüştü. O ânda, en uzak hissettiğim Müslüman Türk arkadaşlarım, hemen dibimdeymiş gibi yaklaşıvermişlerdi bana. Uhuvvet Risalesi'nden yıllar önce ezberlediğim bazı satırlar dilime dolandı: "Her ikinizin Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir—ona kadar bir, bir." "Sadakte Üstad'ım!" dedim.
Arabama binip evime doğru giderken, arkamda sadece Kalpana'yı değil, 35 yıldır farkında olmadan 'tapındığım' Allah'tan gayri ne varsa bırakmayı diledim. Evime bir ân önce gitmek istiyordum. Yolda ruhumda devamlı şu cümleler yankılanıp durdu: "Allah'ım, evime bir varayım. Orada yalnızca Sana ibadet edeceğim. Yalnızca Sana!"


