Geri Bildirim
youtube twitter facebook youtube twitter facebook


Sesli Dinle


Bilim ve teknolojideki gelişmelere rağmen açlık ile yetersiz beslenme, dünyanın önde gelen problemlerinden biri olmaya devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilâtı’nın (FAO) verilerine göre, dünyada 854 milyon insan açlık içerisindedir ve bunların yüzde 70’i kırsal alanlarda yaşamaktadır. Bilhassa çocuklar bu durumun menfî tesiri altındadır. Dünyada her yıl 5 yaşın altında 11 milyon çocuk, beslenme bozukluğu ve açlık sebebiyle ölmekte, 200 milyona yakın çocuk ise, gelişim bozukluğu göstermektedir.

FAO 1969’dan beri belli aralıklarla ülkelerdeki açlık nispetlerini tespit etmekte ve bunları yayımlamaktadır. En son 2002-2004 yılı için yayımlanan bilgilere göre dünyadaki nüfusun % 14’ü yetersiz beslenmektedir. Bu nispet, gelişmekte olan ülkelerde % 17, Asya ve Pasifiklerde % 16, Latin Amerika’da % 21, Sahra Altı Afrika’da % 33 seviyesindedir. Bazı ülkelerde bu nispet % 60’a kadar çıkmaktadır. Türkiye’de ise % 3’tür. Bu rakamlar dünya üzerinde kabaca bir milyardan fazla insanın yeterli beslenemediğini ve açlık çektiğini ifade etmektedir.

Liberal bir ekonomist olan R. T. Malthus’a (1766-1834) göre: “Halkın sefaleti ekonomik ve sosyal sistemden değil, nüfusun artış hızı ile beslenme imkânları arasındaki nispetsizlikten ileri gelmektedir. Çünkü nüfus geometrik dizi hâlinde, oysa yiyecek malları üretimi aritmetik dizi hâlinde artar. Bu durum nüfus ile beslenme imkânları arasındaki dengeyi bozar. Buna engel olmak için, insanların iradî olarak nüfus artışını yavaşlatarak, bu dengesizliği önlemeleri gereklidir.” Bu fikrin ortaya atılmasının üzerinden 200 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, Malthus’u haklı çıkaracak bir gelişme yaşanmadı. Aksine, nüfus artışına paralel olarak gıda üretimi de arttı. Bununla beraber maalesef, açlık ve sefalet o günden bugüne insanlığın belli bir kesiminin yakasını da bırakmadı. Ama bunu, sadece dünya nüfusunun artışına ve yeryüzü nimetlerinin yetersizliğine bağlamak doğru olmaz. Zîrâ bugün dünya gıda üretiminde bir yetersizlik değil, fazlalık vardır. Bundan da öte, dünya mevcut nüfustan çok daha fazlasını beslemeye yetecek gıda üretme potansiyeline sahiptir. Allah’ın hazinesi olan bu potansiyel; toprak, su ve çevreye zarar vermeden değerlendirilir, elde edilen mahsul adaletli bir şekilde dağıtılır ve paylaşılırsa, açlık problemi ve yetersiz beslenme gibi meseleler çok kolay bir şekilde halledilebilir. Devam edegelen açlık problemi yeryüzünün yetersizliğinden değil, birbiriyle bağlantılı pek çok karmaşık faktörden kaynaklanmaktadır. Bu faktörlere misâl olarak, zenginlerin sömürgeciliğe dayalı politikaları, israf ve savurganlığın hayat tarzı hâline gelmesi, aşırı yemenin (obezite) salgın bir hastalığa ve daha ziyade kötü bir alışkanlığa dönüşmesi, fakir ülkelerin ilim ve teknolojide çok geri kalması, onların zaman ve enerjilerini üretimi artırma ve hayatlarını iyileştirme yerine iç çatışma ve kavgalara harcamaları, çalışmak yerine tembelliği seçmeleri sayılabilir. Bunların her biri, açlık problemi üzerindeki tesirleri ve bunlara karşı alınabilecek tedbirler açısından değerlendirilmeye değer hususlardır. Üzerinde durulması gereken hususlardan biri ise, dünyada işlenme potansiyeli olan arazilerin ne kadarının işlendiği ve bunların tamamı işlenirse, ne kadar insanın beslenmesine yetecek gıda elde edilebileceğidir. Yani biz, insanlar olarak dünyadaki potansiyeli ne derece kullanabiliyoruz? Acaba varlık içinde kıtlık mı çekiyoruz? Veya Rabb’imizin nimetlerini mi yalanlıyoruz?

Beslenmemizde kullanılan maddelerin ana üretim kaynağı topraktır ve yeryüzünün dörtte biri kara parçalarıyla kaplanmıştır. Bununla birlikte, karaların tamamı işlenmeye elverişli olmasa da, geri kalan arazilerde çeşitli ziraî faaliyetler sürdürülebilir. İnsanlar kendi ihtiyaçları veya ticarî maksatlar için buralarda çeşitli bitkiler yetiştirmektedirler. Gıda üretim potansiyeli her şeyden önce bu arazilerin büyüklüğüne bağlıdır.

Bitki yetiştiriciliği için, işlenme potansiyeli olan arazilerin büyüklüğünü tahmin etmenin çeşitli yolları vardır. Bu işlem bugün coğrafî bilgi sistemi tekniği kullanılarak bilgisayar yardımıyla çok hızlı ve sağlıklı bir şekilde yapılabilmektedir.

FAO ve IIASA (Milletlerarası Sistem Analizi Uygulama Enstitüsü) bu metodu kullanarak, 24 mahsul çeşidi, iki mera bitkisi ve iki yem bitkisinin dünya çapında ne kadar alanda yetiştirilebileceğini değerlendirdi. Bu bitkilerin sadece yağışa bağlı olarak yetiştirilebileceği arazi miktarlarının dağılımı Tablo 1’de özetlendi. Buna göre, ana bitkilerden tahılların yetiştirilebileceği alan 2,7 milyar hektar olarak bulundu. Bu arazilerin dörtte üçü bu ürünlere çok uygun durumdadır. Yumru ve kök bitkileriyle baklagillere uygun olan arazi miktarı tahıla elverişli olandan % 30-40 daha azdır. Bu miktarlara, yeterli seviyede girdi kullanılması durumunda ulaşılabilecektir. Eğer daha az girdi kullanılırsa, söz konusu ürünler için uygun olan arazi miktarında % 10-20 nispetinde bir azalma olacaktır.

Tablodaki rakamlar, buradaki bitki gruplarının her biri için uygun potansiyel arazi miktarını göstermektedir. Meselâ, tahıla uygun araziler içinde yağ bitkisi veya pamuk için uygun araziler de vardır. Gerçekte ürün deseni, üreticilerin kendi tüketimlerine ve ticarî talebe göre şekillenir ve buna göre arazi tahsis edilir.

Antarktika hâriç, yeryüzünde yağışla beslenen toplam arazilerin dörtte biri potansiyel olarak silajlık mısır (küçükbaş ve büyükbaş hayvan yemi), yemlik baklagiller (yonca ve fiğ ağırlıklı küçükbaş ve büyükbaş hayvan yemi) ve çayır bitkileri için uygundur.

En az bir bitki çeşidinin yetişmesine uygun olan toplam arazi miktarı 3,3 milyar hektardır. Bunun yaklaşık % 23’ü orman ekosistemi olarak sınıflandırılan arazilerdir. Gelişmiş ülkeler genelde yağışı bol olan ülkelerdir. Bu ülkelerdeki toplam arazinin yaklaşık beşte biri sadece yağış (yağmur ve kar) suyu ile işlenme potansiyeline sahiptir. Bu miktar, gelişmekte olan ülkelerde % 30’dan daha azdır.

Tablo 2’de dünyanın belli bölgelerindeki toplam arazi varlığı, işlenen ve işlenme potansiyeli olan arazi miktarları verilmiştir. Buna göre, dünya genelinde hâlen yağışa bağlı veya sulama ile tarım yapılan arazi miktarı (1245+260 = 1505 milyon hektar), potansiyel olarak işlenmeye elverişli arazi miktarının (3,3 milyar hektar) yarısı civarındadır. Başka bir ifadeyle, dünya üzerinde şu an işlenen arazi kadar işlenmeye elverişli arazi vardır ve bunlarda en azından bir çeşit ürün yetiştirilebilecektir.

Asya, Avrupa ve Rusya’da işlemeye çok uygun veya uygun olan arazilerin % 90’ı işlenmektedir. Bundan dolayı, tarımın genişleyeceği çok küçük bir alan kalmıştır. Kuzey Amerika’da bu oran % 75’tir. Buna karşılık, Afrika ve Latin Amerika’da işlenen mevcut arazilere ilâve olarak 1,1 milyar hektar arazi daha işlenmeye elverişlidir; bunun % 36’sı orman ekosistemidir. Bu iki bölgede mevcut orman alanları korunsa bile, tarım alanlarını genişletme fırsatının olduğu açıkça görülmektedir. Angola, Kongo, Sudan, Arjantin, Bolivya, Brezilya ve Kolombiya, ziraat alanı genişleme potansiyeli en yüksek olan ülkelerdir.

FAO tarafından yapılan bu araştırmanın neticesine göre, 2050’de dünya nüfusunun 9 milyara ulaşması beklenmekte ve bu nüfusun gıda ihtiyaçlarının potansiyel ziraat arazilerinde daha yoğun tarım yapılarak karşılanabileceği belirtilmektedir. Bunun için, gelişmekte olan ülkelerdeki sosyo-ekonomik şartların, çiftçilerin ziraî girdi ve teknolojilerinden daha fazla faydalanmasını mümkün kılacak şekilde iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da bu alanlara altyapı yatırımı ve işletmeye yönelik finans teminiyle mümkün olabilecektir. Çalışmada ayrıca şu husus bilhassa vurgulanmaktadır: Sürdürülebilir yönetim ve uygun girdiler uygulandığı takdirde, dünyanın gıda talebini hâlihazırda işlenen araziler üzerinde üretmek mümkündür.


Kaynaklar
- IIASA and FAO, 2001 Global Agro-ecological Assessment for Agriculture in the 21st Century, Laxenburg, Austria
- http://www.fao.org/faostat/foodsecurity/index_en.htm
podcast itunes youtube rss twitter facebook