Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Alperenlere Selâm Olsun
Murat KAPLAN  

Halk arasında 'Mızrak Memmed' diye tanınırdı dedem. Kendi halinde, namusuyla çalışan ve güçlülüğüyle nam salmış bir saraç idi. Vefat ettiğinde yaşı kimilerine göre 95'in, bazılarına göre ise 100'ün üzerindeydi. Yeni yazıyı bilmez, okuyup yazamazdı. Bu yüzden bir şeyler okumak istediğinde torunlarına ya da çocuklarına okuturdu.
Sevecen, çalışkan, yardımsever bir Anadolu insanı, tam bir 'eski toprak' idi Memmed dedem. Fakat bütün bu özelliklerinin dışında, eski Türk boylarının kahramanlıklarını anlatan hikâyeleri dinlemekten tarifsiz bir haz alırdı. Hikâyeleri dinlerken heyecanlanır, bazen o heyecanla ayağa kalkar, sanki kendisi de hikâyenin içinde, en yakın yerinde yaşarmış gibi coşar, 'Allah! Allah!' naraları atardı. Duygulanır ve ardından ağlardı bile. O iri cüssesinin içinde, tâ derinliklerinde, karıncayı incitmekten korkan, yolda bir taş görse birilerine zarar verebilir mülâhazasıyla alıp yolun kenarına koyan, ince bir ruh, sevgi dolu bir kalb taşıyordu Saraç Memmed.

Son zamanlarında iyice unutkanlaşmış, torunlarının isimlerini, hangi oğlunun veya kızının çocuğu olduklarını karıştırır olmuştu. Ama o sıkıntılı anlarında bile hiç unutmadığı, aklından bir türlü atamadığı bir isim vardı dedemin: Dede Korkut!... En büyük zevklerinden biri, dizine oturttuğu torununun okuduğu 'Dede Korkut Hikâyeleri'ni dinlemekti.

Çocukluğum bu mükemmel hikâyeleri okumak ve dedemin coşkusunu, heyecanını an be an izlemekle geçti. Öyleki aynı yeri defalarca okumaktan hikâyelerin bazı kısımlarını neredeyse ezberlemiştim. Dedemin vefatından üç yıl sonra gördüğüm bir rüyada uzun ak sakalıyla bana; 'Kazakistan'a gideceksin oğul!' diyen o nur yüzlü zatın Dede Korkut'a ne kadar da benzediğini ancak şimdilerde anlayabiliyordum. Buralara gelen her arkadaşın geçmişinde bu ve benzeri olayların olduğuna inanıyorum.

Ve sonunda Siri-Derya boylarına, Kazak kardeşlerimizin deyişiyle Korkut Atamızın diyarına gidiyordum işte. İçim bir garip, tüylerim de diken diken olmuştu. O an, dedem ve onun güzel sözleri gelmişti aklıma: 'Bak oğul, işte zamanında bizleri bir güneş gibi aydınlatan insanlar bu diyarlardan gelen Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri'nin alperenleri, onun müridleriydi. Sizler okuyorsunuz daha iyi bilirsiniz,' der ve düşünceli düşünceli ayrılırdı yanımdan. Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri'nin adını ilk defa dedemden duymuştum.

O zamanlar hiç aklıma gelmezdi, hiç düşünemezdim; bir zaman gelecek de yüce Allah o güzel diyarlara gitmeyi ve tarihî borcumuzu ödemeyi bizlere nasip edecekti. Bu ne büyük şeref, bu ne mutluluk verici bir hâdise...

Bu sebeple ne zaman bir Kazak kardeşimle gözgöze gelsem; aklıma dedem ve Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri'nin alperenleri gelir. 'Alperenlere selâm olsun!' diye haykırmak, onlara; 'borcumuzu ödemeye geldik kardeşlerim, size geldik dostlarım' demek gelir içimden. Ardından bir durup düşünür, kendime çekidüzen verir, bir büyüğümün sözlerini hatırlayarak daha bir güç kazanırım. O an âdeta yenilenir, Kazakistan'a ilk geldiğim günlerin hassasiyetine bürünürüm. "Buradaki varlık sebebinizi ve size verilen vazifenin önemini hangi kelimelerle anlatabileceğimi bilemiyorum. Fakat çok iyi bildiğim ve sizin de unutmamanız gerektiğini düşündüğüm bir şey var ki bunu aklınızdan bir an bile çıkarmamalısınız," demiş ve devam etmişti: "İstanbul'un en kalabalık caddelerinden birinde hayal edin kendinizi, ve o kalabalığın üzerinde birden bir elin belirdiğini ve bu insanların arasından bazılarını alıp tek tek bir taraflara koyduğunu, ardından da onları özel bir göreve gönderdiğini düşünün. O kalabalıktan aynı vazife için kendilerini parçalayanların varlığını da hesaba katarsak, bu insanların mesuliyetleri ve onları bekleyenlerin ne derece değerli olduğu anlaşılacaktır herhalde. İşte o İlâhî elin bir bir kalabalıktan aldığı insanlar sizlersiniz. Bunu asla unutmayın! Kendinize ve arkadaşlarınıza bunu sık sık hatırlatıp, tıpkı yeniden şarj edilebilen bir pil misali daima duygularınızı yenileyin ki, pili zayıflayan teyplerin kaset çalarken çıkardığı bozuk sesle asla karşılaşmayasınız."

Evet beni korkutan da hep bu bozuk sesin çıkma ihtimali olmuş, ne zaman sesimin bozulduğunu hisseder olsam, pil misali şarj tazelemek ve sesimin düzgün çıkmasını sağlamak için elimden geleni yapmışımdır.

Bu noktada 1993 yılı sonunda başımdan geçen ibret verici bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim: "Akmescit (eski adıyla Kızıl-Ordu) şehrinde Kazak-Türk Lisesi yeni açılmış ve ancak birkaç ay olmuştu. Her sabah kaldığımız yerden liseye gitmek için aynı yolu yürüdüğümüzden yol boyunca hemen hergün karşılaştığımız Kazak çocuklarıyla dost olmuş, hattâ onlara 'Merhaba, nasılsınız?' demeyi bile öğretmiştik. Yedi-sekiz dakikalık mesafeyi her sabah geçiyor, aramızdaki dostluğu her seferinde gülümsemelerle tazeliyor güçlendiriyorduk.

Hergün evle okul arası yürüdüğüm bu yolda edindiğim bir dost daha vardı ki onun sevgisi, sıcaklığı, şefkati tarif edilemez... Evet bu kişiyle hiç sohbet edememiş, adını soramamıştım. Yalnızca penceresinden güler yüzüyle beni selâmlar, cesaret verir, bir ana şefkatiyle dersime uğurlardı. Bahsettiğim kişi 70 yaşlarında bir Kazak nineydi, Kazak kardeşlerimizin dediği gibi 'ajem' diyordum ona artık. Sanki sözleşmişiz gibi aynı saatte beni bekler ve gördüğü anda gözleri parıldar, gençleşir onu göremememden korkarak gözlerimi yakalayana kadar dikkatle izlerdi ajem.

Yağmur yağmıştı bir gece bardaktan boşanırcasına. Sabah kalktığımda yolun çamur olduğunu görüp, dersime çamurlu ayakkabıyla girmeyeyim düşüncesiyle yolumu değiştirmiş, asfaltı takip edip okula ulaşmıştım. Ancak içimde ismini koyamadığım bir eksiklik hissediyordum. Bu durum yaklaşık üç-dört gün sürdü ve toprak tekrar kuruyup sertleştiğinde her zamanki yoldan okula gitmek üzere evden çıktım. Ajemi görecek, Kazak dostlarımla karşılaşacağım diye seviniyordum. Ajemin penceresine yaklaştıkça seviniyor, yüzümü bir gülümseme alıyordu. Nineciğimi, ajemi, görmüştüm. Her zamanki yerinde oturuyordu. Fakat bu kez o sımsıcak bakışları yerini ağlamaklı nemli gözlere bırakmıştı. Korkmuştum. 'Hasta mıydı acaba?' diye düşünmeye başlamıştım ki, beni gördü. Görmesiyle de şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış, bana birşeyler anlatmaya çalışmıştı. Halinden anlaşılıyordu ki önemli birşeyler vardı. Sonradan anladım ki, elleriyle 'Dur!' diye işaret ediyordu. Ne olduğunu anlamadan o yetmişlik nine bir çırpıda aşağıya inmiş, bana gelmişti. Aramızdaki mesafeyi öyle hızlı almıştı ki bana sarılınca hıçkırıklara boğulup yere yığılıvermiş, şaşkınlık ve korkuyla donakalmıştım. O arada yetişen genç bir delikanlının da yardımıyla ajemi yerden kaldırıp eve çıkartmıştık. Sessizce bekliyordum... Bir ara kendine gelince bana tekrar sarılıp ağlamaya başladı. Hıçkırıklarla ağlıyor, bu arada bana bir şeyler söylüyordu: "Jaanım balam! Hudaga şukür! Şukür! Men oyladım sizder kaytıp Turkiyaga kettinizder! Oyladım sender ketip kaldınızdar balam! Hudaga şukür ketpepsizder!" diye hıçkırıklarla ağlamış, kendisiyle birlikte bizleri de yaşlara boğmuştu.

İşte o gün bozuk sesin, şarjın ve daha da ötesinde Kazakistan'daki varlık sebebimizin gerçekte ne demek olduğunu daha iyi anladım.

Akmescit'teki aje, Almaata'daki üniversite öğrencisi, Karaganda'daki troleybüs şoförü, Çimkent'teki çiğbörekçi, liseli-üniversiteli gençler ve kundaktaki Kazak bebekleri... Soruyorum şimdi; yolda geçerken gözgöze geldiğimiz insanlar, oturduğumuz apartmanın sakinleri, taksisine bindiğimiz o Kazak genci. Bir zaman gelip de tekrar karşımıza çıkıp bize 'neden?' diye sordukları zaman onlara ne diyecek, nasıl cevap vereceğiz?... O zor an geldiğinde ana şefkatiyle bize gülümseyen, bizleri seven, bağrına basanlara ne diyeceğiz, gittiğimizi sanıp baygınlık geçiren o gönül insanına nasıl cevap vereceğiz? Her sabah bizleri 'Merhaba, nasılsınız?' diye karşılayan çocuklar karşıma geçip 'nege aga, nege?' diye sorduğunda nasıl cevap verecek, nereye sığınacağız?

Bu mülâhazalar beni alıp geriye, tâ gerilere götürdü birden. Alperenlere, asırlar önce Kazakistan'dan Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri'nin yanıbaşından, o büyük zatın dizinin dibinden bizler için Anadolu'ya gelen insanlara gidiverdim. Bamsı Beyrek'lere, Oğuz Kağanlara, Siri-Derya boylarına ve Dede Korkut'a götürdü bu düşünceler beni. O değerli insanların huzuruna gittim birden, başım öne eğik, suçluluk dolu bakışlarla, evet o bendim! Kardeşlerimi sevemeyen, onları en ufak şeylerden dolayı ağırca eleştiren, kendi sesimi düzeltmek yerine bozuk sesimden bir şey anlamıyorlar diye onları suçlayan benim efendim... Suçluyum!...
podcast itunes youtube rss twitter facebook