Balkanlar'da İstikrar Ve Türkiye'nin Misyonu


Ecdadımız, gittiği her yere; istikrârı, güveni ve adaleti de beraberinde götürmüştür. Buna en güzel örnek olarak Balkan yarımadası gösterilebilir. Osmanlı fetihlerinden sonraki Balkan yarımadası ile 18. yüzyıl ve sonrası Balkan yarımadasını kıyaslarsak, bunu açıkça görmek mümkün olacaktır.

14. yüzyılda, Balkan yarımadasında, egemen güç olarak, dejenere olmuş Bizans idaresiyle, Katolik despotları görülmektedir.(1) Bizans idaresi deyince aklımıza merkeziyetçi bir otorite gelmemelidir. Zira Balkan yarımadasındaki topraklar, İstanbul (Konstantinopolis)’dan değil, mahalli despot tekfurlar tarafından yönetilmekteydi.

Rum, Bulgar, Sırp ve Arnavutlardan müteşekkil halk, tekfurların keyfi yönetimi altında ezilmekteydi. Katolik Venedikliler ve Macarlar, Ortodoks halkı zulüm altında ilim inim inletiyorlardı.(2) Bunun yanında, Balkan milletleri kendi aralarında da iyi geçinemiyorlardı. İstanbul’da saray entrikalarıyla meşgul olan Bizanslılar da duruma müdahale edemeyince, Balkan yarımadasında tam bir istikrarsızlık hüküm sürmekteydi.

Osmanlılar’ın, Gelibolu’da Çimpe kalesini ele geçirmesiyle başlayan Rumeli’ye geçiş hareketi, giderek bütün Balkanlar’a yayıldı; karşılarında kendilerini durduracak güçlü bir devlet yoktu. Balkan yarımadasının Osmanlılar’ın eline geçmesini Sırpsındığı, I. Kosova ve Niğbolu savaşları sağlarken, Osmanlılar’ın Balkanlar’dan bir daha çıkarılamayacakları da Varna ve II. Kosova savaşlarıyla kesinlik kazanmış oldu. Osmanlı’nın uygulamış olduğu akılcı ve aktif dış politika ve Balkan halklarına göstermiş olduğu İslâm inancından kaynaklanan engin hoşgörü, Balkanlar’da Müslümanlığın yayılmasını hızlandırmıştı. Mora, Attika yarımadası, Tesalya, Epir, Makedonya, Ege adaları halkı, Osmanlı idaresine kendi istekleriyle girmişlerdi. Türk milletinin getirdiği adil, huzurlu idarenin ünü her tarafa yayılmış, bu yüzden Türk idaresi, zulüm altında inleyen toplumlar için bir câzibe merkezi haline gelmişti. Attika yarımadası ve Mora’da yaşayan Rum halk, Latin ve Bizans despotlarının zulmünden kurtulmak için, Yıldırım Bayezid’i ülkelerine davet etmişlerdi. Salono Piskoposu Dorotheus, padişaha yazdığı bir mektupla, Mora’yı zulüm ve kargaşadan kurtarmak için onu bizzat ülkesine davet etmiştir.(3) Müsteşriklerin hazırladığı İslam Ansiklopedisinde de adil Türk idaresi sonucu, Mora’da bir kısım Rum’un Müslüman olduğu yazılıdır.(4) “Fatih Sultan Mehmed, Ortodoks halka; dinlerini, örf, adet ve geleneklerini yaşama hürriyetini, yalnız Dünya Hıristiyan Birliği’ni parçalamak için vermemişti. Böyle bir niyet, sadece politik bir tedbir olurdu. Hâlbuki esas saik, Türklerin kültür yapısı ve insana bakış tarzıydı. Türk-İslâm kültürünün özünde bulunan inanç hürriyetinin nimetlerinden yalnız Ortodoks halk değil, Musevi, Ermeni, Süryâni vs. halk da faydalanıyordu.”(5) Osmanlı otoritesi, Balkan milletleri tarafından kabul görmüştü ve bu da Balkan yarımadasına istikrar getirmişti. Güçlü ve faal Osmanlı idaresinde daha önceki gibi hoşnutsuzluklar meydana gelmiyordu.

18. yüzyıla gelindiğinde ise, Balkanlar’daki istikrar tehdit edilmeye başlanmıştı. Bunun en önemli sebepleri; Fransız İhtilali’nden kaynaklanan milliyetçilik akımları, dış güçlerin müdahaleleri ve her şeyden önemlisi Osmanlı Devleti’nin eski gücünü kaybetmeye başlaması olmuştu. Devlet güç kaybetmeye başlayınca, bir otorite boşluğu meydana gelmiş ve bu boşluğu doldurmak isteyen devletler ortaya çıkınca da, günümüze kadar sürecek olan istikrarsızlığın temelleri atılmış oldu. O günden bugüne Balkan halkları istikrarı beklemektedir. Bunu, günümüzde cereyan eden hâdiseleri inceleyince daha iyi anlayabiliriz.

Balkanlar’da, 20. yüzyılda gerçekleşen en büyük hâdise, Yugoslavya’nın dağılması olmuştur. Federasyonun en büyük cumhuriyeti olan Sırbistan’ın saldırgan tutumu sebebiyle, önce Slovenya, sonra da Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etmişler, bunları Bosna-Hersek ve Makedonya takip etmiştir. Sonrasında çıkan savaş zaten herkesin malûmu. Yugoslavya’daki savaştan sonra kurulan ve Sırbistan ile Karadağ’dan oluşan Federal Yugoslavya Cumhuriyeti’nin de dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması, kuruluşu henüz devam etmekte olan yeni Yugoslavya’nın da uzun vadeli olamayacağını göstermektedir. Karadağ’ın, Sırbistan’ in saldırgan tutumu sebebiyle Yugoslavya’ya uygulanan ambargodan ve Amerikan baskısından memnun olmayışı; Karadağ’ın, dış yardımlardan mahrum kalmamak için ‘Savaş Suçluları Mahkemesi’ne tam destek vermesinden Sırbistan’ın rahatsız oluşu; Karadağ Başkanı Çukanoviç ve Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç yanlısı Karadağ Cumhurbaşkanı Bulatoviç’in aralarının açık oluşu, Federal Yugoslavya Cumhuriyeti’nin devamına yönelmiş tehditlerdir.

Arnavutluk’ta çıkan banker krizi ve sonrasında gelişen olaylar, bu küçük ülkenin de istikrarsız olduğunu göstermektedir. Basit bir banker krizi olarak başlayan gelişmeler, bir anda ülkeyi bir iç savaşın eşiğine getirdi. Az daha Toska ve Gega Amavutları, yani Sali Berişa’yı destekleyen Kuzeyliler ile çoğunluğu sosyalist olan Güneyliler birbirlerine gireceklerdi. Bu yaz yapılan seçimler bile tansiyonu düşürmeye yetmedi. Bulgaristan’daki ekonomik kriz ve sonrasında halkın sokaklara dökülmesi, Balkan yarımadasındaki diğer bir istikrarsızlık göstergesidir. Ne sosyalistler, ne de demokratlar ülkeyi darboğazdan kurtaracak politikalar üretemeyince, ülke bir karmaşaya sürüklenmiş oldu. Türkiye’nin yapması gereken, ama yapamadığı dış yardım, Yunanistan tarafından yapılınca, Bulgaristan birazcık nefes alabildi.

Son olarak; Makedonya’nın bayrak krizi ile sarsılması, Kosova ve Sancak’taki Müslüman halkın Sırp baskısıyla sindirilmeye çalışılması ve komşu devletlerin içişlerine karışmayı alışkanlık haline getiren Yunanistan’a kimsenin dur dememesi, barut fıçısı haline gelen Balkan yarımadasında patlamaya sebep olacak kıvılcımlar olarak düşünülebilir.

Yukarıda çizilen genel bir Balkan yarımadası portresi açıkça göstermektedir ki, bu yarımada yeniden istikrara kavuşmayı beklemektedir. Hadiseler gösteriyor ki, istikrarı buraya dışarıdan, ama çok uzakta olmayan bir ülke getirebilecektir. Nitekim, 1990’ların başında Türkiye bu işe soyundu. O yıllarda Bosna-Hersek ve Makedonya cumhurbaşkanlarının Ankara’ya gelerek merhum Turgut Özal’la istişarî mahiyette görüşmeleri bizi “acaba...?” diye ümitlendirmişti. Ancak Özal’ın ölümünden sonra Türkiye’nin iç siyasetteki istikrarsızlığı, dış siyasete de yansıyınca, ümitler suya düşmüş oldu. Yine de biz her şeyin bitmediğine inanıyoruz veya inanmak istiyoruz. Türkiye, tarihten gelen tecrübesi ile akılcı ve yapıcı bir dış politika izleyerek bölgede barışçı ve aktif bir rol oynamalıdır. Belki de böylece, bir gaye haline getirdiğimiz batı ile entegrasyon için de müspet bir adım atılmış olacaktır.

Her ne kadar dilimiz söylemeye varmıyor ve kimsenin ayıbını yüzüne vurmak istemiyorsak da kader, Osmanlı’ya ihanet eden herkesin pişmanlığını kendilerine itiraf ettirmiştir. Adalet ve huzur içinde yaşadıkları Osmanlı asırları halen yaşlıların dilinden düşmemektedir. Onları sömürmek veya asimile etmek gibi bir düşüncesi olmadığı halde, haksız yere emperyalistlikle suçlanan Osmanlı, hatasıyla-sevabıyla bugün tarihteki müstesna yerini aldı. Artık hem Türkiye’de, hem de Balkanlar’da yaşayan yeni nesiller, bazı şahıslara ait yanlış uygulamaların istismarına dayanan geçmişteki hatalarını birbirlerinin yüzüne vurmadan, dostça ve kardeşçe sarılmalı, yeni asrın gereği olarak medenilere yakışır şekilde birbirlerinin kültür birikimlerine saygı duyarak, huzur ve asayişi tesis etmenin yolunu aramalıdırlar. Bu hususta en büyük fedâkarlık ise her zaman olduğu gibi, yine sallarla Rumeli’ye geçen Süleyman Şah’ın torunlarına düşüyor olmalı. Sevgi ve hoşgörüyle yoğrulmuş, fikir ve aksiyon işçileri, eski komşularını tekrar hatırlamalı, birbirlerinin iyi hasletlerinden karşılıklı istifade için bütün yollan denemeli, aralarını bozmak isteyen kötü düşünceli insanların oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar.




KAYNAKLAR
1. Kocabaş, Süleyman. Türk-Yunan Mücadelesi. Vatan yayınları, İstanbul,1988, s. 11
2. Kocabaş, a.g.e., s.9
3.Danişmend, İsmail Hami. Osmanlı Tarihi Kronolojisi. C:I. TürkiyeYayınevi, İstanbul, 1971, s. 168
4.İslam Ansiklopedisi. C: 8, Mora Maddesi, s.422






comments powered by Disqus