Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Damlalar

İhlâs
Emrah Bilge Merdivan


Teni çikolata rengine dönmüş, yorgun genç; hüzün ve endişe duygularını taşıyan ağır bir yürekle kardeşinin gelmesini bekliyordu. Şubatın sert rüzgârıyla, havalimanının kapısında sallanan vücudu, güzden kalma bir yaprak gibi titriyor, kalbi mânevî baharlardan ayrılmanın fırtınalarıyla sarsılıyordu. Kırk gündür rahmet yağmurlarıyla ıslanarak boy gösteren kalb çekirdeğinin filizi, acaba bu kasırgada hayatta kalabilecek miydi? Boynu bükük bu bekleyiş, içindeki burukluğu iyice artırdı. Gözüne çarpan çirkin manzaraların o filizin yapraklarına iliştiğini hissetti. Onu muhafaza için bütün duygularıyla üzerine kapanmıştı. Bir ân önce eve gitmek istiyordu. Zarar etmeden, kazandıklarını yerlere saçmadan küçük evine dönmek… Gözü yerdeki el çantasına ilişti. Fermuarı kenarından açılmıştı. İçindeki beyaz havlu görünüyordu. Buradan çıkan dumanlı bir hayal onu mekândan kopartıp Arafat’ın kumlu topraklarına bıraktı.

Bembeyaz bir mahşer gördü... Milyonlarca yürek… Aynı yerde, aynı dakikada aynı dilek: “Ya Rabbi bizi affet!” Sonra Müzdelife’den Mina’ya akan insan nehrine uçurdu onu hayali. Kabına sığmayan insan selinin Lebbeyklerle çağlayışını duydu. Sonra hayal seyyaresi tuttuğu gibi bileklerinden, Makam-ı İbrahim’in önünde secdeye kapattı yüzünü. Beytullah’ın önünde, kâinatın merkezindeydi. Her şey dönüyordu, o da pervane oldu. “Rabbena” diyordu başka bir şey çıkmıyordu dudaklarından. İki damla göz nuru hatıra bıraktı ak mermerin üzerine, sonra önünde bir inilti işitti, dikkat kesildi. Önündeki ihtiyar kadının samimiyetinden âdeta mermerler çatlayacaktı; ihtiyar tekrar inildedi: “Ya Rabbi, canımı burada al!” İhtiyar kadının bu samimi sözleri karşısında, kendi samimiyetini sorguladı. İki dizinin üzerine çöktü, ellerini tekrar semaya kaldırdı “Ya Rabbi bana ihlâs ver!” diye haykırdı. “Saf, temiz, samimi ihlâs!” İşte bu söz, ruhunun miracına basamak olmuştu. Ardından hayali, kanat oldu, tam yükseliyorken sema tabakalarına, acı bir korna sesi tutup eteklerinden yapıştırdı onu havaalanının ıslak karolarına. İrkildi, kardeşi muziplik olsun diye kornaya burnunun dibinde basmıştı. Hayal sinemasının perdeleri hızlıca dürülüp tekrar el çantasının içine hızla sokuldu.

Zoraki bir gülümseme belirdi dudaklarında. Samimi bir kucaklaşmayla ne kadar özlendiğini hissetti. Kardeşine göre aslî vatanına dönmüştü, Ona göre ise hazin bir gurbet başlamıştı. Otomobile bindiler. Kardeşinin bazı soruları dalgınlığından cevapsız kalmıştı. Bu defa sormayı bırakıp anlatmaya başladı. O yokken, ülkede ne de çok hâdise yaşanmıştı. O anlattıkça ağabeyi, sıkılmaya başladı. Sıcak rüzgârların, kalb filizini kurutacağından korktu. Cebindeki küçük Kur’ân’ı çıkarıp rahmet damlalarını üzerine serpmeye çalıştı. Onu son nefesine kadar canlı tutmalıydı. Hattâ ağaç olup meyve vermeliydi. Birazdan kardeşi dinlenmediğini fark etmişti. “Sen bunlardan mahrum kalmışsındır.” diyerek radyonun sesini biraz açtı. Bir yandan da “Bırak şimdi Kur’ân’ı, sen orada yeterince okumuşundur. Biraz bahset bakalım oralar sıcak mıydı, fiyatlar nasıldı?” diye sordu. “Sıcaktı.” dedi ve sol eliyle radyoyu kapattı; “Ama burası daha sıcak!” Kardeşi anlamamıştı, zaten o da anlamasını beklemiyordu. “Kaloriferi kapatayım mı abi?” diye sordu. “Yok” dedi ve kitabı kapatarak cebine koydu. Anasını merak ediyordu. Kâbe’de gördüğü ihtiyar kadını anasına ne de çok benzetmişti. “Anam nasıl?” dedi. “Gittiğinden beri her gün seni soruyor, gözü hep yollarda.” cevabıyla rahatladı.

Evin olduğu sokağa girdiklerinde, sanki yüzlerce yıldır buralarda değilmiş gibi bir hisse kapıldı. Valizleri yüklenip bahçe kapısından içeri girdiler. Evin gacırdayan eski kapısı hâlâ bıraktığı gibiydi. Zaten o yağlamazsa, kimse de elini sürmezdi. Doğruca üst kata, annesinin odasına yöneldi. Kadın her zamanki gibi cam kenarındaki yatağında uzanmış, camdan dışarıyı izliyordu. Onun geldiğini görünce yüzü heyecandan kıpkırmızı olmuş, gözlerinin içi gülmeye başlamıştı. Yıllardır yatağından çıkamayan yaşlı kadının tek tesellisi dünyaya getirdiği iki oğlunun kısa sohbetleriydi. Kardeşi işe dönmeliydi. Evden ayrıldı. O da annesinin elini öperek yatağın başına çektiği sandalyede mübarek diyarları uzun uzun tasvire başladı. Yaşadığı ruhî heyecanları tekrar yaşıyor gibi anlatıyordu. Gördüğü her şeyi anlatmak boynunun borcuydu. Hiçbir ayrıntıyı atlamamalıydı. Ne de olsa Hacca ona vekâleten gitmişti. Gözleri nemlenmişti. O anlatırken annesi de gözyaşlarını tutamadı. Bir ara annesinin, gözü yaşlı hâline dikkat kesildi. Kâbe’de gördüğü ihtiyar kadını tekrar hatırlamıştı. Sonra o kadının ölümü istemesindeki ihlâsın kendini nasıl etkilendiğinden bahsetti. Annesinin bakışları donuklaştı, durdu, oğlunun o kadına hayret etmesine şaşırarak: “Oraya gidip de, orada ölmek istemeyen var mı ki?” diye merakla sordu. “Yok” dedi sıkılarak. Doğru ya olmamalıydı. Dünyada ölmek için daha güzel bir yer olabilir miydi? Tekrar Kâbe’de yaşadığı eksiklik hissine kapılmıştı. Masun bir şekilde derinlere daldı. Ölümü isteyecek kadar cesareti yoktu. Allah ne zaman takdir ederse gidecekti; ama gelmesini istemek çok farklı bir şeydi. Annesi oğlunun elini tuttu: “Günahsız gideceğimi bilsem şu dakika gitmek isterim, beklemek nafile.” dedi. Sesinin tonunda Kâbe’de gördüğü kadının ihlâsı vardı. İçeride biraz daha oturdu. Namaz vakti girmişti abdest almaya alt kata indi. Telâştan annesine hurma ile zemzem ikram etmeyi unutmuştu. Basamakları çocukluğundaki gibi ikişer ikişer atlayarak tekrar üst kata çıktı. Kapıyı çaldı. Ses veren yoktu. Namaza durmuş olmalıydı. Sessizce kapıyı araladı. Hayır, uykuya dalmıştı. Yaklaştı, “Anne zemzem getirdim.” dedi. Cevap yoktu. Birden iliklerine kadar titredi. Aklından öğretmeninden duyduğu “İhlâs ile kim ne isterse Allah verir.” cümlesi geçti. Annesinin soğumaya yüz tutan eline uzandı. Avucu sımsıkı kapalıydı. Yavaşça parmaklarını araladığında şaşkınlıktan donup kaldı. Elinde kumlara bulanmış taze bir hurma duruyordu. Şaşkındı “Yoksa” dedi “Yoksa o kadın…”
podcast itunes youtube rss twitter facebook