Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Damlalar

Seni Bu Yüzden Sevdik
Arzu Çetin Ermiş


Gözlerinden dökülen şelâleleri gördüğüm günden beri, hayıflanır oldum gözlerimin çoraklığına. Izdırap tulumbacığına dönmüş boğum boğum bakışlarında, hayatın ve var oluşun mânâsını idrak ettim. Ve anladım ki, seni, anlattıkların için sevdim. Seni, şefkatli sesinin çağıldayışıyla sundukların için sevdim. Ve seni, gülen yüzlü, gülen gönüllü bir hasbî olduğun, ötelerde gül kokusuyla gülebilmeyi anlattığın için sevdim.

Seni hepimiz çok sevdik. Annenin, "Başını bağlayalım." Sözlerine verdiğin, "Ayaklarım davama bağlı, siz de başımı bağlarsanız ben nasıl hareket ederim?" cevabınla bağlandık âşığı olduğun Muhammedî sevgiye. Ve bu renk hâlesinin içinde bilmediğimiz renkleri anlattın kâh kürsüde, kâh kitapta, kâh radyoda. Seni bu yüzden çok sevdik. Seni, sevdirdiklerin için, bilmediklerimizi bildirdiğin için, gül tütsülerini Asr-ı Saadet'ten ruhlarımıza sunduğun için, sinelerimize Rabbi Rahîm'in ismini ebrû kıvamında duyurduğun için çok sevdik. Sesin hânemizde hiç bırakıp gitmeyen bir kardeş, soluğun sözümüzde meltem gibi dolaşıp duran bir dost şiiri oldu. Yalnızlığımızda, anlattıkların yaşayabildiğimiz kadar yoldaşımız oldu. İlmiyle dünya hengâmesinde yelpazemiz olan koca çınar, Rabb'imizin "Alîm" ismini gönüllerimiz üstüne yağdırdığın için, seni çok, ama çok sevdik.
...

"Kızım, bir hoca vardı o zamanlar. Biz babanla kasetlerini dinlerdik. Sözü tesirli ve derindi. Bazen cümlelerini çözemezdik; ama sesi çok dokunurdu. O ağlardı, biz ağlardık." diyerek anlatırdı annem zaman zaman. Bilmezdim anacığımın tarif ettiği o insanı. Annem ise yıllar öncesinin heyecanını yeniden duyar gibi olur, uzaklara dalar, anlatırken bile gözleri dolardı. "Ellerin memleketinde, gurbette, birkaç komşudan başkasını tanımazdım kızım. Sokağa çıkmaya korkardım. Öyle ya, yol bilmem, iz bilmem, hele oraların dilini hiç bilmezdim. Memleketten yanıma aldığım bir türkü kaseti, hep 'Ben gurbeti sevemedim'i okurdu. Dinler, dinler, ağlardım." Anlatmak istiyordu annem; belli ki bunları paylaşmak, onu çok mutlu ediyordu. "Bir gün, baban işten bir kaset getirdi. O zamana göre çok lüks bir teybimiz vardı, bizim oralarda hiç yoktu böylesi. Gri renkli koca düğmeleri, parlak siyah zemin üzerinde pek alımlı dururdu. Kaseti koyduk babanla, büyük bir heyecan ve merakla bastık düğmesine teybin. Şaşırmıştık, içinde bir ses, dua ediyor ve ardından bir şeyler anlatıyordu. Anlatıyor, ağlıyor, coşuyordu. Oldukça dertli olduğu belliydi sözlerinden. Ben her dediğini anlayamazdım; ama baban pek çoğunu anlardı. Baban işe gittiğinde artık yalnız kalmıyordum evde. O dönünceye kadar o kaset yoldaş olurdu bana. Yalnızlığımı kasetteki sesin gözyaşlarıyla paylaşırdım. İlerleyen zamanlarda birkaç kasetini daha getirdi baban. Aynı lezzetle dinledim onları da. Evimde artık sessizlik yoktu. Hattâ o seste bizim oralardan bir hava bulur, memleket özlemimi bile hafifletirdim. Ama sonraları bir daha bulamadık o kasetlerden. Gel gör ki, Türkiye'ye dönüş yaparken elimdekiler de kaybolup gitti. Acaba kimdi o hoca? Bir daha bulsam da dinlesem onu."

Annemi dinlerdim; ama elimden bir şey gelmezdi. Henüz ortaokula gidiyordum o zamanlar, nerden bilirdim böyle şeyleri?
....

Bir gün geldi ki hayatımın en güzel zamanları dizildi önüme. Ömrümde tanıyabileceğim en fedakâr insanları tanıdım. Köşesinden, bucağından, kapısından, penceresinden, halısından, kiliminden buram buram ışık yayılan evlere misafir oldum. "Çok şükür Rabb'imize ki, günün bu ilk saatlerinde işimiz üzere eyledi bizi." diye dualarla evinden çıkan, vardığı yerde de dur durak bilmeden koşturan, sinesi gök kubbe gibi yüce olan eğitim neferlerinin ellerinde açan gül tomurcuğu gibi hissettim kendimi. Kardeşlik kokan sınıflarda, muhabbetle ders anlatan hocalarıma hayranlıkla baktım. Akşam evdeki melek yüzlü ablaların sıcacık tarhana çorbalarıyla sıcacık demler yudumladım. Ablalığı kendilerinde tanıdığım Lale Abla'yı, Zeliha Abla'yı ve onların en küçük bir dedikoduya bulaştıklarında bile kendilerine ceza verişlerini unutmadım. Nağme nağme ruhuma dökülen tesbihatları, Yasin tilâvetini ve daha nice güzel şey sakladım gönül sandığıma. Sabah namazına uyanamamanın verdiği sancıyla iki büklüm olup, "Kahvaltı yapmayı hak etmiyorum bugün." diyen o samimi insanları gönlüme tablo yaptım. Ve o nurdan kuşaklı cennet mekânlarda dinledim su gibi duru o sesi. Akşamları çay muhabbeti var, hemen akabinde o dertlinin sesi... Basıyoruz teybin düğmesine ve dinliyoruz en bilmediklerimizi, en duymadıklarımızı, aynı zamanda en fazla ihtiyacımız olanları. Ben, henüz on üç, on dördünde, ağlamanın derin hüznünü ilk defa tadıyorum ruhumda. Efendimiz'i (sallallahü aleyhi ve sellem) duyuyorum hiç duymadığım kadar. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali efendilerimizi zihnimde mübarek hatıralarıyla tutuyorum. O berrak sesten öğreniyorum Hz. Musab'ın En Sevgili'ye benzeyen simasını, Hubeyb'in şehit edilirken gönderdiği selâmın Gül Sultanı tarafından alınışını. Aişe ve Fatıma annelerimizi. Hepsini o Bilalî sesten öğreniyorum. Ve daha nice güzellik. Ana-babaya saygının ince çizgisinde yürüyorum kulağımda o sesle. Hafta sonları gittiğim bu ışık diyarından eve dönüşlerimde, annem-babam daha bir razı evlâtlarından. "Bu çocukta güzel değişmeler var." diyorlar fısıltıyla.

Ve bir gün dershane çıkışı koşuyorum yine evime, elimde ablalarımdan aldığım bir kaset, bu defa evde dinleyeceğim. Dinlediklerimi de not tutacağım bir deftere ablalarım gibi. Annemin Almanya'dan getirdiği o eski teybe koyuyorum kaseti ve basıyorum düğmesine. Kasetteki ses, bendini yıkan sular gibi akıyor evin içine. Ve annem, masum bir çocuğun kaybettiği oyuncağını bulmasının sevinciyle koşuyor mutfaktan. Eli bulaşık, üstü yemek kokuyor, gözleri sonuna kadar açılmış, şaşkın, heyecanlı, çenesi titriyor, sesi ağlamaklı: "İşte bu, bu hocaydı kızım. Buydu o." diyebiliyor yutkunarak. Gözünden yaşlar damlıyor anamın: "Gurbet ellerde ağlaya ağlaya dinlediğim, dert ortağım, yoldaşım bu sesti." diye ekliyor. "Yavrum nerden buldun bunu?" derken, tutamıyor hıçkırıklarını. Eskiler depreşiyor, hatip yine anlatıyor, yine ağlıyor, yine ağlatıyor. Gözyaşlarımızı salıyoruz o gün hasretin bağrına. Annemin arayıp durduğu o gönül dostunu, Rabb'im evlâdının eliyle hediye ediyor bu tertemiz kadına. Hamd ü senalar olsun ki, o ses bir daha çıkmıyor dünyamızdan.
....

Gurbet ellerde asıl gurbeti anlatan, insana yalnızlığını unutturan o mübarek ses, şimdi daha nice ananın, evlâdın, talebenin gönül evinde, derdine ortak, kimsesizliğine kimse ve dertsizliğine derdiyle derman... İşte bunun için çok seviyoruz seni. Seni de, mübarek çağlardan mübarek damlalar söyleyen her gönül erini de çok seviyoruz. "Kurtuluşunuzu kurtardıklarınızda arayın." diyen güzel yüreklilerin kutlu hikâyeleri hayat veriyor günümüze, gecemize. Küçük dünyana sığdırdığın kocaman dünyaları bizlere de tanıttığın için binler teşekkür borçluyuz sana.

Her mevsim yağışlı gözlerin, çoraklaşmış göz kapaklarımızın perişanlığını gösteriyor. Yürüdüğümüz yolun has yolcusu olamama ve gül dağıtayım derken, onun dikenleriyle yüz göz kanatma endişesiyle kıvranırken, okuduğun mealen "Allah'tan ümidini sadece kâfirler keser." âyeti karamsarlıklarımızı dağıtıyor. Yüreğimizi kıpırdatan sesinin hürmetine çok seviyoruz seni. Muhammedî gül kokusu tüten bacaların ocağında köz olduğun için seni çok ama çok seviyoruz.
podcast itunes youtube rss twitter facebook