Geri Bildirim
youtube twitter facebook youtube twitter facebook


Tam 20 sene geçti aradan. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir 20 sene. Bugün arkama dönüp baktığımda 20 senelik arkadaşlığımızın bana ne kazandırıp ne kaybettirdiğinin muhasebesini yap-mak isterim, ama şahsî bir muhasebe herkesi ilgilendirmeyeceği ve benmerkezli olacağı için bundan uzak duruyor ve senin doğum gününden hemen bir ay sonraya, henüz kundakta bir yavru iken arkadaşlarımın elinde seni ilk gördüğüm güne dönüyorum.

Seni çıkarmak için yola çıkanları tanıyalı da henüz dört-beş sene olmuştu. Piyasadaki emsallerin arasında zayıf ve çelimsiz gibi görünmene rağmen ayrı bir tatlılık ve sıcaklığa sahiptin. İlk sayının kapağındaki ağlayan çocukta, kendimi ve neslimi görmüştüm. Bana ne mutluydu ki, beslendiğin kaynağı tanıtmışlar ve yine bize ne mutlu ki. o kaynağın Bornova'daki gür çeşmesinden kana kana içiyor ve gözümüzden yaş dökerken, gönlümüzün ağlamalarını dindiriyorduk. Kapağında "Merhamet etme: misin evlâdına?" deniliyordu. Çok şükür kader bize merhamet etmiş ve seni çıkarmaya başlayan büyüklerimi tanımıştım. Şimdi başkalarının ağlamasını dindirmek için çalışma sırası bize mi geliyordu? Ben kim, böyle mukaddes bir davaya soyunmak kim! Her ne kadar bu işlerin altına giremeyecek kadar sığ ve âciz olduğumu bilsem de, büyüklerimin sözüne itiraz edemezdim. 'Gel' dediler, geldim. 'Herkes kendi mesleğinin dilinden bir şeyler konuşuyor, sen de kurbağalann, böceklerin, çiçeklerin dilinden konuş1 dediler. Henüz yeni yeni hecelemeye başlamış bir çocuk, nasıl konuşur ki? Kendisi himmete muhtaç biri iken, nasıl başkalarına himmet edebilir ki? Ancak orası beni ilgilendirmezdi, mâdeni ki yaz dediler, ben de elimden geldiğince bir şeyler karalarım. Üç dört ay boyunca her hafta bir araya gelerek senin sayfalarına girmek üzere arkadaşlarımızın yazdıklarını birlikte okuyup değerlendirdik. Nakış işler gibi kelimeler ve cümleler nasıl güzelleştiriliyor, birileri tahrik edilmeden tarla nasıl sürülüyor, tohum nasıl ekiliyor, dostların gıpta damarlarına da basılmadan fidanlara nasıl su veriliyor, hep senin yazı heyetinde gördüm. Öğrendim diyemiyorum, ama gördüm. Biraraya geldiğimizde yayın heyetinde düzeltilen bir yazım, sen henüz beş aylıkken sayfaların arasına girince ne kadar sevindiğimi hiç unutamam.

Asıl okyanusa ulaşamayanlara, okyanuslara akan ırmaklardan haberi olmayanlara, hiç olmazsa bir yudum su ulaştırmak için kayaların arasından sızan bir âb-ı hayat oldun. Önceleri şaka gibi gelmişti, senin İçin her hafta iki gün biraraya gelmek. Her gelen yazıyı birlikte okuyup, değerlendirmek. Hiç böyle bir şey görmemiştim: Herkes her yazıyı okuyor ve mütalâa ediyor, sahasıyla ilgili ise biraz daha etraflıca değerlendiriyor ve herkes bir şeyler katarak, o yazının senin sayfalarına en iyi şekilde girmesi için çalışıyordu.

Zaman ve şartlar nâmüsaitti. Senin beslendiğin asıl kaynakları okuyanların, iftira kampanyalarına mâruz kaldığı ve mahkûm edildikleri bir dönemde, tabiata ve kâinata bakışı farklılaşmış, her şeyi madde adına ve materyalist bir anlayışla değerlendiren kimseleri küstürmeden, gücendirmeden ve ürkütmeden sana yönlendirerek bilimlere daha farklı bir şekilde bakılabileceğini, onlara ihsas edecektik. Hepimiz aynı sıralardan geçmiştik; ortaokulda, lisede ve üniversitede derslerin birçoğu menfî değer yargılarıyla yüklü olarak okutuluyordu. Fen derslerinde her şey tabiat denilen bir mefhuma, akılsız ve şuursuz sebeplere, tesadüflere veriliyordu ve bu çok sinsi bir şekilde kelimelerin cümlelerin arasına serpiştirilerek yapılıyordu. Hiç kimse açık olarak ulûhiyeti inkârdan söz etmiyor, ama tabiat kitabındaki müthiş ilim ve kudreti gösteren derslerimiz çok basite, fizik ve kimya kanunlarına indirgenerek bırakılıyordu. Kanunları en mükemmel şekilde yaratıp kâinata her an nazar eden Allah (c.c.)'tan hiç bahsedilmiyor, bu hususta soru soranlar da ya alay edilerek susturuluyor veya "din artık çağını tamamladı, bugün bilim toprağı altın yapacak seviyeye geldi, artık dine yer yok" deniyordu. Sosyal derslerin de fen derslerinden geri kalır yanı yoktu. Şanlı tarihimiz, çapulcular ve yağmacıların macerası: felsefe, mantık ve sosyoloji gibi dersler birer ateizm tuzağı hâline getirilmiş; edebiyat şehvet ve mizahtan başka bir şeyden bahsetmeyen, ruhsuz ve maneviyatsız kelime yığınları hâlinde anlatılıyordu. Böyle bir ortamda yetişen nesiller ve onların ortaya koyduğu anarşi, gençliği birbirine kırdırıp devlete zarar verirken, Bornova'dan yükselen gür ve tesirli ses ısrarla, kendini paralarcasına bizleri anarşiden uzak tutmaya çalışıyor, her şeyin eğitim ve ilimle yerli yerine oturacağını anlatıyor, bu hususta yayınlar yaparak gençliğin kurtarılabileceğinden bahsediyordu.

Sen daha henüz birkaç aylık bebekken bu işlerin altına çok mütevazı bir şekilde girdin; insanların çoğu çıkış kaynağını ve seni çıkaran kadroyu bilmiyordu. Birçoğumuz yeni mezun, birkaçımız ise henüz talebeydik. Çoğumuz lisedeki kompozisyon dersinden başka yazı da yazmış değildi. Bir apartmanın bodrum katında bir daktilo ile başladığın hayat yolculuğu, bugün teknolojinin son imkânlarıyla 20. yılını tamamladı, artık askere gidecek bir delikanlı hâline geldin. Zaman zaman bazı sıkıntılar geçirir gibi olduysan da, işin doğrusu şimdi bakınca çok da fazla bir sıkıntıya maruz kaldığımız kanaatinde değilim.

Allah (c.c.) biliyor ya, hiç bu kadar tesirli olacağını ve serpilip büyüyeceğini de düşünmemiştim. Ancak büyüklerimin işi ciddiye alışındaki vakâr ve disiplin, yavaş yavaş bîr şeyler hissettirmeye başlamıştı. Hele büyüğümüzün haksız yere sıkıntıya sokulduğu en zor günlerinde bile yazı heyetimize katılması ve sabahlara kadar bizimle birlikte yazı okuyarak, tashih yapması, uygun mesaj cümlelerini bulması, hangi yazıya nasıl bir mesaj gireriz diye beynini zorlaması karşısında insanın taştan kalbi olsa erimemesi mümkün müydü?

Yayın heyetindeki branş zenginliği arttıkça, yazıların da çeşitlenmeye başladı, aşağı yukarı her sahada bir şeyler yazıldı. Senin yazılarını hazırlamak için çalışırken öğrendik ki, her ilim dalından Allah (c.c.)'a giden bir yol mutlaka vardır, yeter ki o sahaya bakışımızı uygun şekilde tevcih edebilelim, kâinata o zâviyeden bakabilelim. Keşke herkesin tabiata mânâ-yı harfi ile bakmasını temin edebilseydik; şayet buna muvaffak olabilseydik, Allah (c.c.)'a iman hususundan habersiz olan kimse kalmazdı. Kendi başımıza kalsak hiçbirimiz bir şey yapamayacak durumda iken, birarada kolektif bir şuurun eseri olarak yazılan yazılar hiç ummadığımız tesirler uyandırmaya başlamıştı. Sana yazılan ilk mektupları görünce işin ehemmiyetini anlamaya başlamıştık. Hayret etmemek mümkün değildi: biz sızan sulardan oluşmuş küçük bir göle taş atıyorduk, okyanusta dalgalar meydana geliyordu, normalde (fizikteki etki-tepki prensibine göre) bu sebebin, bu neticeyi doğurması mümkün değildi. Ama Leylâ Hanım'ın;

"Hak tecellî eyleyince, her işi âsân eder.
Halk eder esbâbını bir lâhzada ihsân eder."


dediği gibi umulmadık insanlardan, umulmadık mektuplar geliyordu. Allah (c.c)'ın ümit kesmediği bir nesilden biz ümit kesemezdik. Sizin küçük bir gayretinizle Allah (c.c) çok büyük neticeler halkediyordu. Büyüğümüzü ağlatan, bizim şevkimizi kamçılayan mektuplar, hayır duaları, başta tohumu atan kurucuların ihlâs ve samimiyeti, birazcık gayret.. hepsi birbirini kovalayarak meydana gelen sâlih daire ile bugünlere ulaştın. İmansızlık bataklığının eşiğinde veya içinde yer alan nicelerinden gelen mektuplar, gençliğimizin içinde bulunduğu içler acısı hâli gözler önüne seriyordu. Evlâtlarının elinden tutulmasını isteyen, hayır dualarıyla dolu mektuplar işin ehemmiyetini açıkça gösteriyordu. 6.000 ile başlayan tirajın 100.000'lere ulaşınca artık sızdırdığın ışık ortalığı iyice aydınlatmaya, yarasaların yaşadığı mağaralar bile sana kucak açmaya başlamıştı. Bu arada bazı dostlarımız da hâlâ, 'bu ne dergisi?' diyorlardı. Halbuki sen yepyeni bir ekoldün. Aslında, çok kişi bilmediği için yepyeni diyorum. Yoksa Allah'ın kitabı olan Kur'ân da benzer bir metotla irşât ediyordu. Gök cisimlerinden bahsederken yer yüzüne iniliyor, ahlâkî prensiplerden bahsedilirken hayvanlar âlemine, denizlerden nebatata, insanın psikolojik tahlilinden tarihî kıssalara geçiliyordu. Biz de bir yerde seni bir nevi Kâinat'ın tefsiri ve bazı hakikatlerin ifadesi gibi düşünüyorduk. Fakat asla İlâhî hakikatlere bilimlerden destek aramak gibi bir kompleksimiz yoktu. Aksine ilmî gerçeklerin, kâinat kitabına Allah'ın sonsuz ilim ve kudretiyle dercedilmiş kanunlar olduğunu vurguluyor, Allah'a ve Resûlüne dikkat çekmek istiyor, başıboş olmadığımıza, bizden bir şeyler istendiğine ilimlerin diliyle tercüman olmaya çalışıyorduk. Ne kadar muvaffak olduğumuzu ölçmek veya takdir etmek bizim elimizde değil. Bunu seni okuyanlar takdir edecek. Ancak seni tanıtmak İçin gittiğimiz bazı yerlerde abone bulmak

için çalışan esas yiğitleri görünce, bir şey yapmadığımı anladım; gerçek kahramanlar, seni yeni bir kişiye daha ulaştırmak için çalışan her yaştaki kardeşlerimizdi. Hele bir keresinde Elazığ'da soğuk ve karlı bir kış günü seni tanıtmak için konferans salonunun önüne gelirken önümü kesen 11-12 yaşlarındaki üstü başı dökük, perişan, soğuktan üşümüş, belki ayakları lâstiklerin içinde morarmış fakir bir çocuk, elinde abone koçanıyla, beni de abone yapmak için yalvarmaya başlayınca, göz yaşlarımı tutamamıştım. Belki karnı da açtı. Ben ise karnı tok, sıkı giyinmiş ve ayaklan kuru vaziyetteydim. Acaba hangimizin Allah katında değeri fazlaydı? Çok ciddi sarsıntı geçirdim. Keşke ben de senin için çalışırken o küçük çocuğun gösterdiği fedakârlığı gösterebilseydim.

Zaman zaman çok orijinal yazılar gönderen arkadaşlarımız olduğu gibi, bazen yetersizliğimiz ve gafletimizden zayıf yazılar da çıktı, ama neticede onlar da istişare ile çıktığı için senin sayfaların arasına girince bereketlendi. Seninle meşgul olmanın bereketini arkadaşlarımız daha dünyadayken görmeye başladılar. Çok kimseye nasip olmayacak bir kültür atmosferi içinde her konuda okunan ve tartışılan yazılar sâyesinde farkında olmadan üniversitedeki emsalleri arasında genel kültürleriyle tebârüz ettiler, "ayaklı kütüphane" diye anılanlar oldu, çünkü sana gelen her sahadaki onlarca yazıyı her hafta birlikte okuyup tartışırken, fizikçi edebiyattan hisse alıyor, biyolog tarihten istifade ediyor, ziraatçi tıbbî konulan dinliyordu. Keşke biraz da ülfetten sıyrılıp, daha ihlâslı olabilseydim. Ama ne yapalım ki, eldeki hamur bu kadar. İnşaallah yakın bir gelecekte yeni yetişen gerçek bilim adamı olacak kardeşlerimiz bizim düştüğümüz ülfetin öldürücülüğüne dûçâr olmadan bu emaneti teslim alacaklar ve lâyık olduğu yere çıkaracaklardır. Bizler kışta gelmedik ama, henüz bahar da gelmemişti; kışın son günlerindeki soğuklardan ister istemez müteessir olduk. Bunu yazılarımızdan da zaten anlıyorsun. Yakında gerçek baharda dünyaya gelenler, senin sayfalarını doldurmaya başlayınca herhalde ilimlere daha farklı bakılacak, kâinat onlara gerçek yüzünü açacak, tabiat kitabını insanımızın anlamasına daha uygun bir şekilde takdim edeceklerdir. Bizler 20 senedir bir boşluğu doldurmaya çalıştık, muhakkak ki çok eksik yerler kalmıştır. Ama her türlü eksik ve kusurumuza rağmen Rabbimin lütûflarını da görmemezlikten gelemezdim. Böyle bir küfrân-ı nimet bize yakışmazdı. Bizim değersiz satırlarımıza bile nimetlerini yağmur gibi yağdırarak mukabele eden Rabbimiz, bu vazife gerçek sahiplerinin eline geçince kimbilir neler lûrfedecektir. 20 yıl sonra kimbilir hangi tâlihli seninle böyle hasbıhal edecek, ama bu heyet miadını doldurup çekilse de seni hazırlamak için biraraya geldiğimiz arkadaşlarla yaşadığım tatlı saatleri unutamıyacağım. Bu vazifeyi yürütemeyecek hâle gelip çekilsek de, uzaktan senin muvaffakiyetlerini görüp alkışlamak en büyük dileğim. Ama bundan daha büyük bir dileğim, o genç ve kutlu kadronun içinde bulunarak, bedenim yaşlanmış fakat ruhumu senin ilk doğduğun günkü gençliğine sahip bir şekilde Sahibine teslim etmek. Bu duama da okuyucularımızdan 'âmin' bekliyorum.




podcast itunes youtube rss twitter facebook