Batının Orta Doğu Politikası

Giriş

Orta Doğu 20. yüzyılın başlarına kadar stratejik ve ticari önemiyle, bütün dünyanın yükselen güçlerinin dikkatini çekiyordu. 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla bölgenin, yükselen ve yayılan Batı Avrupa ile önemli bir ticari pazar olan Güney Asya arasındaki bağlantı sağlayıcı konumu değer kazanmıştır. Ve nihayet petrolün bir enerji kaynağı olarak önem kazanması, Orta Doğu’nun en az önceki kadar mühim ve iştah açıcı bir yanını daha ortaya çıkarmıştır. 20. yüzyıla kadar bölgede etkili bir Osmanlı hakimiyeti sürmüştür. Ancak Avrupa’nın 1648 Westphaha Düzeni adıyla Amerika’da uyguladığı denge ve barışı sağlama politikası başarıyla sonuçlanınca; sanayileşen Avrupa, Yeni Dünya üzerinde kurduğu hakimiyetin bir benzerini de kendi menfaatlerine uygun olarak Orta Doğu’ya da yaymaya karar vermiştir. Gerçekten de 18. yüzyılın ortalarında iyice genişleyen batı, büyük bir sömürge imparatorluğu vücuda getirmiştir (bkz. Harita 1). Orta Doğu’da, günümüze dek uzanan sürecin baş mimari İngilizler ise, kendi sömürge imparatorluklarını kurmakla kalmamışlar, bunu deniz üsleri ve kablo iletişim sistemleriyle pekiştirmişlerdir (bkz. Harıta 2). İşte Ona Doğu’nun Osmanlı hakimiyetinden çıkartılıp adım adım sömürgeleştirilmesi ve aynı dönemde bölgede sürtüşmelerin zuhur etmesi, batının 17. yüzyılın başında iyice bariz hale gelen Doğu politikasının sonucudur. Ancak bu politikanın sonuçları kadar önemli olan diğer mevzu da, Orta Doğu’da batının bölgeye yerleşirken kullandığı usüllerdir. Bu usüllerin ne olduğu bölge halklarına nasıl uygulandığı, bölgeyle alakası çok eskilere dayanan Türkiye için çok önemlidir.

USÜLLER...
A) Tarihi saptırma


David Fromkin, modern Orta Doğu’nun nasıl oluştuğunu anlatan önemli eserinde, 1900’lerin başında sık sık toplanan İngilizlerin Orta Doğu ile ilgili birimlerinin ilginç vasıflarına değinmektedir. Bunların en önemlilerinden olan De Bunsen Komitesi. İngiltere’nin Orta Doğu politikasını şekillendiren başlıca merkezlerdendir. Komitenin önemli üyeleri (Fransa-İngiltere) arasında, gizlice yapılan ve Osmanlı Devleti’nin bölüş(ümünü hedefleyen tarihi Sykes-Picot Antlaşması’nın mimarlarından Sir Sykes da vardır. Komite, ilk toplantılarında ısrarla Osmanlı Devleti’nden koparılacak yerlere verilecek adların müzakeresini yapmaktadır. Komite, çalışmalarında Latin ve Yunan klasikilerine dayalı bilginin etkisinde olup, halihazir Orta Doğu’nun Osmanlı’dan koparılacak kısımlarına müstakbel isimler ararken, İslam öncesi putperest isimleri uygun bulur. Böylelikle batının Orta Doğu politikasıyla ilgili önemli bir ipucu elde edilmektedir:Bölgenin övünülecek geçmişiyle bağını keserek, yeni batı müdahalesine mukavemet etmesini sağlayacak moral kaynaklarını kurutmak. İkinci olarak, aynı başlık altında yine tarih saptırılarak, bölge halkının kurduğu köklü medeniyetler yok sayılmıştır. Orta Doğulular tarihin dışına itilmiştir. Yörenin insanları antik çağlardan beri kendi medeniyetlerini vücuda getirmişlerdir. Sümer’de ilk yerleşik hayat, takvim, yazı, tekerlek; Babil’de matematik; Mısır’da tıp; Umman’da denizcilik.., vb. Batılılar’dan çok önce ileri seviyede icra edilen bazı bilimlerdi. Ancak batı politikası, kendilerinin “medeniyet getirenler’ olduğuna yöre insanını inandırmak için bütün bu gerçeklere perde çekmek islemiştir. Yine batılıların tavrı, aynı insanların tarihe hiçbir katkısı olmadığı yönündeydi. Vasco de Gama, Ümit Burnu’nu bulmak için çıktığı seyahatle, Umman’ın efsane denizcisi Ahmet bin Macid’e çok şey borçludur. Macid’in, döneminde yazılması çok zor olan ve büyük denizlerin akıntı ve rüzgülarını en ince noktalarına kadar ihtiva eden bir kitabı vardır. Yine aynı cümleden ünlü Osmanlı denizcisi ‘Turgut Reis, bütün Akdeniz dillerine vakıftı ve bu tür denizcileri bulmak İslam coğrafyasında hiç de zor değildi. Akdeniz dillerine vakıf alt rütbelerden leventler çoktu. Ne var ki, tarihi saptırma usülü dahilinde batı, Orta Doğu’nun büyük birikimini inkar etmiş-halen de sürdürdüğü haliyle- bölge halklarını “denizden korkanlar” olarak tasvir etmiştir. Tarihi saptırmanın gayesi; bölge halklarının batıdan önce büyük medeniyetler vücuda getirdiğini unutturup, onları sözde batı yardımına psikolojik olarak hazır hale getirmektir. Bu politikanın başarısız olduğu da maalesef söylenemez.

B) Suni çatışmalar üretmek


Şüphesiz aralarında hiçbir kavga olmayan bölge insanlarının batıya karşı mukavemeti daha etkili olurdu. Böylece batı politikası bölge halklarına yeni ve suni hedefler üretti. Elbette çoğunluğu Müslüman olan Orta Doğu’da üretilen hedefler ve aynı hedefler istikametinde birbirlerine karşı kılıçlarını bileyenlerin hemen hepsi Müslümandı. Söz gelimi, batı tabii ilgi alanı olduğu halde, Körfez’i İran için önemsiz gibi göstermiş ve İran’ın bütün hedefini Hazar tarafına kaydırmasına sebep olmuştur. İngiltere ‘nin tahriki o kadar etkili olmuştur ki, İran, Hazar için büyük masraflarla bir donanma dahi inşa etmiştir. Netice olarak, iki zararlı sonuç ortaya çıkmıştır:

a) Çok kısa sürede Sünni-Şii çatışması doğmuştur,

b) Kaybolan iç denge sonucu Körfez, batı müdahalesine açılmıştır.

Osmanlı-İran ilişkileri gerilmiş, sonuç olarak Osmanlı sınırları içindeki Şii kitlenin tahrikine de sebep olmuştur. Bütün olup biten iç çatışmaların yanında, Müslüman halk kandırılıp, ayrıca batılıların kendi aralarında yaptığı savaşlarda kullanılmıştır. Bugün Orta Doğu’da en ılımlı sayımlara göre 40’ı aşkın bölgesel çatışma noktası vardır ve bunlar son yüzyılın ürünüdür.

C) Yanlış bilgi kullanımı; gerçeğin başka gösterilmesi.

1917 yılında açıklanan, 67 kelimelik, ama tesiri büyük Balfour Deklarasyonu, gerçeğin saptınlmasında eşi görülmemiş bir misaldir. 67 kelimelik deklarasyon altı ayda hazırlanmış olup, her kelimesi bir gayeye yöneliktir. Batının sonraki politikasının yöre halkına yönelik çerçevesini oluşturan Balfour Deklarasyonu’nda kullanılan dil, siyasi beceri dolu olup, deklarasyon ile dünya kamuoyu kandırılmıştır. Şöyle ki; Yahudilere milli bir yurttan (national home) söz eden deklarasyon, bölgede sözü edilen yurdun kurulması süresince “Filistin’de bulunup Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına halel gelmemesini” istiyordu. Bölgeyi tanımayan birisi ifadeden şunu anlayacaktır:

Sanki bölgede ezici bir Yahudi nüfusu vardır ve Arap nüfusu azınlıktadır; bu sebeple, bir azınlık olarak Araplar’ın medeni ve dini hakları gözetilmelidir. Gerçekten de, Avrupa kamuoyu durumu böyle algılamıştır. Halbuki o dönemde Arap nüfusu, aynı topraklarda en az %85’i teşkil etmekteydi; kalan kısmın da hepsi Yahudi olmayıp, başka azınlıklar da mevcuttu. İkinci olarak Araplar, burada kadimden beri hakimdi. Onlara lütfedilen medeni ve dini haklar, zaten hem sayıca hem tarihi açıdan yörenin sahibi olan bu insanların tabii haklanydı. Batı bu yolla, yörede korunmaya muhtaç yeni bir avuç Müslüman olduğu imajını yaymak istemiş, yani Yahudiler’in kurumlaşmasının nüfus açısından tabii olduğu havası verilmeye çalışılmıştır. Arapların azınlık olduğu yanlış bilgisi yaygınlaştırılmıştır.

İkinci bir çarpıcı misal de, en az birincisi kadar şaşkınlık vericidir. Bu usülde batılı güçlerin bölgede var olmasının gerekliliği, tarihi belgeler cımbızla çekilerek veya bazıları da örtülerek kullanılıp anlatılmak istenmiştir. J.C. Hurewitz, Orta Doğu’da İngiliz nüfuzunun zayıflamaya yüz tuttuğu ve ABD’nin Ingilizlerin yerini almaya hazırlandığı dönemde, bu konumu meşrulaştırmak için çeşitli belgelerden müteşekkil kitabını iki cilt halinde telif etmiştir. Eser, Osmanlı- Fransız Kapitülasyon Belgelerinden yakın zamana kadar olanları ihtiva ediyordu. “Diplomacy in the Near and Middle Last” adlı kitabın ikinci baskısı 19 yıl sonra ABD’nin bölgede etkinliğini artırdığı bir dönemde ortaya çıktı. Ne var ki, işin ilginç yanı, kitabın hacmi üç cilde çıktığı halde bir tek belge, evet bir tek belge, kitaptan bilerek çıkarılmıştır. Sözü edilen belge, Hindistan Valisi Lord Curzon’a ait 21 Eylül 1899 tarihli bir memorandumdur. Belgede, Orta Doğuda İngiliz çıkarlarının ne yönde olduğuyla ilgili bilgiler vardır. Memorandum ilim çevrelerinde bomba etkisi yapmıştır. Açıkça, Orta Doğu’nun nasıl sömürüleceği pervasız bir dille anlatılmaktadır. Hurewitz’in üç cilde çıkan kitabından her nasılsa aynı belge çıkartılarak; İngiltere’den sonra bölgeye gelecek güce yardımcı olunuyordu. Nitekim aynı belge, batı hakkında bir parça bile makul düşünen kitlenin dahi nefretine sebep olmuştur. Böylelikle, 1899 tarihli memorandumun muhtevasının halka ulaşması engelleniyordu.

D) Şiddet

Batının saklamadan uyguladığı bir diğer yöntem de şiddet kullanmaktır. Tabii olarak kendi toprakları işgal edilen her toplumun meşrü müdafaa hakkı vardır. Bu müdafaaya batılı güçlerin şiddetle karşılık vermesi, onların Orta Doğu’da en temel politikalarından olmuştur. İngiliz hükümetinin bütün inkarına rağmen, kendileriyle bağının aşikar olduğu Doğu Hindistan Şirketi devletçe korunduğu hal de baskı uyguluyor, suikastlar tertip edi adil olmayan anlaşmalar imzalıyordu. Orta Doğu’ya gelen Portekizliler yerli halka, hiçbir diyalog teşebbüsüne girmeden saldırmıştır. Yerlilerin mallarına el konulmuş, hatta yolcular, içinde olduğu halde gemiler batırılmıştır. Portekizli Alfonso Albuquerqe, kralına (Emanuel) yazdığı iki mektupta, Nil’in yatağının değiştirilmesi; Kabe’nin yıkılması gibi olağandışı planlarını tatbik için destek arıyordu. İran’ı Osmanlı’ya karşı sık sık tahrik ettiler. Yine Hindistan’da İngilizlerin “Korsan Körfezi” diye adlandırdıkları yöre, yerli dilde karşılığı olduğu halde, sadece Hint halkının burada İngilizlere karşı müdafaa sergilediği yer olduğu için böyle isimlendirilmiştir. 1820’de yerli halk katliama tabi tutulmuş ve bazı tekneler yakılmış, sonra yerli yöneticiler bunları yapanlar olarak teşhir edilmiştir. Batının Orta Doğu’ya müdahalesinin gayr-i insani yönü, Libya’da Ömer Muhtar’a revâ görülenler gibi, her köşede yapılan direnişler de görülmüştür.

Sonuç

Orta Doğu tabii zenginlikleri sebebiyle batılı güçlerin ilgi odağı olmaya devam ediyor. Son Jrak-Kuveyt hâdisesinde batının geleneksel politikasının sürdüğü yine ortaya çıkmıştır. Türkiye içinse Orta Doğu’nun önemi açıktır. Bölgedeki tarihi miras, mukaddes mekânlar gibi mevzular mühimdir. 1894 yılında içlerinde bir tek Afrikalı mümessil olmadığı halde, Berlin’de Afrika’nın paylaşımını yapanlar için gaye ve vasıta muhteva olarak aynı şekilde duruyor. Bu gidişin zarar tarafının değişmez muhatabı ise aynı; Türkiye.

Kaynaklar

1- Kutsal Topraklarda Siyonizm ve Masonlar. Mim Kemal Öke. Çağ Y.

2. SBF Ders Notları,. Turkaya Ataöv.

3- Barışa Son Veren Barış, David Fromkin. Sabah Y.

4- Büyük Güçlerin Yükseıişi ve Düşüşü. Paul Kennedy.. iş Bank. Y.

5- Orta Doğu. Alain Gresh, Alan Y.

6- The Israel and Arabs. Maksime Rodinson.





comments powered by Disqus