Damlalar
İnsanımız ve Lisanımız
Ramazan Arlı
"Her halk kendi ikliminin lisanını söyler."
Y. Kemal Beyatlı
Lisan ile insan, dil ile gönül, söz ile öz arasında derin bir bağ vardır. Sözü ile özü bir insanlar makbuldür bizde. İnsanın içindeki güzelliklerin yüzüne aksettiğine inanılır. Bu hükmü pekâlâ, "İnsanın içindeki güzellikler diline de akseder." diye genişletmek mümkündür. Hz. Mevlâna Mesnevi'sinde: "Dil tencerenin kapağına benzer. Oynadı, açıldı mı, içinde ne yemek var anlarsın." der. Bilhassa Anadolu insanının gönlündeki güzellikleri, konuşmalarına yansıttığını sık sık müşahede ederiz:
"Üzerinize afiyet!"
"Geçmiş olsun!"
"Allah'a ısmarladık!"
"Üstüme iyilik sağlık!"
"Ağzından yel alsın!"
"Allah gecinden versin!"
"Ölmüşlerinin ruhuna değsin!"
"Hay Allah!"
Bir millet hakkında genişçe bir malumat edinmek istiyorsanız, günlük hayatlarından bir kesit alarak konuşmalarını yazıya dökün. Böylece o milletin, ahlâkı, eğitimi, medeniyeti, psikolojisi hakkında pek çok ipucuna ulaşabilirsiniz.
Geçenlerde bindiğim dolmuşta şoförün söylemiş olduğu bir cümle dikkatimi çekti: "Ücretini gönderemeyen, parasının üzerini alamayan var mı?" İlk bakışta basit ve sıradan gibi görünen bu cümle ile şoförümüz; kelimeleri özenle seçmeyi, nüanslara dikkat etmeyi, nazikçe ve kırmadan hatırlatma yapmayı, insanlara unutma ve hata payı bırakmayı anlatıyordu. Konuşurken kelimeleri özene bezene seçmek, basit bir şekilde anlatılabilecek bir hâdiseyi, nesneyi veya kişiyi; ilgi çekici, farklı, güzel ve ince bir üslûpla dillendirmek şoförlerimize has bir durum mu diye düşündüm. Hayır, insanımız hayatın her sahasında bu tür kullanımlara başvurmuştur. Meselâ, evimize hiç beklemediğimiz bir ânda misafir gelirse, onu güler yüzle karşılar ve en güzel şekilde ağırlarız. Bunun yanında ona dikkate ve takdire şayan bir isim veririz: "Tanrı misafiri." Muhataplarımıza; "azizim", "mirim", "zât-ı âliniz" diye seslenmek, onları "Teşrif ettiniz.", "Müşerref oldum." sözleriyle karşılamak, kendimizden de "bendeniz", "fakir" diyerek bahsetmek, hüsnüzan, nezaket ve tevazu kültürümüzün hitaplarımıza da yansıdığını gösteriyor.
Sohbetlerimiz esnasında yaşayan bir kişiden bahsederken "Allah selâmet versin, bizim bir Ali Dayı vardı..." yollu ara cümlelerle meseleye girerek bahsettiğimiz kişiye sağlık ve esenlik dilemek; zikredilen şahıs Hakk'ın rahmetine kavuşmuşsa; "Allah rahmet eylesin..." diyerek onu hayırla yâd etmek insanımızın diline akseden güzelliklerden sadece birkaçıdır.
Yeni bir kıyafet alana "Güle güle kullan.", araba alana "Tekerleğine taş değmesin." demek; rüyasını anlatan bir dostumuza, "Hayırdır inşallah!" diyerek tâ baştan iyiye yorma temayülünde bulunmak da bu topraklara has hoş sedalardan olsa gerek.
Günümüzde konuşurken düşünmek ve zaman kazanmak için sık sık başvurduğumuz "ım, ım" sesleri yerine büyüklerimizin kullandığı "efendim", "efendime söyleyeyim" gibi ifadeler Anadolu insanının dil konusundaki ihtimamını gösteren diğer örneklerdir. Bir yakınımızın hayatıyla ilgili soru sorulmuşsa, soran kişiye uzun ömür dileyerek cevap vermek de herhalde bizim insanımıza has bir davranıştır: "Dostlar sağ olsun!", "Sizlere Ömür!"
Buyurun, bir de sofralarımıza bakalım. Bizim sofralarımıza besmeleyle oturulur, güzel yemeklerden komşuya da bir tabak götürülür, dar zamanlarda mutfak ihtiyaçları komşudan tedarik edilir ve böylece tuz-ekmek dostu olunur. Bu fedakârlık, cömertlik ve diğerkâmlık bin yıldır bizi bir arada tutan, birbirimize bağlayan hayatî bir iksirdir. Peki, bu güzellikler dilimize de yansımış mıdır? Elbette! Şu cümleler insana ne kadar da sıcak geliyor:
- Bereketli olsun!
- Buyurun beraber olsun!
- Yemiş gibi oldum, sofradan şimdi kalktım.
- Yoo, yemek yemeden şuradan şuraya bırakmam, sofranın hatırı var canım!
- Ziyade olsun! Allah hacı sofrası etsin, keseninize bereket!
- Afiyet şeker olsun!
Halkımızın alelâde işlerde bile dile bir güzellik ve hoşluk kattığına şahit oluruz. Çocuğa "Lâmbayı söndür." demek yerine "Lâmbayı dinlendir."; "Bir bardak su getir." yerine "Bardağı ıslat."; "Kapıyı kapat." yerine "Kapıyı sırla." diyen emmilere, dedelere, ninelere sık sık rastlarız ülkemizde.
Halkımız; düşüncesiyle dilini, diliyle davranışlarını hep iyi, güzel, doğru ve müspet olana yönlendiren salih bir daire kurmuştur. Tel'ine, bedduaya "amin" demeyen bizim insanımız başkalarının çileden çıktığı, köpürdüğü, karşısındakine her türlü hakareti sıraladığı müşkül durumlardan "ya sabır, la havle" çekerek; "Allah ıslah etsin, Allah büyüktür." diyerek kazançlı çıkmasını bilmiştir.
Hata yapana "Canın sağ olsun." diyebilen, hastaya "Geçmiş olsun", çocuğu olana "Allah anneli-babalı büyütsün." temennilerinde bulunan, misafirini "Hoş geldin, safalar getirdin." cümleleriyle karşılayan, "Allah'a emanet ol, yolun açık olsun, uğurlar ola." diyerek yolcu eden; vereme "ince hastalık" diyerek şifa arayan, konuşunca ağzından bal damlayan Anadolu insanına ve onun bu güzel lisanına hayran olmamak mümkün değil.
İnsanımız ve Lisanımız
Ramazan Arlı
"Her halk kendi ikliminin lisanını söyler."
Y. Kemal Beyatlı
Lisan ile insan, dil ile gönül, söz ile öz arasında derin bir bağ vardır. Sözü ile özü bir insanlar makbuldür bizde. İnsanın içindeki güzelliklerin yüzüne aksettiğine inanılır. Bu hükmü pekâlâ, "İnsanın içindeki güzellikler diline de akseder." diye genişletmek mümkündür. Hz. Mevlâna Mesnevi'sinde: "Dil tencerenin kapağına benzer. Oynadı, açıldı mı, içinde ne yemek var anlarsın." der. Bilhassa Anadolu insanının gönlündeki güzellikleri, konuşmalarına yansıttığını sık sık müşahede ederiz:
"Üzerinize afiyet!"
"Geçmiş olsun!"
"Allah'a ısmarladık!"
"Üstüme iyilik sağlık!"
"Ağzından yel alsın!"
"Allah gecinden versin!"
"Ölmüşlerinin ruhuna değsin!"
"Hay Allah!"
Bir millet hakkında genişçe bir malumat edinmek istiyorsanız, günlük hayatlarından bir kesit alarak konuşmalarını yazıya dökün. Böylece o milletin, ahlâkı, eğitimi, medeniyeti, psikolojisi hakkında pek çok ipucuna ulaşabilirsiniz.
Geçenlerde bindiğim dolmuşta şoförün söylemiş olduğu bir cümle dikkatimi çekti: "Ücretini gönderemeyen, parasının üzerini alamayan var mı?" İlk bakışta basit ve sıradan gibi görünen bu cümle ile şoförümüz; kelimeleri özenle seçmeyi, nüanslara dikkat etmeyi, nazikçe ve kırmadan hatırlatma yapmayı, insanlara unutma ve hata payı bırakmayı anlatıyordu. Konuşurken kelimeleri özene bezene seçmek, basit bir şekilde anlatılabilecek bir hâdiseyi, nesneyi veya kişiyi; ilgi çekici, farklı, güzel ve ince bir üslûpla dillendirmek şoförlerimize has bir durum mu diye düşündüm. Hayır, insanımız hayatın her sahasında bu tür kullanımlara başvurmuştur. Meselâ, evimize hiç beklemediğimiz bir ânda misafir gelirse, onu güler yüzle karşılar ve en güzel şekilde ağırlarız. Bunun yanında ona dikkate ve takdire şayan bir isim veririz: "Tanrı misafiri." Muhataplarımıza; "azizim", "mirim", "zât-ı âliniz" diye seslenmek, onları "Teşrif ettiniz.", "Müşerref oldum." sözleriyle karşılamak, kendimizden de "bendeniz", "fakir" diyerek bahsetmek, hüsnüzan, nezaket ve tevazu kültürümüzün hitaplarımıza da yansıdığını gösteriyor.
Sohbetlerimiz esnasında yaşayan bir kişiden bahsederken "Allah selâmet versin, bizim bir Ali Dayı vardı..." yollu ara cümlelerle meseleye girerek bahsettiğimiz kişiye sağlık ve esenlik dilemek; zikredilen şahıs Hakk'ın rahmetine kavuşmuşsa; "Allah rahmet eylesin..." diyerek onu hayırla yâd etmek insanımızın diline akseden güzelliklerden sadece birkaçıdır.
Yeni bir kıyafet alana "Güle güle kullan.", araba alana "Tekerleğine taş değmesin." demek; rüyasını anlatan bir dostumuza, "Hayırdır inşallah!" diyerek tâ baştan iyiye yorma temayülünde bulunmak da bu topraklara has hoş sedalardan olsa gerek.
Günümüzde konuşurken düşünmek ve zaman kazanmak için sık sık başvurduğumuz "ım, ım" sesleri yerine büyüklerimizin kullandığı "efendim", "efendime söyleyeyim" gibi ifadeler Anadolu insanının dil konusundaki ihtimamını gösteren diğer örneklerdir. Bir yakınımızın hayatıyla ilgili soru sorulmuşsa, soran kişiye uzun ömür dileyerek cevap vermek de herhalde bizim insanımıza has bir davranıştır: "Dostlar sağ olsun!", "Sizlere Ömür!"
Buyurun, bir de sofralarımıza bakalım. Bizim sofralarımıza besmeleyle oturulur, güzel yemeklerden komşuya da bir tabak götürülür, dar zamanlarda mutfak ihtiyaçları komşudan tedarik edilir ve böylece tuz-ekmek dostu olunur. Bu fedakârlık, cömertlik ve diğerkâmlık bin yıldır bizi bir arada tutan, birbirimize bağlayan hayatî bir iksirdir. Peki, bu güzellikler dilimize de yansımış mıdır? Elbette! Şu cümleler insana ne kadar da sıcak geliyor:
- Bereketli olsun!
- Buyurun beraber olsun!
- Yemiş gibi oldum, sofradan şimdi kalktım.
- Yoo, yemek yemeden şuradan şuraya bırakmam, sofranın hatırı var canım!
- Ziyade olsun! Allah hacı sofrası etsin, keseninize bereket!
- Afiyet şeker olsun!
Halkımızın alelâde işlerde bile dile bir güzellik ve hoşluk kattığına şahit oluruz. Çocuğa "Lâmbayı söndür." demek yerine "Lâmbayı dinlendir."; "Bir bardak su getir." yerine "Bardağı ıslat."; "Kapıyı kapat." yerine "Kapıyı sırla." diyen emmilere, dedelere, ninelere sık sık rastlarız ülkemizde.
Halkımız; düşüncesiyle dilini, diliyle davranışlarını hep iyi, güzel, doğru ve müspet olana yönlendiren salih bir daire kurmuştur. Tel'ine, bedduaya "amin" demeyen bizim insanımız başkalarının çileden çıktığı, köpürdüğü, karşısındakine her türlü hakareti sıraladığı müşkül durumlardan "ya sabır, la havle" çekerek; "Allah ıslah etsin, Allah büyüktür." diyerek kazançlı çıkmasını bilmiştir.
Hata yapana "Canın sağ olsun." diyebilen, hastaya "Geçmiş olsun", çocuğu olana "Allah anneli-babalı büyütsün." temennilerinde bulunan, misafirini "Hoş geldin, safalar getirdin." cümleleriyle karşılayan, "Allah'a emanet ol, yolun açık olsun, uğurlar ola." diyerek yolcu eden; vereme "ince hastalık" diyerek şifa arayan, konuşunca ağzından bal damlayan Anadolu insanına ve onun bu güzel lisanına hayran olmamak mümkün değil.


