Geri Bildirim
youtube twitter facebook youtube twitter facebook

Bilindiği gibi üzerinde yaşadığımız yeryüzünün insanoğlu tarafından araştırılmaya başlaması oldukça gerilere dayanmaktadır. Diğer birçok bilimler gibi, jeoloji de klâsik ilk çağda bilim olarak araştırma konusu olmuştu. Daha o zamanlarda yerkabuğundaki taş ve toprakların zamanla değişikliğe uğradıkları biliniyordu. ünlü tarihçi Herodot (M.ö.500), Nil nehrinin denizin eski bir körfezini çamur ve mil sürükleyerek doldurduğunu, delta haline getirdiğini farketmişti.

Jeolojinin başlangıcı Milattan öncelere dayanırsa da gelişmesi çok yavaş olmuş, ancak 17.asırda ve 18. yüzyılın başında bir bilim olarak ortaya çıkmış ve günümüze kadar ise süratle ilerleyerek bugünkü seviyesine ulaşabilmiştir.
Bütün bu gelişmeler içerisinde en çok dikkati çeken hususlardan birisi de hiç kuşkusuz ‘ Levha Tektoniği”dir.

Bilindiği gibi arzın dış tabakasını meydana getiren 70—100 km. kalınlıkta ve katı hususiyetteki Litosfer (Taş küre) büyüklü küçüklü levhalardan müteşekkildir. Bu levhalar (Plates) Litosfere nazaran daha yumuşak ve kısmen akıcı bir bölgesi olan Astenosfer üzerinde hareket halinde bulunmaktadırlar.

Bu hareket belirli bir düzende levha dediğimiz —kıtaların da içinde gömülü oldukları— katı kabuk parçalarıyla gerçekleşmektedir. Bu levha sınırlarındaki izafi hareketler üç şekilde vuku bulmaktadır. Bunlardan birincisi, levhalar sınırları boyunca birbirlerinden uzaklaşırlar. İkinci hareket şekli ise, birbiriyle çarpışmalarıdır. üçüncüsü de, levhalar sınırları boyunca kayarak yer değiştirirler.

Bizim ele alacağımız birinci hareket şeklidir. Burada levha sınırları birbirlerinden uzaklaşırlarken aralarında bir açıklık bırakırlar (diverjon levha sınırları). Meydana gelen bu boşluğu derinlerden, Astenosferden yükselen sıcak ve kısmen sıvı ınağma doldurur. Bu olaya “Deniz tabanı yayılması” denir, Yukarı çıkan mağma burada soğuyarak katılaşır ve iki tarafa da hemen-hemen simetrik olarak yayılır. Uzaklaşmakta olan levhaların kenarlarına eklenir; burada yeni bir okyanus oluşmağa başlar. Bugünkü okyanus tabanları çoğunlukla bu şekilde meydana gelmiştir.

Deniz tabanı yayılması genellikle simetrik olarak gelişir. Yayılma merkezinden dışarı çıkan yeni maddeler merkezin her iki tarafından hemen—hemen eşit miktarlarda yayılırlar ve kenarlardaki levhalara eklenirler; bu suretle yayılma merkezi hep ortada kalır. Litosferin Astenosfer üzerinde yaptığı basınç mağmanın yükselmesi için gerekli enerjiyi sağlar. Yükselen sıcak mağmanın soğuması,katılaşarak levha kenarlarına eklenmesi yavaş yavaş vukua geldiği için, yeni çıkan taze mağma yayılma merkezinde ve yakın çevresinde bir yığılma bir birikme oluşur, zamanla burada yükseklik veya bir sırt meydana gelir. Atlas ve Hint okyanuslarında bu sırtlar okyanusun ortasında bulunduklarından, bunlara “Okyanus ortası sırtları” denir. Pasifik okyanusunda ise sırt, okyanusun ortasında değil, doğu kenarına yakın bir yerdedir.

Atlas okyanusu ortasındaki sırt onu çevreleyen okyanus diplerinden yaklaşık 2500 m. yüksektedir. Deniz tabanı yayılmasının yavaş olarak vukua geldiği (2—5 cm/yıl) bu sırtta denizdibi topoğrafyası oldukça engebelidir. Ayrıca, sırtın ortasında, doruk kısmında vâdi biçiminde derince bir yarık—bir hendek— bulunur. (Şekil 1)
Deniztabanı yayılmasının hızı 2 ile 20 cmyıl arasında değişir; ortalama hız 6 cm/yıl olarak kabul edilir.

2 cm/yıl’lık hızla gelişen bir yayılma sonunda 20 km genişlikte yeni bir litosfer parçasının meydana gelebilmesi için bir milyon yılın geçmesi gerekir. 4 cm/yıl’lık hızla bir milyon yılda 40 km2 genişlikte yeni bir okyanusal kabuk oluşur. (Viner - Mathews hipotezi)
Ayrıca Deniztabanı yayılmaları sırasında, okyanus diplerinde, bu sırtlara dik olarak bir dizi halinde gelişen, kabuğu dilim dilim parçalayan binlerce fay (büyük yarıklar) gelişır. Bu Transform faylar okyanus diplerinde km.lerce uzunluktadır. Dahası da bütün bu hadiselerle birlikte sürekli olarak çok şiddetli denizaltı volkanizması vukua gelmektedir.
Görüldüğü gibi üzerinde bakıldığında sakin ve sessiz olan okyanusların tabanları kızgın lavlarla kaynamakta, çatlamakta, parçalanmakta, korkunç ve şiddetli hadiseler süratle devam etmektedir.

Kısacası, bütün bu hadiselerin özeti, okyanusların altında devamlı kaynayan bir ateşin var olmasıdır. Biz bu gerçeğe ilmi olarak 1960’lardan sonra vakıf olabildik.
Ve bundan da gurur duyuyoruz. Halbuki 14 yüzyıl önce söylenen şu Kudsi ifadeler, bizim bütün çabalarımıza rağmen henüz ulaşabildiğimiz bu gerçeği bütün açıklığıyla yüzyıllar öncesi ortaya koymuştur.

Kudsi ifadede Abdullah b. Amr’den nakil ile, Efendimiz (s) şöyle buyurmaktadırlar: Hac yapan, umre yapan ve Allah yolunda savaşan gaziden başkası mecbur kalmadıkça deniz yolculuğu yapmasın. Şüphesiz denizin altında ateş vardır ve ateşin altında da deniz vardır” (Bezlül Mechud fi halli Ebi Davud, c. 11, s. 388 3.

Bu hadiste, deniz yolculuğunun zaruret dışında tavsiye edilmemesi şu şekilde değerlendirilmektedir:

Bilindiği gibi 1400 sene önce Arap yarımadasında denizlerle alakalı çok malumat yoktu. O dönemde büyük denizleri (okyanusları) aşabilecek tekniğe sahip, günümüzdeki gibi gelişmiş gemilerin yerinde, basit ibtidai sandallar ve yelkenli gemiler mevcuttu. Bu imkanlarla Atls okyanusu gibi büyük denizleri aşabilmek çok tehlikeliydi. Hatta o dönemde Akdenizi artık iyi tanıyan müslümanlar gözlerini Atlas okyanusuna dikmişler, keşif ve ticaret için gruplar göndermişler, fakat bunların çoğu geriye dönememiş, kaybolmuşlardır. Bu yolculukların tehlikeli olmalarının sebeplerinin başında denizaltı volkanizmalarının sık sık görülmesi ve bu volkan hareketlerindeki patlamalardan dolayı dev dalgaların hiç eksik olmaması gelmektedir. Bugün bile bu tehlike deniz aşırı ülkelere seyahatte göze alınması gereken hususlardan bir tanesidir. Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi günümüzde deniz yolculuğu yasaklanmamış, ancak tehlikelerine dikkat çekilmiştir.

Hadiste ifade edilen bir diğer husus olan “ateşin altında yine denizin olması” mevzuunu ise ancak günümüzde anlamak mümkün olabilmiştir. Bilindiği gibi dünyanın yuvarlak olması sebebiyle mağma okyanusların arasında kalmaktadır. Herhangi bir okyanusun ortasından geçen kesitte mağmanın (Ateşin) iki okyanusun arasında kaldığı görülecektir. (Şekil 2)

Bu ifadelerden anlaşılan bir diğer mesele ise Efendimiz (s)’in küçük denizleri değil de büyük okyanusları kasdetmesidir. Zira Atlas okyanusunun simetriği Büyük okyanustur. Bu durum küçük denizlerle izah edilemez.

Bilindiği gibi bu kudsi ifadeleri beyan eden Zât (s)’ın hayatında büyük denizleri görmediğini ve hele binlerce metre derinlerdeki cereyan eden hâdiseleri görüyormuş gibi ifade etmeleri ve birçok sözü gibi bu ifadelerinin de ancak 14 yüzyıl sonra anlaşılabilmesini enteresan buluyor ve bunun düşünüp araştırılması gereken bir konu olduğuna inanıyoruz.

podcast itunes youtube rss twitter facebook