Yeni Kalemler
Onlar Benim Kardeşlerim
Habip Balcı
Garip geldik gideriz rafa koy evi-barkı
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı
N.Fazıl KISAKÜREK
Heyecanlıydı. Bir o kadar da mutluydu Mesut öğretmen...
Gurbet ellerde, ücra bir kasabada öğretmenlik için tekrar yollara koyulmuştu, bir zamanlar atalarına İslam'ın kapılarını açan Satun Buğra Hanların, Manasların; susuz çorak bozkırlarda yanıp kavrulan yüreklere yağmur gibi yağan Yusuf Has Haciplerin ömür sürdüğü bereketli topraklara doğru...
Gökyüzü ışık denizi...
Bindiği uçak, sanki Mesut öğretmenin ideallerinin kutsallığına denk bir yüksekliğe kanatlanmıştı. Bu defa yalnız başınaydı. Dört yıl önce birlikte çıktıkları ilk yolculuklarında yanından ayrılmayan hayat arkadaşı ve hicretin minik gönüllüsü sevgili kızı yanında değillerdi, ancak bir kaç ay sonra gelebileceklerdi.
Saatlerce şafağın aydınlığında yol alan uçak, nihayet uçsuz bucaksız pamuk tarlalarını andıran bulutlar arasından Bişkek havaalanına indi. Gün, bir ışık yumağı gibi ağır ağır dağların zirvelerinde konuşlanırken her taraf aydınlanmaya durmuştu.
Uyuşmuş bedeni üzerinde bir süre bekledikten sonra ayağa kalktı. Tamamen boşalan uçakta kendisinden başka kimse kalmamıştı. Kapıya doğru yürümeye başladı. Kırgızistan topraklarına ilk defa ayak basıyordu. Kısa adımlarla merdivenlerden inerken bir süre duraklayıp meraklı bakışlarla etrafı seyre daldı. Şehri korumak istercesine bir uçtan diğer bir uca çevrelemiş, neredeyse gökyüzünü kucaklayacak, yüce ve görkemli dağlara gözü takıldı. Gökyüzüne bir merdiven gibi dayanan bu dağlar Tanrı Dağları'ydı. Bişkek, adeta sırtını bu dağlara dayamış, önündeki uçsuz bucaksız yeşilliğin üzerinden sevdasına bakar gibiydi.
Atayurt un bu küçük ülkesi hakkında çok şeyler anlatılmıştı kendisine, ama o zamana kadar tek bir Kırgızla bile yakından tanışma imkanı bulamamıştı. Kara saçlı, karagözlü, ağırbaşlı Kırgızlar, tanımamasına rağmen ilk bakışta gözüne çok sıcak görünmüştü.
Kendisinin dahi tam olarak bilemediği bir tutkunluğu vardı bu topraklara karşı. Aklını çelen, ruhunu dolduran, bedenini buralara sürükleyen bir büyü vardı sanki bu topraklarda.
Buralardan kopup gelen Horasan erenlerinin, Anadolu'yu asırlarca ışık yağmurlarıyla yıkamış olmasındandı belki. Belki de yüzlercesinin olduğunu bildiği, münevver şehir Medine'den yollara koyulup da ne dilini ne de kültürünü bilmeden bu topraklara gelerek yeni bir dirilişin meşalesini tutuşturan ışık misali sahabe efendilerimizin yüzlerce yıl süregelen özlem dolu bekleyişleriydi.
Bir seher vakti ...
Mesut öğretmen, salkım salkım asılı üzüm yapraklarının arasından sızan tatlı bir ışık huzmesiyle gözlerini açtığında kendisinin bir eyvanda olduğunu fark etti . Yerinden doğruldu, biraz mahmur biraz yorgun bakışlarıyla etrafı süzerken dikkatini çeken ilk şey, uzunca bir vadinin içerisinde bir tepede kurulmuş olan okulun tabelası oldu, "Kadamcay-Semetey Kırgız-Türk Lisesi ". Eyvan ise lisenin bahçesinde şirin bir köşeydi.
Gelişini hatırladı. Bişkek'ten yine bir uçak yolculuğuyla önce ülkenin güneyinde bulunan Oş şehrine, oradan da yaklaşık iki bucuk saat süren bir kara yolculuğuyla buralara kadar gelmişti. Öğretmen arkadaşlarının ısrarla 'içerisi çok sıcak yatılmıyor' sözleri karşısında onlarla beraber burada gecelemişti elinde bir battaniye gelişi güzel konmuş döşeklerin üzerinde.
Çevreyi daha iyi tanımak istedi. Eyvandan ayrılarak aheste adımlarla yürümeye başladı.
Tepe şehre nazır, karşı yamaçlarda bir fabrika vardı. Bacasından göklere yükselen dumanlar gökyüzünde donmuş katar develerini andırıyordu. Aşağılarda ise büyükçe bir meydan, meydana açılan cadde ve sokaklarda yeni bir güne hazırlanan insanların koşuşturmaları göze çarpıyordu.
Kahvaltı hazır!
Bakışlarını sesin geldiği tarafa çevirdi. Herkes eyvanda bir araya gelmiş, kahvaltı için bekleşiyordu. Bunun kendisi için olduğunu düşündü, o tarafa doğru yürümeye başladı.
Kadamcay'da ilk sabah, arkadaşlarıyla beraber yapacağı ilk kahvaltıydı bu.
....
Okul açılalı henüz birkaç ay olmuştu. Birinci çeğrek* bitmiş, yaklaşık bir hafta sürecek ara tatil başlamıştı. Tatil boyunca zümre çalışmalarından dolayı hiç kimse bir yere kıpırdayamamıştı. Halbuki bu zamanlarda günü birlik de olsa zaman ayrılır, Nokat şehrine gidilirdi. Oş ile Kadamcay'ın ortasında bulunan bu küçük ve ıssız şehrin tepelerinde metfun sahabi efendimiz ziyaret edilir, alınan ruhani haz ve huzur herkese aylarca yetecek olan moral ve performansın en önemli kaynağı olurdu.
Bunun bilincinde olan okul müdürü Adnan Bey, yorucu geçen bir günün sonunda kendisi de hissetmiş olacak ki, daha bir hafta bile geçmeden öğretmenler odasına girerek:
- Arkadaşlar bu yıl Nokat'a gitmeyecek miyiz?
Öğretmenler, bu güzel teklifi karşısında hep bir ağızdan:
- Geç bile kaldık hocam. Bu hafta sonu ailelerimizi de alıp hep beraber gidebiliriz. dediler.
Adnan Bey:
-Öyleyse hemen hazırlanalım. Hafta sonuna ne kaldı ki? Mesut Bey'i de unutmayın sakın ! O da gelsin! Ayrıca belletmenlere de haber verelim!
Öğretmenlerin keyiflerine diyecek yoktu. Haftalardır bu anı bekliyorlardı.
Gün akşama dönerken bu sevinçle herkes evlerinin yolunu tutmuştu bile...
O hafta sonu küçük ama sessiz bir şehri andıran mezarlıkta 'kaderleri beklentisizlik olan gariplerin buluşması' bu ziyarette, yetersiz kalsa da gönüllerden süzülüp dudaklarla buluşan, sevinç ve hüzün arası gözyaşlarına karışan kelimeler, bir "dua demeti " olup, gökyüzüne yükseldi:
" Siz, O'nun rızası için her şeyinizi gerilerde bırakarak terk-i diyar ettiniz, buralara kadar geldiniz. İnsanca yaşama ve insanlık adına her türlü zorluklara ve engellere katlandınız. Ne sıla ne de vatan özlemi davanızdan vazgeçiremedi sizi. Asla yalnız değilsiniz. Bizler de siz gibi, sizin kardeşleriniz olarak buralardayız..."
Kim bilir belki de akıtılan gözyaşları aydınlık bir geleceğe 'bengisu' olacaktı.
Bir yıl sonrasıydı...
Kadamcay, baharın, bereketli yağmurlarıyla tüm güzellikleri insana sunmaya hazırlandığı 2000 Nisanını yaşıyordu.
Nisan ayı, bir sonraki senenin yeni öğrencilerini seçmek için çok önemli bir aydı. Kusursuz bir gayretle yapılan duyuru ve reklamlardan sonra, yağmur çamur demeden köylere varıncaya kadar bölgenin bütün okullarına gidilir, imtihanlar yapılırdı. Binlerce öğrenci böyle bir şansı en iyi şekilde kullanarak Türk lisesine girmek için gayret gösterirlerdi. Türk lisesinde okumak onlar ve aileleri için ayrıcaklı bir şeydi. İmtihan sonuçları, yapılan mülakatlar, derken nihayetinde mayıs ayının son haftası gelir, mezuniyet programıyla birlikte bir eğitim yılının sonuna ulaşılırdı.
Ellerinden geldiğince her şeylerini öğrencilerine vermeye çalışan, yaşadıkları sıkıntıları kendilerinden bir parça sayarak hiçbir zaman şikayetçi olmayan ata yurdun intizarı öğretmeler için yine bir yıl geçip gitmişti.
Mezuniyet programının olduğu günün akşamı geç vakitlerde eve dönen Mesut öğretmen, yorgunluktan bitkin bir halde yatağa bırakıverdi kendini. Başını yastığa koyar koymaz da uykusunun derinliklerinde kaybolup gitti.
Nokat şehrinde sahabe türbesindeydi. Etrafında birçok insan vardı. Türbenin bakımını yaptığını söyleyen yaşlı bir kişi yanına sokuldu ve sordu:
- Uzun zaman oldu niçin gelmediniz ziyarete? Efendimiz her gün sizleri soruyor: "Benim kardeşlerim nerede? Onlar benim kardeşlerim. Neden benim yanıma gelmiyorlar. Ben onları çok seviyorum. Onlar benim kardeşlerim...."
Bu sözlerin tesiriyle adeta şaşkına dönen Mesut öğretmen, yaşlı türbedarın birden ortadan kaybolduğunu fark etti. Sağına-soluna bakarken bir yandan da kendini çok etkileyen şu sözleri tekrarlıyordu:
- Onlar benim kardeşlerim... Onlar benim kardeşlerim...
O sırada tepenin yamaçlarından gelen bir ses, tüm şaşkınlığını alıp götürmüştü. " Bu ses de nedir?" derken gözlerini açtı. Emektar saatinin sesiydi bu ve kendisine sabah olduğunun haberini veriyordu.
Acayip bir rüya görmüştü Mesut öğretmen. Ne yaptıysa rüyasının tesirinden kurtulamamıştı. Bir yandan üzerinden atamadığı şaşkınlığını yenmeye çalışırken diğer yandan da hafif çekik gözlü, yaşlı aksakalın söylediklerini unutmamaya çabalıyordu:
"Onlar benim kardeşlerim. Neden benim yanıma gelmiyorlar..."
Görülen bu rüyanın bir hafta sonrasında Nokat mezarlığı 'kaderleri beklentisizlik olan gariplerin' yeniden buluşmasına şahitlik edecekti.
Onlar Benim Kardeşlerim
Habip Balcı
Garip geldik gideriz rafa koy evi-barkı
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı
N.Fazıl KISAKÜREK
Heyecanlıydı. Bir o kadar da mutluydu Mesut öğretmen...
Gurbet ellerde, ücra bir kasabada öğretmenlik için tekrar yollara koyulmuştu, bir zamanlar atalarına İslam'ın kapılarını açan Satun Buğra Hanların, Manasların; susuz çorak bozkırlarda yanıp kavrulan yüreklere yağmur gibi yağan Yusuf Has Haciplerin ömür sürdüğü bereketli topraklara doğru...
Gökyüzü ışık denizi...
Bindiği uçak, sanki Mesut öğretmenin ideallerinin kutsallığına denk bir yüksekliğe kanatlanmıştı. Bu defa yalnız başınaydı. Dört yıl önce birlikte çıktıkları ilk yolculuklarında yanından ayrılmayan hayat arkadaşı ve hicretin minik gönüllüsü sevgili kızı yanında değillerdi, ancak bir kaç ay sonra gelebileceklerdi.
Saatlerce şafağın aydınlığında yol alan uçak, nihayet uçsuz bucaksız pamuk tarlalarını andıran bulutlar arasından Bişkek havaalanına indi. Gün, bir ışık yumağı gibi ağır ağır dağların zirvelerinde konuşlanırken her taraf aydınlanmaya durmuştu.
Uyuşmuş bedeni üzerinde bir süre bekledikten sonra ayağa kalktı. Tamamen boşalan uçakta kendisinden başka kimse kalmamıştı. Kapıya doğru yürümeye başladı. Kırgızistan topraklarına ilk defa ayak basıyordu. Kısa adımlarla merdivenlerden inerken bir süre duraklayıp meraklı bakışlarla etrafı seyre daldı. Şehri korumak istercesine bir uçtan diğer bir uca çevrelemiş, neredeyse gökyüzünü kucaklayacak, yüce ve görkemli dağlara gözü takıldı. Gökyüzüne bir merdiven gibi dayanan bu dağlar Tanrı Dağları'ydı. Bişkek, adeta sırtını bu dağlara dayamış, önündeki uçsuz bucaksız yeşilliğin üzerinden sevdasına bakar gibiydi.
Atayurt un bu küçük ülkesi hakkında çok şeyler anlatılmıştı kendisine, ama o zamana kadar tek bir Kırgızla bile yakından tanışma imkanı bulamamıştı. Kara saçlı, karagözlü, ağırbaşlı Kırgızlar, tanımamasına rağmen ilk bakışta gözüne çok sıcak görünmüştü.
Kendisinin dahi tam olarak bilemediği bir tutkunluğu vardı bu topraklara karşı. Aklını çelen, ruhunu dolduran, bedenini buralara sürükleyen bir büyü vardı sanki bu topraklarda.
Buralardan kopup gelen Horasan erenlerinin, Anadolu'yu asırlarca ışık yağmurlarıyla yıkamış olmasındandı belki. Belki de yüzlercesinin olduğunu bildiği, münevver şehir Medine'den yollara koyulup da ne dilini ne de kültürünü bilmeden bu topraklara gelerek yeni bir dirilişin meşalesini tutuşturan ışık misali sahabe efendilerimizin yüzlerce yıl süregelen özlem dolu bekleyişleriydi.
Bir seher vakti ...
Mesut öğretmen, salkım salkım asılı üzüm yapraklarının arasından sızan tatlı bir ışık huzmesiyle gözlerini açtığında kendisinin bir eyvanda olduğunu fark etti . Yerinden doğruldu, biraz mahmur biraz yorgun bakışlarıyla etrafı süzerken dikkatini çeken ilk şey, uzunca bir vadinin içerisinde bir tepede kurulmuş olan okulun tabelası oldu, "Kadamcay-Semetey Kırgız-Türk Lisesi ". Eyvan ise lisenin bahçesinde şirin bir köşeydi.
Gelişini hatırladı. Bişkek'ten yine bir uçak yolculuğuyla önce ülkenin güneyinde bulunan Oş şehrine, oradan da yaklaşık iki bucuk saat süren bir kara yolculuğuyla buralara kadar gelmişti. Öğretmen arkadaşlarının ısrarla 'içerisi çok sıcak yatılmıyor' sözleri karşısında onlarla beraber burada gecelemişti elinde bir battaniye gelişi güzel konmuş döşeklerin üzerinde.
Çevreyi daha iyi tanımak istedi. Eyvandan ayrılarak aheste adımlarla yürümeye başladı.
Tepe şehre nazır, karşı yamaçlarda bir fabrika vardı. Bacasından göklere yükselen dumanlar gökyüzünde donmuş katar develerini andırıyordu. Aşağılarda ise büyükçe bir meydan, meydana açılan cadde ve sokaklarda yeni bir güne hazırlanan insanların koşuşturmaları göze çarpıyordu.
Kahvaltı hazır!
Bakışlarını sesin geldiği tarafa çevirdi. Herkes eyvanda bir araya gelmiş, kahvaltı için bekleşiyordu. Bunun kendisi için olduğunu düşündü, o tarafa doğru yürümeye başladı.
Kadamcay'da ilk sabah, arkadaşlarıyla beraber yapacağı ilk kahvaltıydı bu.
....
Okul açılalı henüz birkaç ay olmuştu. Birinci çeğrek* bitmiş, yaklaşık bir hafta sürecek ara tatil başlamıştı. Tatil boyunca zümre çalışmalarından dolayı hiç kimse bir yere kıpırdayamamıştı. Halbuki bu zamanlarda günü birlik de olsa zaman ayrılır, Nokat şehrine gidilirdi. Oş ile Kadamcay'ın ortasında bulunan bu küçük ve ıssız şehrin tepelerinde metfun sahabi efendimiz ziyaret edilir, alınan ruhani haz ve huzur herkese aylarca yetecek olan moral ve performansın en önemli kaynağı olurdu.
Bunun bilincinde olan okul müdürü Adnan Bey, yorucu geçen bir günün sonunda kendisi de hissetmiş olacak ki, daha bir hafta bile geçmeden öğretmenler odasına girerek:
- Arkadaşlar bu yıl Nokat'a gitmeyecek miyiz?
Öğretmenler, bu güzel teklifi karşısında hep bir ağızdan:
- Geç bile kaldık hocam. Bu hafta sonu ailelerimizi de alıp hep beraber gidebiliriz. dediler.
Adnan Bey:
-Öyleyse hemen hazırlanalım. Hafta sonuna ne kaldı ki? Mesut Bey'i de unutmayın sakın ! O da gelsin! Ayrıca belletmenlere de haber verelim!
Öğretmenlerin keyiflerine diyecek yoktu. Haftalardır bu anı bekliyorlardı.
Gün akşama dönerken bu sevinçle herkes evlerinin yolunu tutmuştu bile...
O hafta sonu küçük ama sessiz bir şehri andıran mezarlıkta 'kaderleri beklentisizlik olan gariplerin buluşması' bu ziyarette, yetersiz kalsa da gönüllerden süzülüp dudaklarla buluşan, sevinç ve hüzün arası gözyaşlarına karışan kelimeler, bir "dua demeti " olup, gökyüzüne yükseldi:
" Siz, O'nun rızası için her şeyinizi gerilerde bırakarak terk-i diyar ettiniz, buralara kadar geldiniz. İnsanca yaşama ve insanlık adına her türlü zorluklara ve engellere katlandınız. Ne sıla ne de vatan özlemi davanızdan vazgeçiremedi sizi. Asla yalnız değilsiniz. Bizler de siz gibi, sizin kardeşleriniz olarak buralardayız..."
Kim bilir belki de akıtılan gözyaşları aydınlık bir geleceğe 'bengisu' olacaktı.
Bir yıl sonrasıydı...
Kadamcay, baharın, bereketli yağmurlarıyla tüm güzellikleri insana sunmaya hazırlandığı 2000 Nisanını yaşıyordu.
Nisan ayı, bir sonraki senenin yeni öğrencilerini seçmek için çok önemli bir aydı. Kusursuz bir gayretle yapılan duyuru ve reklamlardan sonra, yağmur çamur demeden köylere varıncaya kadar bölgenin bütün okullarına gidilir, imtihanlar yapılırdı. Binlerce öğrenci böyle bir şansı en iyi şekilde kullanarak Türk lisesine girmek için gayret gösterirlerdi. Türk lisesinde okumak onlar ve aileleri için ayrıcaklı bir şeydi. İmtihan sonuçları, yapılan mülakatlar, derken nihayetinde mayıs ayının son haftası gelir, mezuniyet programıyla birlikte bir eğitim yılının sonuna ulaşılırdı.
Ellerinden geldiğince her şeylerini öğrencilerine vermeye çalışan, yaşadıkları sıkıntıları kendilerinden bir parça sayarak hiçbir zaman şikayetçi olmayan ata yurdun intizarı öğretmeler için yine bir yıl geçip gitmişti.
Mezuniyet programının olduğu günün akşamı geç vakitlerde eve dönen Mesut öğretmen, yorgunluktan bitkin bir halde yatağa bırakıverdi kendini. Başını yastığa koyar koymaz da uykusunun derinliklerinde kaybolup gitti.
Nokat şehrinde sahabe türbesindeydi. Etrafında birçok insan vardı. Türbenin bakımını yaptığını söyleyen yaşlı bir kişi yanına sokuldu ve sordu:
- Uzun zaman oldu niçin gelmediniz ziyarete? Efendimiz her gün sizleri soruyor: "Benim kardeşlerim nerede? Onlar benim kardeşlerim. Neden benim yanıma gelmiyorlar. Ben onları çok seviyorum. Onlar benim kardeşlerim...."
Bu sözlerin tesiriyle adeta şaşkına dönen Mesut öğretmen, yaşlı türbedarın birden ortadan kaybolduğunu fark etti. Sağına-soluna bakarken bir yandan da kendini çok etkileyen şu sözleri tekrarlıyordu:
- Onlar benim kardeşlerim... Onlar benim kardeşlerim...
O sırada tepenin yamaçlarından gelen bir ses, tüm şaşkınlığını alıp götürmüştü. " Bu ses de nedir?" derken gözlerini açtı. Emektar saatinin sesiydi bu ve kendisine sabah olduğunun haberini veriyordu.
Acayip bir rüya görmüştü Mesut öğretmen. Ne yaptıysa rüyasının tesirinden kurtulamamıştı. Bir yandan üzerinden atamadığı şaşkınlığını yenmeye çalışırken diğer yandan da hafif çekik gözlü, yaşlı aksakalın söylediklerini unutmamaya çabalıyordu:
"Onlar benim kardeşlerim. Neden benim yanıma gelmiyorlar..."
Görülen bu rüyanın bir hafta sonrasında Nokat mezarlığı 'kaderleri beklentisizlik olan gariplerin' yeniden buluşmasına şahitlik edecekti.

