Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Damlalar

Yağmur
Akif Kale


Yağmurun başımı okşaması rahmet kadar şefkati de hatırlatıyor bana. Saçlarımdan yanaklarıma damlayıp çeneme kadar süzülmesi, annemin yanaklarımda dolaşan ellerini hissettiriyor. İşte o zaman içimi ısıtıyor yağmur. Hele gözyaşlarımı saklaması beni mest ediyor. Sarılmak, kucaklamak istiyorum yağmuru. Başımı kaldırıyorum göğe, tebessüm gönderiyorum beyazın bin bir tonuna. Bir hareketlilik başlıyor yukarıda. Küçücük zannettiğim tebessümüm bütün göğü kaplamış. Güneş de neşelenmiş. Bulutların arasından ışınlarını gönderiyor arza. Bunun üzerine yağmur damlalarına geçiyor coşku. Güneşin ışıklarıyla ayrı bir seremoni sergiliyor damlalar. Koca bir gökkuşağı sarılıyor yağmura benim yerime. Yağmurun şefkatine muhtaç diğerleri de fark ediyor bütün bu olanları. Gökkuşağının âhengi gözleri dolduruyor yağmuru unuttururcasına. Şemsiyeler bir bir iniyor. Artık yağmur bütün başları okşuyor. Sineler rahmete açık artık. Gözyaşlarını gizlemek isteyenler bakışlarını kaçırmak zorunda değil. Gökkuşağının hatırına yağmur saklıyor inci tanelerini.

Artık başımı indirmiyorum. Bakışlarımı bulutlara sabitledim. Yağmurun gizlediği gözyaşlarımın ılıklığı yağmurun serinliğine karışıyor ve şairane duygular peyda ediyor bende. Yazıyorum gökyüzüne bakışlarımla. Duygularımı resmediyorum bulutlardan boş kalan yerlere. Ama o da ne! Yağmur siliyor hepsini. Tekrar yazıyorum. Yine siliniyor. Anlıyorum ki; kalbimde kalmalı bazı hislerim. Hattâ hepsi. Belki de hiç yazmamalıyım. Bende bir sır olarak kalmalı. Rabbim biliyor ya bütün kalbleri. Yeter. Başkalarına bu hisleri anlatmamalı. Vazgeçiyorum.

Düşünüyorum. Her bir yağmur damlası isabet ettiği her insandan sanki bir kir, bir pas, bir günah götürüyor. Paklıyor tövbekâr gönülleri. Günahlar ayaklara kadar iniyor damlalarla süzülerek. Oradan akan suya karışıyor. Başları şefkatle okşayan yağmur, ayaklar altından da akıyor. Haddini biliyor. Çünkü başlara taç eden Rabbim, ondan sokakları temizlemesini de istiyor. Tertemiz ediyor şehrin yorgun kaldırımlarını. Günahlarla kirlenmiş sokaklar "rahmet"le huzur buluyor.
İnsanların dertleri ile dertlenen, sokakların kirleri ile kirlenen yağmur, şefkate muhtaç hâle geliyor. Evet! Rahmet eseri olan yağmur da sonunda rahmete muhtaç hâle geliyor. Günahkâr sineleri, kirli sokakları temizleyen yağmur akıyor denizlere. Tekrar sancılı bir bekleyişe koyuluyor, buhar olup yükselmek için göğe.


"Rahman-Rahim Pazarı"*
Yaşar Karayunusoğlu
"Gözün görürken ye yedir,
Yoktur diye etme özür
Bu dünyada hâsıl nedir,
Hâyr ile pazarı ver al."
(Yunus)

Farklı pek bir yanı yoktu bu pazarın. Bizim semt pazarlarını hatırlatıyor, günlük hayattaki ihtiyacı karşılayacak şeyler satılıyordu. Dikkatimi çeken, pazarın kendi değil adıydı; Rahman-Rahim Pazarı... Mânidardı.

Her işe 'Besmele'yle başlamak, bize bir düstur olarak öğretilmişti. "Allah'a (celle celâlühü) yükselten bir merdivendir Besmele" denmişti. "Nice nice sırlar barındıran bir paroladır. Parolayı alan selâmete erer, almayan da korku ve endişe içinde kalır." diye öğretilmişti. Onunla başlanmış olan işlerin bereketine; onsuz başlanmış işlerin de bereketsizliğine dikkatimiz çekilmişti. "O'nu söyleyerek verenden al! Söylemeden verenden alma! İlle de alman gerekiyorsa onu söyle de al!" tavsiyesinde bulunulmuştu. Sırlarla dolu hazinenin -Besmele'nin- içinde Rahman ve Rahîm isimleri vardı.

Pazar yeri; almaların vermelerin yeriyse; her ân hatırlanması gereken de Besmele ise... Bu isim, pazar yerine girişte işte bunu hatırlatıyordu. Kendine gelenlere "O'nu hatırla da gir." diyordu. O, Rahman ve Rahîm'dir.

Dünyanın da bir pazar oluşu geliyor insanın aklına. Hem de "Rahman-Rahim Pazarı" oluşu. Nasıl ki, Abadan'daki pazarda herkes alış-veriş yapabiliyor. Rengin, gömleğin, cinsiyetin ve milletin farklı denmiyor. Dünya da öyle. Mü'minliğin-kâfirliğin, çalışkanlığın-tembelliğin, itaat edenin-isyankârın farkı gözetilmeden rızıklandırılıyor herkes. Görüyorsunuz, hayat hakkımız elimizden alınmadan Halîm olan Allah (celle celâlühü) devamlı fırsatlar sunuyor bize. Fırsatlar sunuluyor, zîrâ burası Rahman pazarı.

Annelere numunesini dercettiği şefkatle de gösterdiği gibi, mü'minler hem burada hem ötede daha hususi bir muameleye tâbi tutuluyor. İnanmayanların, isyan edenlerin de cezalandırılacağı haber veriliyor. Hattâ bir kısmı da cezalandırılıyor. Böylelikle hiçbir şeyin unutulmadığı mesajı veriliyor. Neden? Çünkü, burası Rahîm pazarı.

Kur'ân'da; "Allah, mü'minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır..." (Tevbe, 111) buyrulurken bu kutsî pazarlığa vurgu yapılıyor. Sermaye de O'ndan, muhafaza etmek üzere Cennet karşılığında satın almak isteyen de O. Bu alış-verişte cimri davranmak, evvel âhir en zavallıca bir cimrilik olsa gerektir. Kuluz. Kulun neyi vardır ki kendine ait? Canı, malı, zamanı, enerjisi... Her şeyi efendisine ait olanın neyi olabilir? Rabb'imiz, Efendimiz.

Üzerimizde bize ait hiçbir şeyin olmadığı şu dünya pazarında yaptığımız bütün alış-verişler de elbet O'na aittir. Bu dünya bir pazarsa da, alına-şalına, süsüne-püsüne, boyasına-cilasına gönül bağlanılmaması gereken bir pazardır. Kullar-köleler, her ne ederlerse, efendilerini hoşnut etmeyi maksut edinirler. Bu sebeple bütün işlerinde gözlerinin biri hep Maksûd-u Hakiki'dedir: "O hoşnut mu, değil mi?" bunu hesap ederler.

Elhâsıl; Türkmenler Abadan'daki pazarın girişine "Rahman-Rahim Pazarı" ibaresini koymuşlar. İbreleri belli. Dünya pazarının alnına da yazılmış o ibare. Okuyabilene, ibresini bulabilene ne mutlu.

* "Rahman-Rahim Pazarı" Türkmenistan Ahal eyaletinin bir şehri olan Abadan'da bir pazar yerinin adı.

podcast itunes youtube rss twitter facebook