Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !


Sesli Dinle


Anadolu insanının çeyrek asırdır tekrarlanan mağduriyeti, mazlumiyeti... Öyle bir ateş ki önce anaların yüreğinde başlıyor, sonra bu aziz milletin bütün coğrafyasına yayılıyor.

Geçen asrın başında ve ondan önceki asırlarda yaşamış söz ve mânâ büyükleri hâl çarelerini her mahfilde dillendirmişler aslında. Belki de Allah onlara bu günleri göstermiştir, kim bilir... Önce cennet mekân Abdülhamid Han'a, sonraları devrin devlet ricaline ve umumî efkârına seslenip "eğitim, eğitim illa eğitim" diye kendini paralayan, cehalet, iftirak ve fakirlikle mücadele edilmesini isteyen, ancak istediklerini tatbik etme fırsatı bulamayan yüce kametin tespit ve teklifleri meselâ. Koskoca bir millet topyekûn bir akıl tutulması yaşar mı?

Düşündükçe yüreğimize gam kasavet doluyor. Sonra birden bir asır öncesinde çekilen sancıların, duyulan endişelerin, tespit edilen problemlerin hâlline yönelik tekliflerin son zamanlarda ciddi karşılık bulduğunu görüyoruz. Yapılanları, samimi gayretler olarak düşünüyor ve göğsümüze inşirahlar doluyor. Çünkü biliyoruz ki Emine, eşi ve onlar gibi daha niceleri var artık. Onların vazife yapacakları yerlere gidişi insanın, insanlığın yeryüzüne gönderiliş gayesi ile örtüşüyor gibi geliyor.

Emine bana 'abi' der. Daha çok ilkokula giderkenki zayıf ve narin hâliyle hafızamda yer etmiş. Ben her ne kadar onu hep o zayıf ve narin hâliyle hatırlasam da Emine büyüdü, üniversite okudu, evlendi ve eşi İbrahim Bey'le İstanbul'da, Trakya'da yıllarca çalıştı. Bir ara "Ahlat'ta ihtiyaç var. Gider misiniz?" denmiş eşine. Kabul etmişler. Bunu bana telefonda söylerken, itiraz ve nedamet hissi bir tarafa, mutmain bir kalbin heyecanını yaşıyor gibiydi. Hazırlıklarını tamamlayıp yola çıkacakları günlerde, bu sefer de gidilmesi daha zaruri olduğu düşünülen doğu illerimizden birisinden teklif gelmiş. Bu değişikliği haber verirken de aynı ruh duruluğunda idi ve hattâ oralarda hizmet edecek olmanın heyecanını duyduğu anlaşılıyordu konuşmalarından.

Aslında şaşılacak bir durumdu. Çünkü beyinin ailesinin maddî imkânları bir hayli iyiydi. Mesele sadece iş bulma ve rızk temin etme olsaydı, kendi işlerinde çalışarak oldukça yüksek kazançlar elde edebilirler veya mezun oldukları fakülteler dikkate alındığında istedikleri şehirde rahatlıkla iş bulabilirlerdi. Ama nasıl bir idealse onlardaki, Emine ve diğerlerinin sadece canlarından aziz tuttukları ülkelerinin herhangi bir beldesine değil, lisanı başka, iklimi başka, kültürü başka yabancı diyarlara bile uçarcasına gitmeleri, mesuliyet hissinin bu asırda tezahür eden tarifsiz bir güzelliği gibi duruyor.

Zaman geçti. Gittikleri yerden zaman zaman telefonla haber aktaran Emine, bir defasında oldukça hisli konuşuyordu. "Abi, burada kendimize uygun bir ev bulamadık. Ancak şehrin biraz dışında kendi tarlasına iki katlı ev kondurmuş olan bir amcanın evinin alt katını kiraladık. Bu evin, şartları iyi olsa da, tenha bir yerde olması sebebiyle bilhassa ilk günlerde çok korktum. Çünkü eşimin işi geç vakitlere kadar sürüyor ve o, eve geldiğinde bazen gece yarısı oluyordu. Bu etrafı tarlalarla çevrili, korunaksız evde -belki de alışık olmadığımdan- çocuklarımı bağrıma basıp bir odada yapayalnız ağladığım çok oldu. Ama bir gün hayrete şayan bir şey oldu. O ilk günlerden birinde idi ve eşim yine gecikmişti. Çok kötü bir akşam geçirdim abi. Çocuklarıma belli etmeden ağladım da. İki gün geçmişti ki Akhisar'dan küçük yengem aradı. 'Emine, seni rüyamda gördüm. Evim korunaksız diye çok korkuyor ve durmadan ağlıyordun. Oysa evinin çevresi kalın ve yüksek duvarlarla ve tel örgülerle çevrelenmişti. Kapınızda da sürekli sizi koruyan, gözetleyen nöbetçiler aralıksız nöbet tutuyordu. Sakın korkma. Rahat ol.'" Bunları anlatırken Emine ağlıyor ve sesi titriyordu. "Oysa ben meraklanıp kaygılanmasınlar diye onlara buradaki durumdan ve endişelerimden hiç bahsetmemiştim. Nasıl oldu da böyle bir rüya, hâlime tercüman oldu anlamadım abi. Yengem bunları anlattı, telefonda birlikte ağladık."

Dıştan bakınca sıradan bir hâdiseymiş gibi geliyor insana. Hele bazıları bu işi, efsane ve rüyalara boğdunuz dese de, aslında her gün dünyanın dört bir yanındaki diğerkâm yüreklerden binlercesine binlerce kez sunulan gaybî ikramların sadece biriydi aslında bu. Çünkü o günden sonra yeğenim rahatladı, bütün korku ve endişeleri kayboldu. Hattâ bu itminanla daha sonra şehirden 35 km. uzak, toprak damlı evlerin oluşturduğu tenha bir köye öğretmen olarak gittiler.

O köye gittikten birkaç ay sonra ancak bu yavuz yürekli hicret erlerinin duru düşüncelerinden sadır olabilecek şöyle bir mesaj düştü telefonuma. Mesaj Emine'den geliyordu: "Değerli abim, hayatım boyunca en çok öğretmen olmayı ve öğrencilerimin olmasını istemiştim. Allah'a şükür bu hissi ücretli öğretmen olarak da olsa tattım.16 talebem var. 5. sınıf. Onları çok seviyorum. Hepsi de fakir köy çocukları. Özellikle temizlik konusunda ciddi problemler yaşıyoruz onlarla. Tahmin edersiniz işte. Aileleri de alâkasız. Fakat onların bir tebessümü için bile birçok zahmete değer. Beni anlayacağınızı düşünerek yazıyorum size. Allah bizlere bütün fedâkâr ağabeylerimiz gibi hizmet aşkı versin."

İnsanlığın gırtlağına kadar materyalistleştiği ve lügatinde "ben"den başka kelimenin kalmadığı asrımızda diğerkâmlıkla yüklü bu anlayış, bu fedakârlık ne kadar güzel bir düşünce, inanç, iman ve mefkûrenin ürünü. Sevinilesi bir durum ki ülkemizi ve dünyayı Allah'ın insana bahşettiği insan olma şerefiyle donatmakla meşgul olan bu yüreklerden çok var. İyi ki var. Çünkü asırlık ihmaller zinciri, insanlığın iman ve irfan denizini öylesine kurutmuş ki, aşılmaya çalışılan çöllerin ıssız bucaksız oluşu, bazen dizlerimizdeki dermanı alıveriyor ve bir daha ayağa kalkamayacakmış hissine kapılıyoruz. Emine'nin telefonundan sonra bunu daha iyi anlıyorum:

"Ah abi yüreğimdeki yangını bir bilsen. Ben önce inanamadım. Sen de inanmayacaksın belki..." diyor. "Hayırdır!" diyorum. "Sizden sâdır olan her söze inanırız biz." "Geçen akşam mevlit kandili idi mâlum. Konu komşu bir evde toplandık. Kısa bir kutlama programı yapalım dedik. Bir şeyler okuduk, konuştuk. Biraz ara verdik, o esnada yanıma çekingen ve ürkek tavırlarla otuz yaşlarında bir kadın yaklaştı. Öylesine utangaçtı ki bir şeyler söylemek istiyor; ama bir türlü söyleyemiyordu. O kadar masumdu ki... Masumiyet bu insanlarda hakiki mânâsını buluyor diyebilirim. Ben ısrar edince 'Kusura bakma hoca hanım, biz burada peygamberimizi anıyoruz ama bizim peygamberimizin adı neydi?' diye soruverdi. Şaşırdım kaldım. Önce bu bir şaka olmalı diye düşündüm. Ama değildi, bu bir şaka değildi. Kadın bu soruyu sorarken oldukça ciddiydi. O ân anladım ki onların mahrumiyeti, cehaleti bizlerin vurdumduymaz, gamsız oluşumuzun ortaya çıkardığı mücrimliğimizden kaynaklanıyor. Sonra kendimden utandım. Kendi vatanımızda Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Nâm-ı Celilini hâlâ duyuramadığımız insanların olması ne hazin!"

Yapılan hizmetler, gösterilen gayretler, tutulan hicret ve gurbet yolları boşuna değil elbette. Hele hele Kutlu Nebi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) adı yanı başımızdaki insanımıza bile henüz ulaştırılamamışken.


podcast itunes youtube rss twitter facebook