|
Ak ve Kara
Sızıntı [email protected] |
|
Yıllar var ki, cehâlet, görgüsüzlük ve uyuşukluğun çevremizde meydana getirdiği karanlık atmosferi aşarak, şanlı mazimizi aydınlatan ışık kaynaklarından istifâde edemez ve aydınlanamaz olduk. Bizler yakın geçmişimiz itibariyle, atâlet ve rûh-sefaleti adına hoyratça bir bolluk, ilim ve düşünce adına da yokluktan başka birşey görmedik. Bu uğursuz hâl, ülkemizi, en yıkıcı sadmelerle defalarca ırgaladı; defalarca öldürücü paletleri altına alıp çiğnedi ve bütün hayat kaynaklarını kurutarak insanımızı sefîl, ülkemizi de çöller, bozkırlar haline getirdi. Bundan daha acısı da, bu bedbaht ülkenin evlatlarının, varlıklarını kemiren, rûh dünyalarını alabora eden çeşit çeşit hastalıklara karşı, hâlâ tedâvî lüzumunu hissetmemiş olmaları, can damarlarını koparan ve kanlarını kurutan türlü türlü illetlerden habersiz bulunmalarıdır. Ah zavallı Vatan; yıllar yılı kaygısız evlâtlarının, şuursuz ve düşüncesiz davranışlarından meydana gelen bu kadar musîbetle inim inim inledikten, düşmanca tavırlarla bu kadar hırpalandıktan ve canhırâş feryatlarla bu kadar sızlandıktan sonra, bugünkü nesillerden de aynı umursamazlığı mı görecektin!!! Vaktiyle canlı-kanlı, dinç ve kendine sâhip zinde nesiller yetiştiren dünyamız; bugün bir bakıma, baştan başa yosunlu viraneler ve mikroplu hastahaneler haline gelmiştir. Bir zamanların, o, kolu bükülmeyen, bastığı yerleri titreten; hasımlarının korkulu rüyâları; sağlam, kuvvetli ve dinamik insanının yerinde bugün, Merakış'ten Mısır'a, oradan da Balkanlara kadar, ruhları mefluç, vicdanları dermansız, fikirleri sığ, iradeleri yetersiz bir sürü sıska yığınlar veya canlı cenazeler vardır. Geçmişi cennet bu ülkede, bir uçtan bir uca en verimli ovalar, en göz kamaştırıcı obalar bozulmuş ve sevimsizleşmiş; en münbit vadiler bir çoraklığa, en mahsuldâr tarlalar bir dikenliğe, bağ ve bahçeler de birer sazlığa dönmüştür. Evet, asırlarca bizi ayakta tutan rûh ve ma'na durmadan baltalanmış, millet özünden uzaklaştırılmış, dünyamız serseriler tarafından işgal edilerek bu ülkenin insanına kan kusturulmuşdur. Nihayet ümit ışıkları gibi' ma'rifet nurları da bu bedbaht iklimde sönüp gitmiştir. Ve, ne acıdır ki, olup biten bunca şey karşısında, okuyup düşünen "aydınlarımız!" bu ürpertici felâketleri, bu acıklı manzaraları görmemek, işitmemek için fermuarlarını başlarına çekerek göz ve kulaklarını tıkamış, hayâllerinde canlandırdıkları sırça saraylarda yaşamışlardır. Veraset kanunuyla, evlatların atalarına uyması gibi, arkadan gelen herkes de hemen öndekileri ta'kibetmiş; böylece, ayni lâkayitlik aynı atalet ve aynı umursamazlık sürüp gitmiştir. "Milliyet düşüncesi fıska bürünürken", vatan inkırâzdan inkirâza yuvarlanırken bu ülkenin hamiyetli ve mütefekkir evlatları(!), vicdânî mes'ûliyetlerden ve tarîh karşısındaki mahkûmiyetten nasıl kurtulacaklarını, katiyyen düşünmemişlerdir. Ah zavallı ülkem; acaba seni canıyla, îmanıyla seven evlâtların o gün neredeydi..? Dün, bizim çoban ve kapıkullarımız olan bir kısım sergerdan ve derbeder milletler, bugün ilimleri, terakkileri ve muntazam idareleriyle bize caka satmaya başlamış, hatta fırsat buldukça haysiyetimizle oynar hâle gelmişlerdir.. Bunlardan olsun ibret alınmalı değil miydi..? Düne kadar çevremizde halâyık gibi dolaşıp duran, cahil milletler, tarihsiz kavimler, ayaklar altında pây-ı mâl ırklar nasıl olmuş da inkirâzdan kurtulmuş ve bugünlere ulaşmışlardır..! Bunların hesabı, bugünün vicdanlı mütefekkir ve vatanperverlerine düşmez mi? Bugün olsun, bunlar üzerinde durulmaz ve milletin dertlerine derman aranmazsa, müzminleşen hastalıklarımızla, vatan çökmeye, millet ağacı da devrilmeye yüz tuttuğu zaman, gösterilecek telaşlar, koparılacak feryatlar, ama hiç mi hiç fayda vermeyecektir. Bir kaç asırdan beri gelip dünyamıza toslayan bütün felaketler, bu dünyanın, kendi ruhunu kaybetmesiyle başlamışdır. Etrafını saran bu kâbustan kurtuluşu da dönüp kendi rûhunu bulmasına bağlıdır. Ne var ki, O'na yetişip kendini bulması için de, çok ciddî bir terbiyeye ihtiyaç vardır. O'na bu terbiyeyi götürecek ve O'nu, yıllardan beri içinde dönüp durduğu girdapdan kurtaracak zinde dimağlar, inançla gerilmiş rûhlar; bu vazifeyi ivazsız, garazsız, âhenk içinde ve sarsılmaz bir kanaatle sürdürdükleri takdirde, en büyük mânia ve engeller aşılacak, dağlar dümdüz, ovalar da pürüzsüz olacak ve insanımız mutlaka kurtulacaktır. Çok yakın zamanlara kadar, etrafımızın binbir ızdırap ve helecanla inlemesine karşılık, bugün altın-kuşağın rûhu sayılan ülkemizin, kendisini canıyla, imanıyla seven evlatlarının hizmetlerine şahit oluyor ve "arş-ı emânımız" (1) da durup bize yeniden dirilişimizin müjdelerini yağdıran kutlu nefeslerle kendimizden geçiyoruz. Ve, artık inanıyoruz ki, düne kadar binbir felâket ve sefaletin boy gezdiği bu ülke, inançlı, azimli, hasbî, muhabbetle çoşan ve müsamaha ile etrafına boşalan yiğitler sayesinde yükselecek, O'nun çölleri ve bozkırları bir kere daha İrem-bağlarına dönecekdir. Son zamanlarda, yurdumuzun her köşesinde kendisini hissettiren samîmi gayretler, dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağının meydana gelmeye başladığını göstermektedir. Mukaddes emanetin talihli hizmetçileri, kendilerine düşen vazîfede kusur etmez, tarîhî rollerini güzelce oynayabilirlerse, yurdumuz sıçrayıp dünyanın başına geçecek ve bu kudsîler ordusu da gelecek nesillerce bir "yâd-ı cemîl" (2) olarak kalıp gidecektir. Şimdiden, yüce milletimizin talihine tebessüm eden bu rengârenk günleri düşünüyor ve saadetle coşuyoruz. ________________ (1) Arş-ı Emân: Kurtuluş kararttım takdir edildiği Yüce Divan. (2) Yâd-ı Cemil: Güzel bir hatıra |
|

