Ahmet Bey'in Penceresi

Bize haber geldi, yollar açıktıım,
Men grapi men, meni yollan yoluma.

Aşık Garib

Gözüm yine bu pencereye takıldı. Bu derin pencereye, eski pencereye. Arkasında güneşli gökyüzü, nehir ve ağaçlar görünen pencereye. Yaşadığımız binada aynı pencereden onlarcası varken, her oturuşta, her dışarıyı seyredişte, her çay içişte, gözüm bu pencereye takılınca hayal yelkenlerimin fora olması, yüreğimin su başlarının yusufçuklar gibi düş ve hayal renkliliğinde çırpınması da niye? Evet. Bu pencere, Ahmet Bey'in penceresi...

Kür nehri akıyordu. Kür nehri ki bir ucu Türkiye'deydi, bir ucu Hazar'da ve binlerce yıllık hatırasını anlatarak geçtiği şehirlere, üstünden uçan kuşlara, suyundan içen ağızsız, dilsiz börtü-böceğe akıyordu... Bir delikanlı Kür nehrine bakıyordu. Tiflis'teydi. Dört katlı bir binanın dördüncü katındaydı. Eski, fakat sağlam binanın kalın duvarları vardı. Tabiî kalın duvarlara gömülmüş derin pencereleri de. Ahmet Bey, dördüncü kattaki odasının penceresine oturur, dizlerini göğsüne çeker, ellerini dizlerinin üstünde kenetler, nehre bakardı. Nehir, asırlık ağaçların altından, binlerce yıl önce aktığı gibi akmaya devam ediyordu. Önceleri sadece nehri seyretmekle yetinirken, sonraları bir de nehir kıyısında yürümeye başladı. Sabahları yalnız, akşam üstleri arkadaşlarıyla birlikte. Bazı günler yürümeye öyle kaptırıyordu ki kendini, sağa gitse elektrik üretecine kadar, sola gitse resim pazarına kadar yürüyordu. Elektrik üretecinin önünde su dinginleşir, durulurdu. Üreteci geçtikten sonra ise, zemheri bendinden boşanmış sel sularına döner, önü alınmaz bir akına çıkardı Hazar'a doğru. Nasıl desem, yeni denizler yeni ırmaklar dileyen Oğuz Han'ın torunlarının Anadolu'ya gelişleri gibi. "Yesevi Irmakları"nın bütün âleme yayılışı gibi geçtikleri yerleri yıkayarak, yeşerterek. Ya da ne bileyim, Köroğlu'nun "yolları var yörmeli / gülleri var dermeli /özün gelip görmeli / acap ildir Gürcistan" diyerek Tiflis'ten aldığı gelini Aysultan'la beraber tekeli Türkmenli Çamlıbel'e akışı gibi bir kutlu ırmaktan dolu içen Kırat'ıyla...

Türkiye-Gürcistan sınırının beri yüzüne ilk geçtiği günü hatırlıyordu. Ahmet Bey. O zaman şimdi bildiği pek çok şeyi bilmiyordu. Meselâ Gürcüce'nin millî bir alfabesi olduğunu ve Gürcülerin tarihin hiçbir devrinde başka bir alfabe kullanmadıklarını bilmiyordu. O sanırdı ki Rus hâkimiyeti altındaki birçok millet gibi Gürcüler de Krill alfabesi kullanırlar. Krill alfabesini önceden biliyordu zaten. Yol kenarındaki yer ismi gösteren levhaları görünce şaşırmıştı. Arkadaşı sordu:

-Harfleri, sakar bir garsonun, mavi örtülü masaya döktüğü bir tabak spagettiye benziyor değil mi?

-Hayır, dedi, çiçeğe benziyor.

Henüz bir "las" harfinin üstüne bir "dan" harfi koyarsa rüzgârda eğilmiş gelincik resmi çizmiş olacağını bilmiyordu oysa... Ve "las"ın altında bir de "ğam" ekleyerek gelinciğin yapraklarını çoğaltabileceğini. Bilmediği başka şeyler de vardı. Gürcü çocuklarının ilk öğrendikleri harfin "a", ikincisinin "i" olduğunu sonradan öğrenmişti. "a"nın, yani "an" bütün dünyayı gözetleyen parabolik antene benzediğini, "an" kapısıyla girilen okuma-yazma kapısının, âlemin sırlarını açacağını, "i"nin yani "in"in bir at nalına benzediğini, öğrenmeye devam eden, bilgide seyahat eden insana şansının yardım edeceğini, yolunun kendiliğinden açılacağını ve bu yolda ilim atıyla sihirli dünyalara seyahat edeceğini daha sonraları düşünmüştü.

Evet, Gürcü çocukları hâlâ önce bu iki harfi öğrenirler. Bunu müteakip de bu iki harften oluşan ilk cümlelerini okur-yazarlar: "İa, ai ia". "İa" menekşe demektir. Ve bu altı harfli cümle menekşe gözlü bir kız çocuğuna bir öbek menekşeyi gösteren oğlan çocuğunun gülümsediği resmin altına yazılmıştır. Bakar bakar doyamaz, hangi menekşenin daha sevimli olduğuna karar veremezsin. Kimbilir belki de Cvari kilisesinde esen korkunç rüzgârı, Kafkasların sarplığını yüz hatlarında taşıyan yiğit Gürcü delikanlılarının iç dünyalarının son derece zengin, yumuşak ve ince olmasının, birkaç kişi bir araya gelseler, hep birlikte duygusal şarkılar söylemelerinin bir sebebi de, bu ilk okuyup yazdıkları cümledir.

Zamanla, beraber gezer olmuştuk Ahmet Bey'le. Bazen Rustavali Caddesi'nin sonuna kadar yürüyor, bazen Vage Park'ta dolaşıyor, bazen İsani Pazarı'nda yeni yüzler keşfediyorduk. Ama ille de eski Tiflis... Türk hamamlarının olduğu yerler. Ana dilleri Türkçe olan Rumların çan kulesindeki haçın altına bir de hilâl yerleştirerek süsledikleri kiliseleri. Bir zamanlar elliden fazla camisi olduğu söylenen şehrin halihazırdaki tek camisi. Yine bir zamanlar Kür nehriyle etekleri yıkanan, şimdi ise yerinde yeller esen caminin temelleri. Buralarda ilk gezen Türk biz değildik elbet. Belki de içinde bulunduğumuz bu koruda Şah Senem'in aşkıyla gurbet gurbet gezen Aşık Garib'in hatırası vardı. Belki de onun "Yarim gözlep, yörüş ettim yollara / Yolum haysı, izim haysı bilmedim" diyerek yarının izini arayışı gibi biz de onun izini arıyorduk. Kimbilir, belki de onun bastığı yerlere basıyorduk. Gürcülerin "Kutsal Dağ" dedikleri tepeden şehir ne güzel görünür. Şeyh San'an hani, Hicaz'da yüzlerce müridiyle kendini kulluğa adayan, sonra bir düşün ardı sıra gidip kâfir kızının aşkıyla deli divane olan, siyah kakülünün büklümlerinde koyu küfür karanlığının karalığı yakamozlanan bir Hristiyan dilberine gönül kaptırınca şeyhlik tacını çıkarıp atan, yücelerin yücesinden sernigun olup düşen, sonra tekrar eski makamına yükselen şu meşhur şeyh belki de şimdi bizim gezinmekte olduğumuz, tarafımızdan ismiyle müsemma yamaçlarda gütmüştü domuz sürüsünü. Ki zaman zaman o günlerden kalmaymış hissini uyandıran sürülerle de karşılaşmıyor değildik.

-Ahmet, dedim bir gün, yine ne seyrediyorsun?

-Bulutları seyrediyorum. Bulutlar hiçbir zaman bir an öncekinin aynı değildir. Hep değişirler, hep hareket ederler. İnsan ruhuna benzetirim bulutları, ve de hayata.

-Biz de eskiden kardeşimle koyun otlatırken bulutları seyreder, onları birşeylere benzetirdik. Bulutları koyun sürüsüne, atılmış pamuğa benzetmek bayağı şeylerdi bizim için. Bir salkım söğüt şekli verebilirsek hayalimizin zorlamasıyla, şaha kalkmış bir at ve süvarisini görürsek bulutlaşmış, bulutlara karışmış, kendimizi mutlu hissederdik.

-Benimse hiç kardeşim yok ve hiç koyun gütmedim. Başka?

-Vakit geçirmek için birbirimize o gün gördüğümüz düşlerimizi anlatırdık. Ama bunlar gerçek düşler değil, o anda uyduruverdiğimiz masallardı. Kahramanı kendimizdik. Zaman zaman birbirimizin düşüne müdahale etmekten kendimizi alamazdık. Birimiz; "öyle değildi o, ben de seninle birlikte devlerle savaşmıştım" derken, diğerimiz "hiç bile, bu benim düşüm, ben savaşırken sen Mehmet Dayı'nın evine sapmış bal yiyordun" diyerek düşünü müdahaleden ve sadece kendisine ait olma hususiyetini kaybetme tehlikesinden korumaya çalışırdı.

Ahmet Bey bir şey söylemeden dinliyordu. Büyük cennet elmaları vardı baktığı yerde, sonra akasyalar, sonra da nehir.

Nehir aktı, günler de aktı. Ve bir gün "bugün ilginç bir düş gördüm" dedi Ahmet Bey, "dinlemek istersen anlatayım".

-Tabiî, dedim.

Düşümde büyük bir pazardaymışım. Herkes birşeyler alıp satıyor, iğne atsan yere düşmeyecek dedikleri cinsten. Ama bu pazarda alınan satılan mallar bildiğimiz pazarların mallarına benzemiyordu. Biri yıllarını verip pişmanlık alıyordu, biri sevgi verip nefret alıyordu, bir başkası niyet verip sevap alırken, öteki biri gamsızlık satıyor, ızdırap soruyordu.

Bir genç kız etrafına ilgiyle bakarak ilerliyor, yanına geldiği tezgahların önünde bir müddet oyalanıyor sonra yine yürüyordu. Üzerinde açık mavi zemin üstüne papatyaların nakşedildiği bir entari, çıplak ayaklarında bir çift beyaz sandalet vardı. İki kalın örgü hâlinde arkaya bıraktığı sarı saçlarının ucuna, kurdele yerine pembe gülhatmiler takmıştı. Başında da dağ karanfilleri ve kekiklerden örülmüş bir taç vardı.

Bir çiçekçi tezgahının önünde durdu. Tezgahtar delikanlıya küçük küçük pembe çiçeklerle dolu, bununla beraber üzerinde sık ve sarmal dikenler bulunan bir dalı gösterdi ve sordu "bu çiçeğin adı ne?" "bahar dalı." Ama hiç olur muydu? Bu bahar dalına bu dikenler yakışır mıydı? Bahar, ümit demekti; bahar, aşk demekti; bahar, bu dalın pembe çiçekleri gibi pembeydi. Belki delikanlı pazarın acemisiydi ve çiçeklerin adını daha tam olarak öğrenememişti. Belki de çiçeğin dikenlerini görmemiş, sadece rengine bakarak o an, o adı uyduruvermişti.

Biraz dolaşıp tekrar aynı tezgahın önüne geldi. Saçlarına yeni kır düşmüş, alnı güneşten bronzlaşmış bir adam oturuyordu. Ona sordu "amca bu çiçeğin adı nedir?" Adam delikanlıyı çağırdı ve "senin sorunu bu genç cevaplayacak" dedi. Delikanlı kızı tepeden tırnağa süzdü, kaşlarını çattı ve sinirli sinirli "bahar dalı, bahar dalı, bahar dalı" dedi, sonra da ardına bakmadan hızlı hızlı yürüdü gitti. Genç kız şaşırarak ve biraz da çekinerek sordu: "İyi de amca, bu dikenler neyin nesi, bu dikenli ağaca bu ad yakışıyor mu?" "Sen de az inatçı değilmişsin", dedi adam, "bu pazarda her müşterinin kendi satıcısı ve her malın herkes için ayrı adı, ayrı fiyatı vardır. Bu çiçeğin adı da 'barı mihnet'. Rivayet ederler ki ömür boyu boğaz tokluğuna sıcak güneşin altında çalışmakla yükümlü fakir pamuk tarlası işçilerinin alın terinin düştüğü yerden bitmiştir. Sonra da pamuk tarlalarından çiçekçi dükkânlarına uzanan maceralı bir ömür sürmüş. Onlar mihnet çekerler, bu mihnetin karşılığında aldıkları bir lokma ekmek de onları mutlu etmeye yeter ve gariptir onların başlarında kavak yelleri eser, onların hayalleri de pembedir.

Genç kız aradığını bulamama, bilmek isteyip de öğrenememe kırılmışlığıyla pazarı arşınlamaya devam ederken, aynı çiçekten bir başka tezgahta da gördü. Tezgahtar saçı sakalına karışmış bir pîr-i faniydi. "Dede" dedi, "söyler misin bu çiçeğin adı nedir?" İhtiyar derin derin içini çekti. "Ah kızım, dedi, neyine gerek bu çiçek? Başka tezgahlarda başka çiçekler var onları sorsan ya. Bu çiçeğe "ukdeli seher" derler ve yine derler ki bütün bir ömür boyu bir sevgilinin peşinde koşup da ahir ömründe tam kavuşacakken, ecelin okuna hedef olan gözü bir türlü kapanmayan bir aşığın gözünden akan tek damlanın düştüğü yerden bitmiştir."

Sonra bir de baktım ki ben de bir satıcıymışım. O güzel kız benim karşıma geçmiş pembe ve dikenli çiçeğin adını soruyor. Ona ne cevap vereceğimi düşünürken uyanmışım.

-Ona vereceğin cevabı bana söyleyebilir misin?

-Hayır, senin çiçek soracağın tezgahın tezgahtarı ben değilim. Hem de bu gerçek bir rüya değildi.

-Henüz o kısmını uyduramadım.

"Bu bir masalsa" dedim, "ve ben de bu masalın içindeysem, sonunda gökten üç elma düşer. O üç elmanın üçünü de alıyorum. Sonra birini Arife'ye, birini Hıdır-İlyas abilere ithaf ediyorum." (Elma ithaf edilmez, ikram edilir deme ey okuyucu. Kâğıt üzerindeki bir meyve ancak ithafla paylaşılabilir.)

Bu günlerde aklımı fazlaca meşgul eden bir düşünce var; Aşık Garib Tiflis'te yârinden ayrı gezerken, dönüş yollarının hasretiyle yol türküleri söylerken, kendisinden de bu fani dünyada bir ad kalıp kalmayacağını düşünüyordu. O, Şeyh San'an'ın gezdiği yerlerde gezdi, onun adını andı, belki bir gün Cercis'in Giorgi şekliyle Gürcülerin en çok kullanıdıkları ad ve millî sembolleri olacağını bilmese de onun adını andı. Belki nehri seyrederken, belki Gürcülerin Kutsal Dağ dedikleri, bizimse Şeyh San'an Tepesi adını verdiğimiz yerde şu türküyü okudu;

Şeyhi Sen'an sevip, tersa kızını,

Yaktı Kur'ân, kâfir kıldı özünü,

Seher kalktı, bakıp gördü yüzünü,

Onlardan ad kaldı, benden kalmadı.

Ve de şunu;

Kerem gibi yandırsa da

Oda yakıp söndürse de

Cercis gibi öldürse de

Korkmanam ateş narından.

Ahmet Bey de kendinden önce geçenlerin adını andı, izlerini gözledi ve o da kendinden bir ad kalmaz sanıyordu. Bu gün nöbet bana kaldı. Şehri adım adım geziyorum, eskilerden bir iz, sevgiliden bir iz arıyorum. Garipleyin yolum hangisi, izim hangisi bilmeden avare yürürken şöyle diyordum:

Bana kulak ver ey nehir! Beni dinlemelisin ey şehir! Ey bir nehrin iki yakasında kurulan, kurulduğu günden beri nehrin şarkısını dinleyen, ninnisiyle büyüyen şehir! Ve ey doğurduğu şehri sütüyle besleyen, hem doyuran, hem temizleyen şefkatli nehir! Bana onlardan haber verin. Siz ki çok şey gördünüz. Siz ki bilgesiniz. Siz ki Şota Rustavelli'yi dinlediniz, Aşık Garib'i, Şeyh San'an'ı, Köroğlu Bey'i dinlediniz. Bana onlardan haber verin.

Bir gün gitti Ahmet Bey. İnanıyorum ki onlarla görüştü, onlara karıştı. Tıpkı onların gidişi gibi gitti çünkü. Kür nehrinin gidişi gibi. Kür nehrinin üstünden uçan kuşların gidişi gibi. Pencerenin önünden geçen bulutların gidişi gibi. O başka bir ülkeye, başka bir pencereden, başka bir nehri seyretmeye gitti kanımca. Daha önce bilmediği bir nehrin kenarında yürümeye, başka âşıkların, başka şairlerin izini aramaya. Kaderi ırmaklar gibi akmaktı ve aktı gitti. Biz ise o odanın penceresinden her bakışta onu hatırladık. Onun penceresinden, onun seyrettiği manzarayı seyrettik. Ama kim diyebilir ki onun gördüklerini görebildik. Aslında göz müdür gören, yürek olmasa...

Onun gönlü bir ayna gibi temiz ve parlaktı, ve bir aynaya benzettiği göklere çevrilmişti penceresinin derinliğinden... İki aynanın sonsuz derinliğinde yüzüyordu. Ben de bir gün Ahmet Bey'in penceresinden bakarken kendimi o derinlikte hissettim. İşte tam o anda fırsat bu fırsat deyip, onun rüyasından aşırdığım elmaların üçüncüsünü, onun penceresinden iki aynanın arasına bıraktım ve penceremi penceresine kapattım. Sonra da yollara düştüm. Dudaklarımda gidenlerin türküsü...

Ün alıp, ün salıp, ün olup gitmek

Mutlu yarınlara, tatlı dün olup gitmek

Ya da hiç yokmuşçasına

Gelmeden gitmişçesine

Sessiz.

Ama gitmek, ille gitmek.

comments powered by Disqus