Damlalar
Elleri Üşüyen Şairler
Ziya Paşa Akyürek
"Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem.
Dili yok kalbimin; ondan ne kadar bizarım."
(M. Âkif)
Kalbi yanar şairin, içindekiler hareket ettikçe. Tıpkı anne karnındaki çocuğun tekmelemesi gibi... Sözlerinden düşenlerin etrafı tutuşturduğu ânlar olur şairin, kıvılcımın ormanı yakması gibi. Yangın yerinin insanlarını telâş sarar ve bu insanlar yangını söndürmeye nice vakit sonra muvaffak olurlar. Şairin yangını, şairi öldürseniz sönmez. Dilden dile, gönülden gönüle tutuşur. Bu tutuşacak yangına da bağlıdır. Hepsi aynı ölçüde elbette müessir olamaz. Ama her şairin anlatacağı bir terlemesi, yürek çarpıntısı vardır.
Kimi şairler derdini alnından düşenlere, gözünden dökülenlere rağmen anlatamaz. Eli üşür şairin ve dile kadar yanan içerisi sanki "Dur bu sevdaya nazarlar ilişmesin, sahte kelimeler sâdık duygulara gölge etmesin ve yalan yanlış kuru gürültülere meydan kalmasın." dercesine kaleme "Bir harf bile yazma!" emrini verir. Ve elleri üşür şairin. Yalnızlığın koyu pençesindeyken, kurtulmamayı kurtulmak sayarak söyler derdini. Ama sadece kendisi duyar. Kimsenin duyamayacağı kadar içten çıkar sesi. Elleri yazmasa da yangını bitmeyecektir. Şairin her şiirinin altında, yani yazdıklarının yanında yazmak istedikleri de vardır. Ve şairi anlayanlar, duymak istediklerini arayıp da bir türlü onu bulamayanlardır. Onlar da şairi konuşturmadan anlayanlardır, tıpkı şairin gönlü gibi. Bunlara da şiirsiz şair denir. Şiirsiz şair olur mu demeyin. Neden olmasın?
Şairin elleri gönlündeki yangına inat kışta kalır. Titrek ellere, ağlamaklı dudaklar eşlik eder. Şair, şiirinin içten olacağını bilir; ama diyemez. Çünkü elleri üşür şairin. Bayramda ümit ettiklerinden az harçlık alan çocuklar gibi, kelimelere derdini anlatamaz ve sühan sarayının kapısında muntazırdır.
Hummalı bir çalışmanın aylara uzayan bekleyişinde, kapının sert rüzgârları şairin ellerini üşütür. Şair o vakarlı duruşundan bir parça olan mantosuna bürünür de, nöbette silâhını uzatmış asker gibi ellerini kapıya uzatarak bekler. Zîrâ şairin elleri kapıda her dem yoklama hâlindedir. Onu yazar olmaz, bunu dizer olmaz. Söylenir durur ve az kulak kesilseniz, "Çok görmüşsündür yüreğini kâğıtlara dökeni/Kâğıtlara sığmayan yürekleri gördün mü?" mısralarını duyarsınız ondan. O kapının kendi içindeki gönül kapısı olduğunu da bilir ve bu yüzden de kimseye kızamaz. Kızsa kendini sokan akrebe benzeyecektir. Derdi derindir, hâli de gariptir.
Şairce duruşunu ve titreyen ellerini görenlerin yüzünden öyle bir bakış düşer ki, herkes şair gibi bilir; ama diyemez. Şairce duruşa, şairce dokunuş yakışır. Mızrabın tellere değişi gibi şairin de kelimelere bir "Ben geldim." demesi vardır.
"Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun" sözlerine arkadaş ederek söyler sözünü. "Bir sen varsın, bir de ben. Bak o kapıya giden iki yolcu... O kapıyı arala ki asıl kapıdan rahat geçelim." der. Ama nafiledir. Her ne derse desin, kapı açılmayacak ve şairin elleri hep üşüyecektir.
Şairin sevdiği elinden gider; hasretler artar, geceler uzar ve şairin elleri üşür. Anasını kaybeder, babasına elveda der, gurbet penceresinde içini dağlar ve şairin elleri üşür. Vefa semtinde yalnız bekleyişleriyle dost arar. Hakiki dost bağında nadide meyveler derer; ama tadımlık hicranına gark olur ve şairin elleri üşür. Muhammedî sînelerin iştiyâkına vâbeste olan gönlünü, Medine sokaklarında gezdirir, ümmet olamayışın mahcubiyetini yaşar ve şairin elleri üşür. İlk çocuğunu sarar elleri, gönlünce demek ister sevgisini, tebessümün ağlamaklı hâl ile izdivacıyla hemhâl olur ve şairin elleri üşür. Vatana nişan olan al bayrakta dalgalanır. Yüreğinin solmazlarıyla şairlik der, hasbilik gerek der ve şairin elleri üşür. Ezel bezmindeki sözünü hatırlar. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" emrince irkilir ve şairin elleri üşür. Şairin bittiği ândır, şiirin başladığı zaman.
Şairlik aykırı duruş değil, emrince oluşa uyma gayretidir; delilikle arasında iki perde vardır: biri ilhâmı, diğeri gamı. O derdini anlatmaya çalıştıkça hareketlerindeki farklılık göze çarpar. Kıvrım kıvrımdır. Belli ki bir şeyler diyecektir. Durdurmak ister gibidir gidişi, söylemek ister gibidir başlangıca dibâce olacak bitişi. Kendince bir sevdâdadır hakiki şair. Sevdâlarını basamak basamak çıkar. Ne kimseye kızar, ne darılır, ne de aldırış eder. Onun kavgası kendiyledir. "Sitemim nefsimedir kimseye değildir." der. O yüzden şair kimseye darılmaz, sadece onun elleri üşür. Ne zaman köşesine çekilse yanık mısralarına şahit olursunuz. Der ki:
"Düştü bir kez gözden damla, neyleseniz boş artık.
Tadı kalbe indi derdin, dertli olmak hoş artık."
Tam bittim dediği ânda bir inşirâh bestesine kulak kesilir. Yaratan, yaratılandaki hüznü bilir ve bildiğini "Allah hüzünlü kalbi sever." sırrıyla bildirir. O'na bakan koylarda şairin sevinç çığlıkları varken O'ndan mahrum ân ve mekânda kaybolmuşluk şakırtıları mevcuttur. Her dem O'nu söyleyen ve O'nunla söyleşen duygulardan bir nebze taşır şair.
Kısım kısımdır şairler de: Ayazda kalanlar, güneşte donanlar, kışta terleyenler... Her birinin bakışı, duruşu ayrıdır. Mevsimsiz şairlerin hâli de hepsinden ayrıdır. Onların dur demek için makas gibi kollarını açacak hâlleri vardır. Elleri sonsuza uzanma dersi verirken böylesine, bu duruma da bir nazarı vardır şairin. Kendi gibi anlaşılamayanları dert edinir. Bu hâllerde de hep elleri üşür şairin.
Tâ ki, bir kapıya varıp huzurda başını eğene kadar. Yokluğun nabzında varlığı duyana kadar. Duyunca bir hareket başlar o ince dokunan parmaklarda. Artık anlaşılmanın tadındadır şair. Evvelinde dile tutsak kalan kan kızıl kelimeler, birden baharına kavuşan ağaçlara döner. Çiçek açmada, meyve vermede yarışa girerler. Sonsuzun rüşeyminde ellerini dua dua ısıtır şair. Her şiiri bir varıştır artık. Isındığı ân en çok üşüdüğü ânda saklıymış meğer. Artık o da bu okyanusun bir Yunus'udur. Ve sözün bittiği yerde hâl ne der bakalım:
"Dermân arardım derdime
Derdim bana dermân imiş.
Bürhân arardım kendime
Aslım bana bürhân imiş."
Elleri Üşüyen Şairler
Ziya Paşa Akyürek
"Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem.
Dili yok kalbimin; ondan ne kadar bizarım."
(M. Âkif)
Kalbi yanar şairin, içindekiler hareket ettikçe. Tıpkı anne karnındaki çocuğun tekmelemesi gibi... Sözlerinden düşenlerin etrafı tutuşturduğu ânlar olur şairin, kıvılcımın ormanı yakması gibi. Yangın yerinin insanlarını telâş sarar ve bu insanlar yangını söndürmeye nice vakit sonra muvaffak olurlar. Şairin yangını, şairi öldürseniz sönmez. Dilden dile, gönülden gönüle tutuşur. Bu tutuşacak yangına da bağlıdır. Hepsi aynı ölçüde elbette müessir olamaz. Ama her şairin anlatacağı bir terlemesi, yürek çarpıntısı vardır.
Kimi şairler derdini alnından düşenlere, gözünden dökülenlere rağmen anlatamaz. Eli üşür şairin ve dile kadar yanan içerisi sanki "Dur bu sevdaya nazarlar ilişmesin, sahte kelimeler sâdık duygulara gölge etmesin ve yalan yanlış kuru gürültülere meydan kalmasın." dercesine kaleme "Bir harf bile yazma!" emrini verir. Ve elleri üşür şairin. Yalnızlığın koyu pençesindeyken, kurtulmamayı kurtulmak sayarak söyler derdini. Ama sadece kendisi duyar. Kimsenin duyamayacağı kadar içten çıkar sesi. Elleri yazmasa da yangını bitmeyecektir. Şairin her şiirinin altında, yani yazdıklarının yanında yazmak istedikleri de vardır. Ve şairi anlayanlar, duymak istediklerini arayıp da bir türlü onu bulamayanlardır. Onlar da şairi konuşturmadan anlayanlardır, tıpkı şairin gönlü gibi. Bunlara da şiirsiz şair denir. Şiirsiz şair olur mu demeyin. Neden olmasın?
Şairin elleri gönlündeki yangına inat kışta kalır. Titrek ellere, ağlamaklı dudaklar eşlik eder. Şair, şiirinin içten olacağını bilir; ama diyemez. Çünkü elleri üşür şairin. Bayramda ümit ettiklerinden az harçlık alan çocuklar gibi, kelimelere derdini anlatamaz ve sühan sarayının kapısında muntazırdır.
Hummalı bir çalışmanın aylara uzayan bekleyişinde, kapının sert rüzgârları şairin ellerini üşütür. Şair o vakarlı duruşundan bir parça olan mantosuna bürünür de, nöbette silâhını uzatmış asker gibi ellerini kapıya uzatarak bekler. Zîrâ şairin elleri kapıda her dem yoklama hâlindedir. Onu yazar olmaz, bunu dizer olmaz. Söylenir durur ve az kulak kesilseniz, "Çok görmüşsündür yüreğini kâğıtlara dökeni/Kâğıtlara sığmayan yürekleri gördün mü?" mısralarını duyarsınız ondan. O kapının kendi içindeki gönül kapısı olduğunu da bilir ve bu yüzden de kimseye kızamaz. Kızsa kendini sokan akrebe benzeyecektir. Derdi derindir, hâli de gariptir.
Şairce duruşunu ve titreyen ellerini görenlerin yüzünden öyle bir bakış düşer ki, herkes şair gibi bilir; ama diyemez. Şairce duruşa, şairce dokunuş yakışır. Mızrabın tellere değişi gibi şairin de kelimelere bir "Ben geldim." demesi vardır.
"Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun" sözlerine arkadaş ederek söyler sözünü. "Bir sen varsın, bir de ben. Bak o kapıya giden iki yolcu... O kapıyı arala ki asıl kapıdan rahat geçelim." der. Ama nafiledir. Her ne derse desin, kapı açılmayacak ve şairin elleri hep üşüyecektir.
Şairin sevdiği elinden gider; hasretler artar, geceler uzar ve şairin elleri üşür. Anasını kaybeder, babasına elveda der, gurbet penceresinde içini dağlar ve şairin elleri üşür. Vefa semtinde yalnız bekleyişleriyle dost arar. Hakiki dost bağında nadide meyveler derer; ama tadımlık hicranına gark olur ve şairin elleri üşür. Muhammedî sînelerin iştiyâkına vâbeste olan gönlünü, Medine sokaklarında gezdirir, ümmet olamayışın mahcubiyetini yaşar ve şairin elleri üşür. İlk çocuğunu sarar elleri, gönlünce demek ister sevgisini, tebessümün ağlamaklı hâl ile izdivacıyla hemhâl olur ve şairin elleri üşür. Vatana nişan olan al bayrakta dalgalanır. Yüreğinin solmazlarıyla şairlik der, hasbilik gerek der ve şairin elleri üşür. Ezel bezmindeki sözünü hatırlar. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" emrince irkilir ve şairin elleri üşür. Şairin bittiği ândır, şiirin başladığı zaman.
Şairlik aykırı duruş değil, emrince oluşa uyma gayretidir; delilikle arasında iki perde vardır: biri ilhâmı, diğeri gamı. O derdini anlatmaya çalıştıkça hareketlerindeki farklılık göze çarpar. Kıvrım kıvrımdır. Belli ki bir şeyler diyecektir. Durdurmak ister gibidir gidişi, söylemek ister gibidir başlangıca dibâce olacak bitişi. Kendince bir sevdâdadır hakiki şair. Sevdâlarını basamak basamak çıkar. Ne kimseye kızar, ne darılır, ne de aldırış eder. Onun kavgası kendiyledir. "Sitemim nefsimedir kimseye değildir." der. O yüzden şair kimseye darılmaz, sadece onun elleri üşür. Ne zaman köşesine çekilse yanık mısralarına şahit olursunuz. Der ki:
"Düştü bir kez gözden damla, neyleseniz boş artık.
Tadı kalbe indi derdin, dertli olmak hoş artık."
Tam bittim dediği ânda bir inşirâh bestesine kulak kesilir. Yaratan, yaratılandaki hüznü bilir ve bildiğini "Allah hüzünlü kalbi sever." sırrıyla bildirir. O'na bakan koylarda şairin sevinç çığlıkları varken O'ndan mahrum ân ve mekânda kaybolmuşluk şakırtıları mevcuttur. Her dem O'nu söyleyen ve O'nunla söyleşen duygulardan bir nebze taşır şair.
Kısım kısımdır şairler de: Ayazda kalanlar, güneşte donanlar, kışta terleyenler... Her birinin bakışı, duruşu ayrıdır. Mevsimsiz şairlerin hâli de hepsinden ayrıdır. Onların dur demek için makas gibi kollarını açacak hâlleri vardır. Elleri sonsuza uzanma dersi verirken böylesine, bu duruma da bir nazarı vardır şairin. Kendi gibi anlaşılamayanları dert edinir. Bu hâllerde de hep elleri üşür şairin.
Tâ ki, bir kapıya varıp huzurda başını eğene kadar. Yokluğun nabzında varlığı duyana kadar. Duyunca bir hareket başlar o ince dokunan parmaklarda. Artık anlaşılmanın tadındadır şair. Evvelinde dile tutsak kalan kan kızıl kelimeler, birden baharına kavuşan ağaçlara döner. Çiçek açmada, meyve vermede yarışa girerler. Sonsuzun rüşeyminde ellerini dua dua ısıtır şair. Her şiiri bir varıştır artık. Isındığı ân en çok üşüdüğü ânda saklıymış meğer. Artık o da bu okyanusun bir Yunus'udur. Ve sözün bittiği yerde hâl ne der bakalım:
"Dermân arardım derdime
Derdim bana dermân imiş.
Bürhân arardım kendime
Aslım bana bürhân imiş."


