Bilimsel Araştırmada Dünya Nereye Gidiyor?


UNESCO’nun dünyada bilimin son durumuyla ilgili olarak yayınladığı 1998 yılı raporu önemli sonuçlara varmamızı sağlıyor. Özellikle Türkiye’nin bilim karşısındaki tavrı üzerinde bir kez daha düşünme ihtiyacını hissettiren raporda, bütün ülkelerin bilim faaliyeti tespit edilip, yenilik yapma kabiliyetleri karşılaştırılmakta ve teknolojik düzeyleri hakkında belli hükümlere varılmaktadır
UNESCO bu araştırmayı yaparken;
1. Gayrisafi milli hâsıladan (GSMH) araştırmaya ayrılan yüzdeyi;
2. Patent talep sayısını
3. Bilimsel dergilerde yayınlanan makale sayısını, belirleyici faktör olarak göz önünde bulundurmaktadır.

Bir başka deyişle bu istatistikler her ülkenin bilime ilişkin reel çabasının genel bir özeti olmaktadır.

Raporda ayrıca 1993’ten beri dünyada araştırmanın gelişimi de ortaya konulmaktadır. Japonya, ABD ve Avrupa’nın aynı güçte oldukları görsel-işitsel ve telekomünikasyon endüstrisi hariç tutulacak olursa, ABD’nin hiçbir zaman bu kadar güçlü gözükmediği anlaşılmaktadır.

Bilimsel yayınların % 38,4’ü ABD, % 35,8’i Avrupa ve sadece % 10,l’i Japonya tarafından yapılmıştır. Yani geleceğin dünyası önce ABD’de icat edilmektedir. Eski Sovyetler Birliği’ne bağlı ülkeler ise bu konuda kötü günler yaşamakta olup, yapılan bilimsel yayınların oranı 1982’de % 8,4 iken, 1993’te bu oran % 3,9’a düşmüştür.

Fakat rapordaki en önemli bilgi genelde Doğu’nun, özelde Japonya’nın düşüş göstermesidir. Anahtar teknolojilerin bütününde Japonya sadece % 13’lük bir kısmı, Avrupa % 36’yı, ABD ise % 43,8’i elinde tutmaktadır.

Askeri amaçlı bilimsel araştırmalara ayrılan kredilerin genel bilimsel araştırma bütçesi içindeki payı ise, gelişmiş ülkelerde halen yüksek olup, bu Oran ABD’de % 55, Fransa’da % 29 iken, Almanya’da ise bu oran daha düşük; % 10.

Avrupa, sevinmesini gerektirecek bir konumda değildir. Enformatikte mevcudiyetleri az hissedilen Avrupalılar, biyoteknolojide ve ilaç sanayiinde de hayal kırıklığı yaşıyorlar. Avrupa’nın gücü çevre ve ulaşım teknolojileri gibi “kıvam bulmuş”, yani yenilik yapma ve pazara uyarlama hızının daha yavaş olduğu sektörlerde görülmektedir. Alınan patent yüzdelerine göre, biyoteknolojilerde ABD %57,1, Avrupa Birliği %29,7 ve Japonya %5,3; enformatikte ABD %67,4, Avrupa Birliği %19,5 ve Japonya %9,1; ilaç sanayiinde ABD %59,8, Avrupa Birliği %25,8 ve Japonya %5,4; çevre teknolojilerinde ABD %24,9, Avrupa Birliği %59,1 ve Japonya %6,8; ulaştırma teknolojilerinde ABD %20,0, Avrupa Birliği %53,1 ve Japonya %18,1‘lik paylara sahipler. Gelecek yüzyılın başında ise, otomobil ve demiryolu teknolojilerinde silah endüstrisinin büyük bir kısmını dönüştürebilecekleri büyük bir pazar gören Amerikalıların önemli bir hamle yapmaları beklenmektedir.

Rapor, araştırma ve geliştirme için yapılan harcamaların GSMH içindeki yüzdesinin Avrupa Birliği ülkelerinde orta seviyede olduğunu göstermektedir (% 1,8). Buna karşılık, araştırma-geliştirme çalışmalarına ABD % 2,5; Japonya % 2,6; Güneydoğu Asya ülkeleri (Güney Kore, Tayvan, Singapur) % 2,3 oranında bir pay ayırıyorlar. Dünya ortalaması % 1,4 iken, Türkiye’de ise henüz yüzde ile ifade edilecek bir pay ayrılmamıştır.

Çalışan aktif nüfus içinde (tüm mesaisi araştırma olan) araştırmacı sayısına gelince (üniversite, enstitü ve sanayi kesiminin tümü için), bu oran, 10 bin kişi içinde Fransa’da 24, Almanya’da 30, ABD’de 37 ve Japonya’da 40 kişi olarak tespit edilmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde bu rakam tek haneli iken, ülkemizde, bu konuda yapılmış yeterli bir istatistik çalışması henüz yok.

Bütün bunlar, dünyanın geri kalan kısmının —özellikle gelişmekte olan ülkeler ile eski Sovyet ülkeleri—dünya teknoloji haritasından silinmek üzere olduğunu göstermektedir. Bu ülkelerden çok fazla sayıda araştırmacı çıksa bile, bunlar yeteneklerini gelişmiş ülkelerde değerlendirmektedirler.

Avrupa Birliği ve Bilim

UNESCO raporu Avrupa’nın araştırma konusunda yeni bir yapılanma içine girmesi gerektiğini göstermekte olup, ekonomik kriz ve tek para sistemine entegrasyon kriiterlerinin getirdiği zorunluluk, bütçeden araştırmaya ayrılan payların kısılmaına yol açmıştır. En son rakamlarla, AB’ye üye onbeş ülke, her yıl araştırmaya toplam 103 milyar ekü (yaklaşık 100 milyar ABD Dolan) harcamaktadır.

Avrupa’da bilimsel ve teknolojik işbirliği iki şekilde olmaktadır. 1. Birliğe üye olan veya olmayan ülkeler arasında işbirliği; 2. Komisyonun yönettiği ortak bir politika. Ellili yıllarda Cenevre’de kurulan ve bugün dünyadaki en gelişmiş tanecik hızlandırıcılarıyla siklotronları bünyesinde barındıran, aynı zamanda yeni nükleer reaktör teknolojilerinin tasarım merkezi durumundaki Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi (CERN), daha sonraki yıllarda oluşturulan Avrupa Moleküler Biyoloji Örgütü (EMBO) ve Avrupa Güney Yarımküre Gözlem Evi (ESO) gibi kuruluşlar, devletlerarasındaki bu işbirliği arzusunun fiiliyattaki en çarpıcı örneklerini teşkil ediyor.

Hükümetler arası iş birliğinin en başarılı örneklerinden bir diğeri ise; Avrupa Uzay Ajansı (ESA)’dır. Ajans, ortak kasayı besleyen ondört ülkeye, Ariane füzesi sayesinde uydu fırlatma pazarına girme imkânı verdi. Stratejik bir sektörde ABD’ye karşı bağımsız duruma gelerek, söz konusu Avrupa ülkeleri ticari bir ağırlık kazandılar.

Avrupa Birliği’nin araştırma politikası, sübvansiyon prensibine dayandırılmış durumda. Birlik, inceleme konusunun genişliği ve maliyeti üye ülkelerden her birinin imkânlarını aşan projeleri yönetiyor. Bu projelerin içinde toplandığı çerçeve programlar biyomedikal, enformasyon ve çevre- bilim teknolojileri gibi alanlarda, temel araştırmaya ve teknoloji geliştirmeye yönelik çalışmaları içine almıştır. Sadece 1995 yılı için, dördüncü çerçeve programı her biri, üye ülkelerin kamu ve özel araştırma kuruluşlarından oluşan bir konsorsiyumun gerçekleştirdiği 2255 projenin hazırlanmasına ve finansmanına imkân verdi. 1990’ların başında, bu tür programlar sadece Fransa’da 1800 kuruluşu harekete geçirdi ve diğer ülkelerin laboratuarlarıyla 7000 ‘den fazla ortak çalışma yapılmasına zemin hazırladı.

Gelişmekte Olan Ülkeler ve Bilim

Gelişmekte olan ülkelerde bilimsel araştırmaların durumu istikrarlı değil. Küreselleşme, Güney ülkelerinin ekonomisini belli bir şekil almaya zorlarken, bir yandan beyin göçünü tersine çevirmiş, diğer yandan da gelişimini Afrika, Güney Amerika ve Asya’nın, bilim, endüstri ve teknik dileri üzerinden sağlamış ülkelerin yaptığı beyin hırsızlığı için bahane yerine geçmiştir. UNESCO raporunda, gelişmekte olan ülkelerin birçok problemle karşı karşıya kalmış, karmaşık bir mozaik oluşturduğu belirtiliyor. Bugünün üçüncü dünya ülkeleri 60’lı yıllarınkinden farklı. Bugün Brezilya, Burkina Faso ve Tayvan arasındaki ortak nokta; ekonominin küreselleşmesinden dolayı, gerek araştırma ve teknoloji sistemleriyle, gerek iç pazarlarıyla dışa açılma süreçlerini sağlıklı bir şekilde yaşama zorunlulukları olarak ortaya çıkıyor.

İyimserler Güneydoğu Asya ülkelerinin başdöndüren yükselişini diğerlerine örnek gösteriyorlar. Yetmişli yılların başında ekonomi sahnesinde gözükmeyen Güney Kore, Singapur ve Tayvan, daha sonra içine Tayland, Endonezya, Malezya ve özellikle Çin’in de gireceği bir kalkınma çığın başlattılar. “Asya Mucizesi”, Batı teknolojisinden ilham alan dayanıklı tüketim maddelerini çok ucuza üretebilen bir endüstri üzerinde gelişti. Bu süreçte milli eğitim sisteminin süratle yetiştirdiği mühendisler gerekiyordu. İşte Asya’nın yükselen ülkelerinin mühendislik bilimlerinde güçlü bir şekilde mevcudiyetini hissettirmesinin ve araştırma sisteminin % 80’inin işletmeler tarafından finanse edilmesinin nedeni buydu.

Fakat Güneydoğu Asya modelinin sınırları ve elde ettiği başarının sürdürülebilirliği tartışma konusu olmuştur. Çünkü temel araştırma olmaksızın teknolojik yenilik de olmaz. Asya ülkeleri tarafından 80’li yıllarda sıkıştırılan ABD, 90’lı yılların sonunda teknolojilerde devrimler yaparak rüzgârın yönünü yine değiştirmiş durumda. Katma değer taşıyan ürünlerin, özellikle de halka hitap eden elektronik eşyaların büyük kısmı bugün yine ABD’de üretiliyor.

Krizden çıkmak için, işletmelerin yenilik üretme güçlerini yeniden kazanmaları gerekiyor. Daha az önemli olmakla birlikte, Latin Amerika’nın ekonomik atılımı 90’lı yılların ortasından bu yana artık bir realite. Avrupa Birliği modeli örnek alınarak oluşturulan yeni ekonomik örgütlenmeler sayesinde (Brezilya, Uruguay ve Arjantin’i biraraya getiren Mercosur gibi), ayrıca büyük oranda Kuzey Amerika katılımlı çok uluslu büyük yatırımlar yoluyla bu ekonomik hamle gerçekleştirilmektedir. Bu firmalar kendi fabrikalarını kurmakla yetinmeyip, yüksek öğrenimin, dolayısıyla araştırmanın özelleştirilmesi noktasında üniversitelere yatırım yapıyorlar. Bütün bunlar, devletin rolünü küçültme taraftarı liberallerle, araştırma ve teknoloji için milli bir strateji gerektiğini savunan “yapısalcı” anlayış arasında belli bir tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

Raporda yer alan şu ifadeler, bu bakımdan, çok önemli: ‘Bilim camiaları, araştırmanın giderek özel bir yatırım aracı olarak kabul edildiği bir durumla karşı karşıya bulunuyorlar. Bu ise araştırmayı kamuya ait ve kamuyu hedefleyen bir faaliyet olarak kabul eden mevcut anlayışa tamamen zıt”. Araştırmanın tamamen özelleştirilmesi, böylece devlet kontrolünden çıkması, diğer yandan da, devletin zaman içinde kamu yararına ciddi bir araştırma hedefinin olmaması, üzerinde düşünülmesi gereken sorunlar olarak gözüküyor.

Afrika’ya gelince, siyah kıta yaklaşık yirmi yıldır yaşadığı çöküşten artık kurtulmayı umuyor. Üniversite sayısı 1970 ve 80’li yıllarda büyük artış göstermiş bulunuyor. Araştırma sayısı her yıl % 9 oranında artmakla birlikte, “ağırlıkları” mütevazı kalıyor. 1985’te dünya genelinde bilimsel yayınlar toplamının % 0,5’i Sahraaltı Afrika’sından (Büyük Sahra’nın güneyindeki ülkeler) geliyordu (Güney Afrika hariç). On yıl sonra bu oran % 0,3’e düşmüş durumda. Bölgenin yenilik üreten tek ülkesi Nijerya’nın, 1987’den 1991’e gelindiğinde bilim üretimi yarıya indi. Sadece ziraat ve tıp gibi bilimler hayatta kaldı. Birçok ülkede üniversitelere para ayrılmıyor ve birçok kuruluş parasızlıktan kapanmak zorunda kalıyor.

Bir Elitin Yetişmesi

İşte bu noktada, devletin tedricen terk ettiği sahayı çok uluslu kuruluşların doldurmaya başladığı görülüyor Ve bu saha da oldukça geniş. Afrika’da araştırmanın % 80’i teoride devlet desteğine bağlı gözükse de, korkular Latin Amerika’dakiyle aynı: devletin çekilmesi, bilimsel kurum ve sistemlerin özelleştirilmesi, araştırmacıların çalışmalarının özel sektörün emrine verilmesi. Bu politikanın yarın ne getireceği bilinmiyor.

Bu durum karşısında araştırmacıların tavrı farklılaşıyor ve çok yaygın “beyin göçü” deyiminin artık gerçeği yansıtmadığı görülüyor. Yetmişli yıllarda, gelişmekte olan ülkelerin öğrencilerinin yüksek öğrenim yapmak üzere gelişmiş ülkelere gittikleri ve geri dönmedikleri görülüyordu.

1960–90 arasında bu akım yılda 245 bin öğrenciden 1 milyon 178 bine çıktı. Bunun üzerine yurt dışına yüksek öğrenim amaçlı çıkışlara kısıtlamalar getirildi. Buna rağmen 1978’de, bu fenomenle ilgili olarak onbir ülkeden 6 bin 500 öğrenci üzerinde yapılan tek ciddi anket bazı kanaatleri sarstı. Gelişmiş ülkelerde yaptıkları yüksek öğrenimden sonra bu ülkelerde kalan öğrenciler ülkelerine dönme düşüncesini sürekli koruyorlardı. Dönenler ise, ülkelerinde kalmak istiyorlardı. Sonuçta dış ülkelerde kalanlar en iyi araştırmacılar değildi.

Bu inceleme zihniyet değişimine yol açtı. Belki de beyin göçü kendi elitini yetiştirecek gücü olmayan ülkeler için bir araçtı;”Tabii, elitlerin kendi ülkelerine dönmek istemeleri şartıyla.” Bu zihniyet değişimi Güneydoğu Asya ülkelerinin ekonomik yükselişiyle biraz daha kuvvet kazandı. Ülkeleri kendilerine bir iş, uygun bir araştırma düzeyi, düşünce özgürlüğü ve iyi bir hayat kalitesi temin edince araştırmacılar kitleler halinde geri döndüler. 80’li yıllarda Güney Kore’de görülen durum tamamen buydu.

Buna karşılık, mesela Kolombiya, ekonomik gelişiminin beyinleri geri dönmeye teşvik için yetersiz olduğunun bilinciyle farklı şekilde hareket etti -bu ülke 60’lı yıllardan beri bir beyin göçü yaşıyordu. Kolombiya Bilim ve Teknoloji Faaliyetlerini Teşvik ve Koordinasyon Milli Konseyi (Colciencias), dışarıdaki bin civarında Kolombiyalı araştırmacıyı içine alan bilimsel enformasyon ağı kurdu. Bu girişim haber, yayın, sempozyum, seminer, uzmanlık gibi konularda Kolombiya’daki üniversitelerin ihtiyaçlarına İnternet yoluyla cevap vermeyi amaçlıyordu. 1994-95’te yapılan bir anket, gelişmiş ülkelerde bulunan araştırmacıların büyük kısmının birgün ülkelerine dönmek düşüncesinde olduklarını, sadece % 20’lik bir kısmın dönmek istemediğini ortaya koydu.

Sonuç itibarıyla, UNESCO’nun raporunu şu şekilde özetlemek mümkün: ABD’nin devam eden üstünlüğü Avrupa’nın istikrarı, Japonya’nın geri gidişi ve gelişmekte olan ülkelerin tabloda yine yer almayışı. Fakat bu ülkelerin halen gelişmiş hür dünyada çalışan araştırmacıları, bir başka deyişle bilim diyasporası, onların dünya ülkeleri arasında araştırma alanındaki yerlerini korumak için sahip oldukları en önemli şans olarak gözüküyor.

Türkiye’ye gelince, buraya kadar sözünü ettiğimiz gelişmekte olan ülkelerin bilimsel araştırmayla ilgili sorunları çok büyük ölçülerde burada da yaşanıyor. Fakat temel ve uygulamalı bilimlere ciddi kaynak ayırmamak, üniversiteleri büyük projeler üreten kurumlar haline getirmemek, gelişmiş ülkelerdeki beyinlerinden nasıl yararlanacağını bilememek, bilimsel araştırmanın merkezi olması gereken üniversiteleri ve araştırma kuruluşlarını, Türkiye’de teknolojik gelişmenin ve kalkınmanın lokomotifi durumuna bir türlü getirememiştir. UNESCO raporunun kendisine bir kez daha hatırlattığı sorunlarını Türkiye’nin bilim camiası da büyük kısmı itibarıyla görüyor, fakat ne yazık ki Türkiye gibi bir ülkede bu da yeterli olmadığından fazla söze hacet yok.






comments powered by Disqus