Kâinat bizim bakış açımıza göre bir mânâ kazanmaktadır. Hayat bir insana tamamen mânâsız ve saçma gelebildiği gibi, başka birine sonsuz mânâlarla dopdolu, hikmet ve güzellikler taşıyan bir süreç şeklinde görünebilmektedir. Birbirine zıt bu farklı anlayışların kaynağı, kâinatın yaratıcısı, insana hayatı veren Zât'ın varlığını kabule veya redde dayanmaktadır. Yaratıcı kabul etmeyen bir kâinat anlayışı her şeyi tesadüflere, madde ve enerji dönüşümlerine bağlarken, Allah'ın varlığına ve birliğine inanan bir kişi kâinatta her şeyin O'nun izni ve emriyle cereyan ettiğini kabul ettiğinden her şeyde bir gaye, bir hikmet ve bir güzellik görebilmektedir. Sadece aklımızı kullanarak bu iki görüşten hangisinin doğru olduğunu tespit etmek mümkün müdür?

Allah'ın varlığına dâir işaret ve deliller beş duyu ile algıladığımız alandan çıkarılabilir. Bu işaretlerden Allah'a ulaşmak ise niyete, bakış açısına ve vicdan derinliğine bağlıdır. Peygamberler de Allah'ın varlığını bildirmektedir. Bu özel insanların peygamberliğinin delili olarak, Allah-ü Tealâ onların eliyle birtakım mu'cizeler göstermiştir. Allah'ın varlığını kabul etmek istemeyen kişiler ya bu mu'cizeleri toptan inkâr etmekte veya onları Allah'tan başka sebeplere bağlamaktadırlar. Hayatın mânâsı sadece bu tarihî mu'cizelere dayanamaz. Kâinattaki her varlık ve hâdise, peygamberlerin ve onların yolundan giden veli zâtların hayatları, semavî kitaplar ve bilhassa hiçbir harfi değişmeden günümüze ulaşmış en büyük mu'cize Kur'ân, Allah'ın varlığını gösteren işaretlerdir.

İnanan insan için her şey, Allah'ın varlığını gösteren bir işarettir. Herhangi bir varlık sanatlı yapısı, vazifesi ve kâinattaki diğer varlıklarla münasebeti itibariyle bir mânâ ifade etmektedir. Bunun ne olduğunu çözmek; akıl ve kalbin birlikte çalışarak, ortaya koydukları tefekkür ameliyesi neticesinde hikmete ulaşmakla mümkün olur.

İnanan bir insan açısından hikmet, eşyanın hakikatini ve yaratıcısını bilmektir. Bu durumda kâinattaki varlıkların ifade ettikleri mânâ insana görünmeye başlayacaktır. Meselâ yediğimiz gıdaları sadece enerji elde etmeye yarayan maddeler olarak tüketebileceğimiz gibi, bunları bizim için Yaratan Allah'a şükretmek için de değerlendirebiliriz. Böylelikle meyve, sebze, tahıl vs gibi nimetlerin anlamı bakış açımıza göre farklı değerler kazanır. Uyku bir dinlenme vasıtasıdır. Helâl kazanç insanın hayatını devam ettirmesi için gereklidir. Bütün bunlar, yani yeme, uyuma ve helâlinden kazanma, insanın Cenâb-ı Hakkı tanımak için gönderildiği dünya hayatını sürdürebilmesi için gereken unsurlardır. Asıl gaye bu hayatı ve hayatın içindeki nimetleri veren Zât'ı bilmeye çalışmaktır.

Yaratıcı hiçbir şekilde yarattıklarına benzemez. Yaratıcı'nın güzelliği, rahmeti, sevgisi, ilmi, kudreti ve bütün sıfatları hep sonsuzdur. Sonlu ve fânî varlıklar, O'ndaki bu güzel isim ve sıfatların tecelli ettiği aynalardır. Uçsuz bucaksız gökyüzü O'nun azametini ve kudretini, annelerin şefkati O'nun rahmetini, insanoğlunun kâinatı anlama gayretinin meyvesi olan fizik, kimya, biyoloji, astronomi, jeoloji, tıp gibi bilimler O'nun varlığına işaret etmektedir.

Alternatif bir açıklama; kâinatın bir tane olmayıp farklı kanunlarla işleyen sonsuz evrenlerin bulunduğunu ve bizim içinde bulunduğumuz âlemin işlediği kanunların hayatı netice verecek şekilde olduğunu kabul etmektir. Hâlbuki bir tane kâinatın varlığı Yaratıcısı'na işaret ederken, sonsuz evrenlerin var olması Allah'ın varlığına daha kuvvetli bir işarettir.

Hayatın mânâsı niyetlerimize ve bakış açılarımıza göre belirlenmektedir. İman nazarıyla kâinata bakılınca her şey Cenâb-ı Allah'ı tesbih eden yani O'nun varlığını, birliğini ve yüceliğini bildiren nesneler olarak görülmektedir. Buna rağmen imanının gerektirdiği şekilde yaşamayanların kalblerinde oluşan pas, kâinatı gözlemlerken eşyayı ve hâdiseleri bir sis perdesi arkasından bulanık görmeye yol açacağından, her şeyden Allah'a bir yol bulmak ve görülen her şeyde Allah'ı hatırlamak pek mümkün olmayacaktır.

Tekrar başlangıçtaki soruya gelirsek, peygamberlerin ve bilhassa son peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiği nurla kâinata bakılır, akıl ve kalb bu nurla nurlanırsa, insan hem kâinatta hem de kendi nefsinde Allah'ın varlığına ve birliğine işaretler, deliller bulur.

Kur'ân-ı Kerîm'in ve Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sırlarını açıkladığı kâinat, Allah'ı bin bir ismiyle tarif etmektedir. Bu anlayışla bakılan kâinatta, bulutlarla Allah'ın rahmet tecellisi olan yağmur getirilmekte, şimşek ve gök gürültüsü Allah'ı hatırlatan işaretler olmakta; çeşit çeşit nimetler rızık verici, merhametli ve hikmetli (Hakîm) bir Allah'a, uzaydaki yıldızlar gökyüzünü süsleyen Kudreti Sonsuz bir Yaratıcı'ya, insanın içindeki ahlâk ve bozulmamış vicdan apaçık iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir Rabb'e işaret etmektedir.

Mutlak hakikat, ilim ve amelin birbirini beslemesiyle kavranabilir; filozofların yapmaya çalıştığı gibi sadece düşünce yoluyla değil. Peygamberlere ise, bu hakikat bilgisi doğrudan, hem de en doğru kaynaktan verilmiştir. Çünkü insanı ve kâinatı en iyi bilen, elbette onları yaratandır.

İnsanı hayvanlardan ayıran ve üstün kılan en önemli fark mücerret kavramlarla düşünebilmesidir. Eşyaya mânâ yüklemek ve isimlendirmek, bilim yapmak ve sanat eserleri ortaya koymak insana has nimetlerdir. İnsan kâinatın ve hayatın mânâsını keşfetme gayreti gösterir, kalb ve ruhun derece-i hayatına çıkmaya çalışırsa, yeryüzünde Allah'ın halifesi olma misyonunu eda etmiş olur. Çünkü en temel hakikatler kalble anlaşılabilir ve ruhun bir boyutu olan iradenin insana sağladığı dinamizmle hayata geçirilebilir.

comments powered by Disqus