Bediüzzamanın Esaret Yolculuğunda İkinci Durak Culfa


Üstad’ın esaret yıllarını yazdığım sırada Tarihçe-i Hayatta geçen ‘Celfa’nın neresi olduğu üzerinde hayli çalışmıştım.

Son Şahitler’de geçen bir küçük paragraf dışında tatmine değer bir malumat elde edememiştim. Nihayet aradığım Celfa’nın Nahcivan’daki Culfa* olduğu anlaşıldı. Bu güzel beldeye iki kez gittim. Üstadımızın da dahil olduğu esirlerin barındığı Culfa tren garındaki eski binaları gördüm. Culfa coğrafi önemi haiz bir belde. Stratejik özelliğe sahip. Türkiye, İran ve Ermenistan’ın çevrelediği Nahcıvan’ı demiryolu ve karayoluyla İran’a bağlayan bu güzel beldenin bugün yaklaşık nüfusu onbin civarında. Nahcivan’ın merkezine uzaklığı ise 40 km’dir.

Biz burada tarih sahifelerini aralayarak Culfa’nın tarih içindeki önemini vurgulamaya çalışacağız:

Yıl: 1916

Ruslar Van ve Bitlis’i işgalleri sırasında elde ettikleri esirleri Doğubayazıd yoluyla Culfa’ya getirirler. Mevsim; bahar. Aylardan; Nisan-Mayıs. Üstad Hazretleri yaklaşık burada bir ay bekletilir. Fakat boş durmaz, manevi cihadına devam eder.

O günleri görenleri aradık. Nihayet 1905 yılında Nahcıvan’da doğan Latif Hüseyin zade’yi bulduk. Bediüzzaman’ı sorduk. Kendi lehçesiyle şunları anlattı:

“Biz mescidde otururduk. Bu vakt dediler ki, 15-16 nefer Türkiyeli esiri Yerevan yolu ile Culfa’ya getiribler, birazdan mescide gelecekler. Mescide gelende gördük ki, başlarında ağ (ak) sargı ve fes var. Aralarında biri vardı, adı Seid Nürsi idi. Bizim adamlar ona ‘Fehrüddövran Bediüzzaman’ deyirdiler. 0 geldikden sonra halk mescide toplaşmağa başladı. Oda halka Kur’an hekiketlerini (hakikatlerini) anladırdı. Hetta bir defe, sehv etmiremse “er-Rehman” suresinin ilk ayetlerini tefsir ederek dinimizin ne keder (kadar) mentige (mantığa) uygun olduğunu ispat etdi.

0, tez-tez Kur’an müsabikeleri (müsabakaları) ve yarışlar keçirirdi (yaptırırdı). Bele (böyle) müsabikelerin birinde şahsen men de iştirak etmişem.

Bediüzzaman Seid Nürsi ve yanındaki esirler mescidin yanındaki hücrede bir aya yahın galdılar.”

Latif Hüseyinzade o yıllarda duyduğu Bediüzzaman’la alakalı bir başka hatırasını da şöyle anlatıyor.

“1916. ilin(yılın) yaz ayları idi. 0 dövrlerde (devirlerde) ölkemiz Rus esaretinde olduğu üçün Il. Nikolay düşmenimiz sayılırdı. 0 günlerde Il. Nikolay Tiflis’e geldi ve Kafkazın (Kafkasın) bütün elm (ilim) adamları ve din hadimeri onun görüşüne getdiler. Tiflis’e getmiş elm adamlarımız oradaki Türk esirleri ile görüştüler. Tiflis’e geden alimlerin dediyine göre, II. Nikolay esir düşergelerinden (kamplarından) birini gezerken Seid Nürsiden başka bütün esirler ayağa galkdılar. Nikolay bunun sebebini soruşdukda Seid Nürsi “inandığım din sizin kimi bir kafirin karşısında ayağa durmağa izn vermir.”deyir. Bediüzzaman’ın bu sözlerinden gezeblenen (gazaplanan) Nikolay ona üç günlük kamera cezası ile birlikde ölüm cezası kesir. Üç günlük kamera cezası bitdikden sonra Nikolay Bed?üzzamanı e’dam (idam) etmezden evvel onun iki arzusunu soruşur. 0 da “izn verin, iki rük’et namaz kılım, sonra meni e’dam edin” deyir. Bundan sonra Nikolay onu e’danı cezasından azad edir.”

Yıl 1918,

7 Temmuz 1918 Nahcivan için tarihi bir gün.

1918 ‘in Nisan ayından beri devam eden Ermeni mezalimi İngiliz ve Rusların desteği ile gün geçtikçe Nahcivan’ın köy ve kasabalarına yayılıyordu. Bu arada Osmanlı Hükümetine müracaat eden halk temsilcileri, hiçbir cevap gelmemesinin mey’usiyeti içinde kıvranırken birkaç öncü Türk subayı Nahcıvan’a ulaşmıştı. Bu subayları takiben az sayıda Türk askeri de gelmişti. Bunlar Halil Paşa ve Nuri Paşa komutasındaki askerlerdi. Bu subaylardan Hamit Bey Nahcıvanlıların damadı idi ve Kazım Karabekir Paşa’nın göndermiş olduğu mektubu elde çoğaltıp halka dağıtmaya başlamış kısa sürede halkı galeyana getirmişti. Daha önce Nahcıvan’ı Ermenilere terk etmeyi bile düşünen halkın fikirlerini kısa zamanda değiştirmiş, halk artık yer yer Ermenilerle savaşmaya başlamıştı, ama yetişmiş asker ve silah eksikliği yüzünden tam bir başarı sağlayamamıştı. Nihayet 7 Temmuz 1918 günü Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu Doğubayazıt üzerinden Culfa’ya gelmiş ve Culfa köprüsünden geçerek Nahcıvan’a dahil olmuştu. Bunu duyan halk akın akın orduya katılmış ve işgalci Ermenileri Nahcıvan’dan koymuşlardı. Paşa ilk konuşmasında “Biz savaş için değil barış için geldik” diyerek, Türk alicenaplığını bir kez daha göstermişti.

Kazım Karabekir Paşa Nahcıvan’da olduğu süre zarfında büyük bir kütüphane kurmuş, o dönemde Türkiye’de yayınlanan edebiyat dergilerini okullara dağıtmış, halka yer yer İslam dini konusunda konferanslar vermiştir.

Osmanlı orduları daha sonra Tebriz’e kadar gitmiş ve bir müddet sonra (30 Ekim 1918 akşamı Mondros Mütarekeğ’nin imzalanmasıyla) ordularınız bölgeyi terk etmeye zorlanmış, paniğe kapılan halk 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’ya müracaat ederek Osmanlı ordularının hiç olmazsa az sayıda asker ve silah bırakmaları talebinde bulunmuş ve bu istek gayri resmi olarak hayata geçirilmiştir.

Bu askerlerin yardımı ile 3 Kasım 1918’den 30 Kasım 1918’e kadar yaşayacak olan ve merkezi lğdır vilayeti olarak belirlenen, ahali sayısı 1 milyondan fazla olan, Nahcıvan, Şerür, Dere Elgez, Kernerli, Gümrü ve Zengezur’u içine alan geniş bir arazide ARAS TÜRK HÜKÜMETi kurulmuştur.

Bu hükümet kuruluncaya kadar Nahcivan’da yine yer yer Ermeni işgal ve katliamları olmuş ve bu katliamları İngilizler de desteklemiş, İngilizlerin bölgeden ayrılmasından sonra Türk asker ve subaylarının yardımıyla Ermeniler püskürtülmüştür.

Aras Türk Hükümeti idealinin ilk kurucusu Kazım Karabekir Paşa idi. Paşa Nahcıvan’a çok önem veriyordu ve şöyle diyordu: “Nahcıvan şarkın kapısıdır. Bu kapıyı korumak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.” Evet elden gelen yapılmıştı. Bugün Türkiye’ye 11 km sınırı olan Nahcıvan daha sonra 13 Ekim 1921 ‘de yapılan Kars Antlaşması’yla Türkiye’nin garantörlüğü altında özerk bir cumhuriyet olarak Azerbaycan’a bırakılmış ve bugün de % 20 arazisi işgal altında olan Azerbaycan’ın bu küçük parçasının Ermeniler tarafından işgal edilmemesinin en büyük sebebi olarak bu anlaşma gösterilebilir.






comments powered by Disqus