|
Aldanan Ve Aldatan Aydın Üzerine
Nihat DAĞLI [email protected] |
|
Her ülkede, her alanda varlıkları hissedilen bazı güç odakları vardır. Bunların vazifesi, ülke genelini yakından ilgilendiren gelişmeleri, ya kendileri adına veya çalıştıkları bir gücün menfaatleri istikametinde kanalize etmektir. Azınlık olmalarına rağmen tesir sahaları geniştir. Çünkü içinde yer aldıkları ülkenin kaderine tesir etmede fonksiyonları olan idari organlar, bunların ablukası altındadır. Bunlar adeta süzgeç vazifesini görürler. Kendileri tarafından benimsenmemiş hiçbir mesele icra safhasına girme hakkını kazanamaz.Bunların sahip olmadıkları ortak birşey vardır. O da: İçinde yaşadıkları milletin ruhu mesabesinde olan değerlere ve tarihe bağlılık.. ve bunun ışığında çizilen rota... Elbette bu odakların sınıflandırılması yapılabilir. Fakat biz bu yazımızda 19. asırdan bu yana, milletimizin ruhu mesabesindeki değerlere ve tarihine düşman bir azınlık olan “aydınlar”denilen güç odağının üzerinde duracağız. Tarihimizde ve İslam ülkelerinde tesirini hissettiğimiz bu sınıf, bünyesinde hastalık virüslerini taşıyan bir tiptir. Diğer bir ifadeyle, “aydınlanan ve aydınlatan” sıfatlarına sahip olması gerekirken, kendisini aydınlatamadığı gibi el attığı her sahayı da karanlığa boğmuştur. Bu sebeple hastalıklarımızın menbaı olan bu tipi iyi tahlil etmemiz, kurtuluşumuz adına sıhhatli bir yol olacaktır. Bunlar kendilerine “aydın” deme hakkını nereden aldılar ve “aydın” olmanın ölçülerini nasıl tespit ettiler? Bu statüleri hak edilmiş birşey midir; yoksa millete ve milletin değerlerine rağmen yaptıkları bir işgal midir? Bunlar cevaplandırılması gereken sorulardır. Uzun bir müddet, dünya coğrafyasında denge unsuru olan Osmanlı’nın, sonradan kabuğuna çekildiği ve hayati unsurlarını kaybettiği bir dönemde, aşağılık kompleksine mahkûm olan bazı istidatlar, hasım bir dünyanın denizlerine doğru yelken açtılar. Pusulalar artık batıyı gösteriyordu. “Her yeni reform Avrupa’dan alınıyordu. Genç Türkler, Almanya, Fransa ve İngiltere’ye öğrenim için gönderilmişlerdi ve yabancılar şimdiye kadar görülmeyen nisbette hizmete alınıyorlardı. Avrupa sanki seli önleyen bentlerin yıkılmış olduğunu görünce, kendi pis tabakasını Osmanlı’ nın üzerine boşalttı. Ahlaksız ve sefiller, adalet kaçkınları ve pervasız maceracılar, sayısız arılar gibi Osmanlı’nın çürük yapılı vücudunu avlayıp yemeğe üşüştüler Türkiye Avrupa’dan medeniyetin iyiliklerini istemişti; Avrupa ise, ona kötülükleri gönderdi.”Doğu ise, sahip olduğu yer üstü ve yeraltı zenginliklerini işlemekten, onlara sahip çıkmaktan dahi acizdi. Doğunun misyonunu sahiplenecek bir dünyanın, denge unsurlarını yakalamış bir insan gücüne sahip olması gerekiyordu. Hâlbuki, o güne kadar Osmanlı’yı denge unsuru haline getiren değerler artık mikrodan makroya pratikteki hadiselere rengini vermiyordu. Kapıların ardında bu değerlerin ölüm fermanı verilmişti. “Doğru”ların üzerine karanlık perdeler atılınca ortalıkta yalanlar cirit atmaya başlar. “Doğru”lar bilinmez koylara çekilip gider, yalan’lar ise, bu boşluktan istifade ederek gönül, zihin ve vicdanlarda tohumlarını çatlatırlar. İşte, “aydın” denilen bu sınıf, o dönemde gönül ve zihinlere atılan “yalan” tohumların şekillenmesinden başka birşey değildi. Bunlar batılı aydının çıkardığı sesin topraklarımızdaki bir yankısıydı. Ait oldukları milletin özünü, mazisini tanımak ve kendisini dinlemekten kaçan bu sınıf, çıktıkları yurt dışı seyahatlerinde kendi milletini batılıya şikâyet etmiş ve onu hor görmüşlerdir. Sababattin Eyüboğlu, Yahya Kemal’den dinlediği bir hatırayı şöyle anlatıyor: “Genç Türkler kendileri gibi inkılâpçı, yeni kafalı diye Jean Jaures’e dert yanmaya gitmişler memleketteki irtica(!) hareketinden, geri (!)kafalılardan söz açmışlar. Jean Jaures, mürtecilerin neler söylediklerini sormuş. Genç Türkler de kendilerinin Avrupaya ayak uydurmak istediklerini, mürtecilerin ise Avrupa ‘nın çürümüş olduğunu, yıkılması gerektiğini ve yıkılacağını, ileri sürdüklerini anlatmışlar Bunun üzerine Jean Jaures, hiç gönül dinlemeden: Ben de sizin mürteciler gibi düşünüyorum, onlar haklı. Avrupa kötüdür ve değişmelidir. demiş.”Milletini tanımadıkları gibi, eteğine tutundukları Avrupa’yı da bilmiyorlardı. İlk çıkışını batıya doğru yapan; fakat batıyı akıl ve mantık perspektifinde inceledikten sonra doğruyu kendi topraklarında bulan Cemil Meriç, ilk dönemlerini bir hatırasıyla izah eder: “Konya yolculuklarımda (1966-67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli Sen bizden değilsin’ dedi Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatın ta kendisiydi” Evet bu hadise üniversiteli gencin ağzından milletin, Cemil Meriç’in şahsında batıyı kıble edinen aydın sınıfına bir haykırışıydı. Bu sesi haykıranlar haklıydılar. Çünkü, batılı aydının üzerinde şekillendiği dinamikler kendi açılarından onları aklaştırıyordu. Skolastik kilise dünyasının realitelere ve dış dünyada cereyan eden ayat-ı tekviniyeye kapanan bağrı, batı insanını zindana mahkum etmişti. Batının, “düşünce hayatında skolastik zihniyet hâkimdi Tabiata, hayatın etki gücüne gözlerini kapamışlar, üstadları Aristoteles’in ne dediğine bakıyorlardı. Endülüs’teki ışığı daha çok uzak bir yıldızdan geliyormuş gibi seyrediyorlardı. İslamiyet’ten korktuklarından oraya fazla yaklaşamıyorlardı..” Bu sebeple skolastik kilise dünyasına karşı batılı aydının çıkardığı ses haklılık payı kazanıyordu. Bizdeki aydın sınıfı ise uykudaydı ve uyku döneminde kendi toplumunda cereyan eden gelişmelerin farkında bile değildi. Toplumun boğulma anında çıkardığı “imdat!” sesleriyle uykusundan uyanan bizdeki aydınlar, -boğulmanın öncesinden habersiz oldukları için- batılı aydının kendi toplumunun boğulması aşamasında takındığı tavrın aynısını kendi toplumuna da uygulamaya çalıştılar. Dine sırt dönmek ve dine karşı salyalar akıtmak onun en bariz vasfı oldu. Cemil Meriç’in güzel bir ifadesiyle, “bir hafıza ameliyatı geçiren Türk aydını” dinle ilgili bilgilerini Emile Durkheim’den, Charles Darwin’den, Freud’dan, Auguste Comte vs.’den öğreniyordu. Bu tavır, boğulma durumunda olan kendi toplumunu kurtarmaktan uzaktı.. uzaktı; çünkü, iki toplumun (Batı Doğu) boğulma önceleri, sahip oldukları değerler birbirinden çok farklıydı. Hastalık farklı olduğundan, hepsine aynı tedavi usulü de uygulanamazdı; fakat gel gör ki, bizdeki aydın, batılı aydının ortaya koyduğu tedavi usulüne yapışıp kalmıştı. Neticede, bu tedavi usulü bir hastayı ayağa kaldırırken, diğerini de mezara doğru gönderiyordu. Ayağa kalkan batı oldu; mezara doğru yol alan ise, İslam dünyası... Bundandır ki, o günün şartlarında bize ait düşünce helezonu içinde doğru teşhislere imzasını koyan bir âlimimiz: “Batılıların dinlerini terketmeleri onları ileri götürmüş; bizim dinimizi terketmemiz ise, bizi geriye götürmüştür” diyordu.Batıdaki aydın ile bizdeki aydın, “dine” karşı tavır takınırken aynı fiilin sahibiydiler; fakat bu aynı fiil onları aynı neticeye götüremiyordu. Niçin? Çünkü, matematik, fizik, kimya gibi ayat-ı tekviniye sahasında doğruluğun aynılığı, içtimai ilimlerde bahis mevzu olmuyor; zira içtimai ilimlerde doğrular izafidir. Mesela; cazibe ve dafia (çekme itme) kanunu gerçek ise, bu heryerde gerçektir. Batıda da doğuda da aynıdır. İçtimai ilimlerde ise, bu sonuç her zaman çıkmaz. Çünkü, milletlerin sahip olduğu değerler farklıdır. Farklı değer ve farklı bakış açıları üzerinde farklı doğrular şekilleneceğinden bizdeki aydının fiili, batılı aydının ulaştığı neticeyi doğurmuyordu. Batılı aydınlar, gerçeği sadece fizikten ibaret görürken ve “ruhu cerrahın bıçağı altında göreceğim ana kadar varlığına inanmam” derken, kilisenin saplandığı yanlış bir anlayışa onlar diğer bir taraftan mahkûm oluyorlardı. Fakat, buna rağmen batılı aydın kendi toplumunun ileriye dönük (tek taraflı da olsa) adım atması için kendisine yol açıyordu. Fikir hürriyeti ve düşüncenin gelişmesi gibi sahalarda batıda elle tutulur ilerlemeler müşahede edilebiliyordu. İslam ülkelerinin aydını ise, (bilhassa Osmanlı aydını ve sonrakiler) müspet hiçbir gelişmeye zemin hazırlamıyorlardı.. hazırlamıyordu; çünkü, batılı kafa tarafından kendisine böyle bir rol verilmemişti. Onun oynayacağı rol, yeraltı ve yer üstü rezervler bakımından üstünlüğü tartışılmaz olan bir dünyaya sömürüye dayalı batılı sistemlerin gelişini hazırlamaktı. Batılı dünya, sömürü damgalı hedefine varmak için, üçüncü dünya aydınından faydalandığı gibi yüksek lisans ve doktoralarını yapmak üzere kendi ülkelerine gelen öğrencilerden de faydalanıyorlardı. Kendilerinden hazırlamalarını istedikleri tezlerin konusu, hakkında bilgi almak istedikleri üçüncü dünya ülkeleriydi. Bu konuda yüksek lisans yapmak üzere İngiltere’de kısa bir dönem bulunan bir insanımızın tespiti çok enteresandır: “Son yıllarda batılı üniversiteler özellikle sosyal konularda yabancı öğrencilere kendi ülkelerinin konuları üzerinde araştırma yaptırarak o ülkeler hakkında hazır bilgiler elde etmektedirler işte, İngiltere üniversitelerinde bazı Türk öğrenciler tarafından çalışılan doktora tezleri: - 18. yy. Osmanlı’da Panislamizm Hareketleri - Türkiye’deki Azınlıkların Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Durumları. - Türkiye’nin Dış Borçlarının Geleceği - Rusya’daki Müslüman Türkler.” Batı dünyasının sömürü düşüncesine karşı uyanık olan İslam’ın, bu ülkelerdeki dirilişini engellemede ve batılı menfaatler istikametinde kanalize etmekte vazifelendirilen aydınlar, bu hususta batıya çok vefalı(!) oldular. Attilla İlhan bir röportajda haklı olarak şu ifadeyi kullanmaktan kaçınmıyor. “Tanzimattan bu yana milleti batıran aydınlardır, kendisini kurtaran, yine kendisi olmuştur.” Jean Paul Sartre, “Yeryüzünün Lanetlileri” isimli kitabının önsözünde batılıların eteğine tutunmuş aydın tipinin yerini şu şekilde tespit ediyor:“Biz kabile reislerini, para sahiplerini Afrika ‘nın zorbalarını, Asya ‘nın büyüklerini getiriyor; Amsterdam, Londra, Norveç, Belçika ve Paris‘te birkaç gün gezdiriyor elbiselerini değiştiriyor, yeni sosyal ilkeler öğretiyorduk. Bilahare, bu operasyondan geçirdikten sonra onları memleketlerine gönderiyorduk.Hangi ülkelere? Kapıları devamlı, olarak yüzümüze kapalı olan ülkelere... O ülkelere yolumuz yoktu; biz necistik, biz cin olarak görülüyorduk, biz düşmandık. Kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz aydınları ülkelerine geri gönderiyorduk Bunun ardından biz, Amsterdam ‘dan, Berlin’den, Belçika’dan, Paris‘ten bağırıyorduk. Sesimizin Afrika‘nın değişik kesimlerinde, bu aydınların ağzından -tıpkı suya atılan bir taşın meydana getirmiş olduğu kavisler, dalgalar misali yankılandığını görüyorduk. İnsanların kardeşliği diye sesleniyorduk “Beşeriyet dini, muhtelif dinlerin yerine” teoriğini ortaya atıyorduk ve onlar aynı sözü tekrarlıyorlardı. Bu, onların ağzıyla söylenen bizim sözlerimizdi. Konuşmaya başladığımız zaman, yankısı ve kendi sesimizi yetiştirmiş olduğumuz boğazlardan duymaya başlıyorduk. Bundan sonra, bu aydınların söylemek için en küçük bir sözlerinin olmadığının yanında -elbette ki bizim onların diline sunduğumuzun dışında- halklarından konuşma hakkını da aldıklarına mutmain olduk” Kendi milletine yabancılaşan neslin durumunu, günümüzün mütefekkirlerinden M. Abdülfettah Şahin şöyle anlatır: “Bizim 150-200 senelik tarihimizde, işin şekli seyri şudur: Bizim zavallı münevverlerimiz, okuyanımız, entelijansiyamız, Avrupaya gider gelir kendi milletinin, kendi kökünün düşmanı olur. Bağındaki bahçesindeki ağaçları tırpanlamaya, satır atmaya başlar Avrupa’da kiliseyi görür gelir buradaki caminin dibine dinamit kor; yıkılsın bu cami, kilise bana daha şirin görünüyor. der” Yukarıda özellikleri dile getirilen aydın bundan böyle, “ben sizdenim” “sizin adınıza düşünüyorum” ve “sizin adınıza konuşuyorum” diyebilir mi? Diyemez ve deme hakkı da yok. Fakat maalesef uzun bir dönemdir tarihimiz, değerlerimiz ve gündemimiz üzerinde, bu aydının ortaya koyduğu teoriler, yazdıkları kitaplar, verdikleri konferanslar, imza bastıkları kararlar pratiğe dökülmüş. Neticede, batıya ve batılıya açılan kapılarımız.. ihanete uğrayan değerlerimiz., ruhu katledilmiş neslimiz ve ipotek altına alınmaya çalışılmış istikbalimiz. Herhalde bunu ifade edebilecek tek bir kelime var: İhanet.. ihanetten öte cinayet... İhanete uğramış dünyamızın kurtuluşu, ancak kendi değerlerinin ses ve soluğu olan “münevver”leri yetiştirmek ve onları sözü dinlenilir bir mevkiye getirmekle mümkün olur. Aksi takdirde görünen o ki; İslam dünyasının “gurbet yılları” devam edeceğe benzer. DİPNOTLAR 1-Tuncer Baykara, Osmanlılarda medeniyet Kavramı ve19.Yüzyıla Dair Araştırmalar s.6. 2- Hilmi Yavuz, Cönk, Aralık 88, s.15 3- Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay., s.51 4- Mehmet Niyazı, Medeniyet Ülkesini Arıyor, Tuğra Yay., s. 29 5. Selim Aydın, Eğitime Farklı Bir Bakış, (Basılmamış Kitap) |
|



Her ülkede, her alanda varlıkları hissedilen bazı güç odakları vardır. Bunların vazifesi, ülke genelini yakından ilgilendiren gelişmeleri, ya kendileri adına veya çalıştıkları bir gücün menfaatleri istikametinde kanalize etmektir. Azınlık olmalarına rağmen tesir sahaları geniştir. Çünkü içinde yer aldıkları ülkenin kaderine tesir etmede fonksiyonları olan idari organlar, bunların ablukası altındadır. Bunlar adeta süzgeç vazifesini görürler. Kendileri tarafından benimsenmemiş hiçbir mesele icra safhasına girme hakkını kazanamaz.
Dine sırt dönmek ve dine karşı salyalar akıtmak onun en bariz vasfı oldu. Cemil Meriç’in güzel bir ifadesiyle, “bir hafıza ameliyatı geçiren Türk aydını” dinle ilgili bilgilerini Emile Durkheim’den, Charles Darwin’den, Freud’dan, Auguste Comte vs.’den öğreniyordu. Bu tavır, boğulma durumunda olan kendi toplumunu kurtarmaktan uzaktı.. uzaktı; çünkü, iki toplumun (Batı Doğu) boğulma önceleri, sahip oldukları değerler birbirinden çok farklıydı. Hastalık farklı olduğundan, hepsine aynı tedavi usulü de uygulanamazdı; fakat gel gör ki, bizdeki aydın, batılı aydının ortaya koyduğu tedavi usulüne yapışıp kalmıştı. Neticede, bu tedavi usulü bir hastayı ayağa kaldırırken, diğerini de mezara doğru gönderiyordu. Ayağa kalkan batı oldu; mezara doğru yol alan ise, İslam dünyası... Bundandır ki, o günün şartlarında bize ait düşünce helezonu içinde doğru teşhislere imzasını koyan bir âlimimiz: “Batılıların dinlerini terketmeleri onları ileri götürmüş; bizim dinimizi terketmemiz ise, bizi geriye götürmüştür” diyordu.
Jean Paul Sartre, “Yeryüzünün Lanetlileri” isimli kitabının önsözünde batılıların eteğine tutunmuş aydın tipinin yerini şu şekilde tespit ediyor: