Damlalar
Gül Kokulu Takvim
Didem Rumeysa Sezginer
Bir ilkbahar şavkı dokunmuştu yeryüzüne. Sarı çiçekler, sürur şehrayinlerinin neyleri olmuş İlâhî aşk melodileri çalıyorlardı. Onlara baktıkça, sarı okları ile vuruyorlardı yüreğimi.
Bir ân... Öyle bir ân ki, gözlerim bir çiçeğe kilitlenmişti. Bir ok saplandı kalbime ve o an maddenin kilidi açıldı sanki. Mânâ çağlayanları coştu o lâhza. Bir "ân"dı. Geldi ve geçti. Ama kalbe bir imza bıraktı. Demek, mânâ çağlayanlarının bir damlası, dünyanın bütün okyanuslarından daha coşkundu.
Gözlerimin kapakları taşıyamadı bu seyri. Kapandılar. Artık, iki kapakçık girmişti sarı çiçeklerle arama. Onları görmeme engel olmuşlardı, ama mânâya engel yoktu. Olamazdı da. Gözler değildi ki onunla buluşma noktası, yürekti. Ne istasyonlar taşırdı yürek. Ne buluşmalar yaşanırdı onda.
İnsan o ola ki, gözleri kapandığında baş başa kala kalbindeki imzayla. Tekrar gözlerimi açışımda, narin bir gelinciğin salınışı ilişti gözlerime. Bir zarafet yücelişiydi, her salınışta yükselen. Eşsiz Sanatkâr'ın, seçkin bir eseri oluşun izzeti saklıydı bu tabloda da. O ânki arzum, bir gelincik yaprağına takılıp da gerçek hayata kanatlanmaktı.
Bu kez gözlerimi kapattığımda, yüreğimin atışlarına teslim ettim ruhumu. Beni alıp götürdü, zamanlar ve mekânları dürüp de, o en özel sayfasına takvimin. Bu sayfada, kıpkırmızı bir "gül" vardı. Kırmızı hâleler yayıldı bütün takvime ve bir ebediyet muştusu salındı göklere.
Anladım ki...
Bütün takvim o gül için vardı. Sevgili'den (celle celâlühü), bütün insanlara sunulan "gül"dü O (sallallahü aleyhi ve sellem)... Ve tekrar insanlardan sunulacaktı Sevgili'ye (celle celâlühü).
Baktım ki...
Bütün takvim, "gül" kokuyordu.
Gül Kokulu Takvim
Didem Rumeysa Sezginer
Bir ilkbahar şavkı dokunmuştu yeryüzüne. Sarı çiçekler, sürur şehrayinlerinin neyleri olmuş İlâhî aşk melodileri çalıyorlardı. Onlara baktıkça, sarı okları ile vuruyorlardı yüreğimi.
Bir ân... Öyle bir ân ki, gözlerim bir çiçeğe kilitlenmişti. Bir ok saplandı kalbime ve o an maddenin kilidi açıldı sanki. Mânâ çağlayanları coştu o lâhza. Bir "ân"dı. Geldi ve geçti. Ama kalbe bir imza bıraktı. Demek, mânâ çağlayanlarının bir damlası, dünyanın bütün okyanuslarından daha coşkundu.
Gözlerimin kapakları taşıyamadı bu seyri. Kapandılar. Artık, iki kapakçık girmişti sarı çiçeklerle arama. Onları görmeme engel olmuşlardı, ama mânâya engel yoktu. Olamazdı da. Gözler değildi ki onunla buluşma noktası, yürekti. Ne istasyonlar taşırdı yürek. Ne buluşmalar yaşanırdı onda.
İnsan o ola ki, gözleri kapandığında baş başa kala kalbindeki imzayla. Tekrar gözlerimi açışımda, narin bir gelinciğin salınışı ilişti gözlerime. Bir zarafet yücelişiydi, her salınışta yükselen. Eşsiz Sanatkâr'ın, seçkin bir eseri oluşun izzeti saklıydı bu tabloda da. O ânki arzum, bir gelincik yaprağına takılıp da gerçek hayata kanatlanmaktı.
Bu kez gözlerimi kapattığımda, yüreğimin atışlarına teslim ettim ruhumu. Beni alıp götürdü, zamanlar ve mekânları dürüp de, o en özel sayfasına takvimin. Bu sayfada, kıpkırmızı bir "gül" vardı. Kırmızı hâleler yayıldı bütün takvime ve bir ebediyet muştusu salındı göklere.
Anladım ki...
Bütün takvim o gül için vardı. Sevgili'den (celle celâlühü), bütün insanlara sunulan "gül"dü O (sallallahü aleyhi ve sellem)... Ve tekrar insanlardan sunulacaktı Sevgili'ye (celle celâlühü).
Baktım ki...
Bütün takvim, "gül" kokuyordu.


