Bir Başka Zaviyeden Kuruluş

Niçin Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu?
13. yy. sonlarına doğru kuzeybatı Anadolu'da ortaya çıkan küçük bir beylik, 100 yıl gibi kısa bir süre içerisinde Anadolu'nun dörtte üçünü, Balkanlarda ise Sırbistan ve Boğdan'a kadar olan toprakları hakimiyetine alan bir devlet haline gelmiş, daha sonraki asırlarda ise Asya, Avrupa ve Afrika'da çok geniş topraklara sahip olarak, yüksek bir medeniyet vücuda getirmiştir. "Selçuklu-Bizans sınırındaki küçük bir beyliğin nasıl olup da dünyanın en büyük devletlerinden biri haline geldiği tarihçileri hâlâ meşgul eden bir sorudur."(1)
Osmanlı Devleti sadece medeniyetiyle değil siyasi varlığıyla da büyük öneme sahipdi. Zirvede olduğu dönemler bir tarafa, yıkılışından 70 yıl geçmesine rağmen bugün, bir zamanlar Osmanlı hâkimiyeti altında bulunan ülkelere gittiğinizde, o devri az çok bilen veya büyüklerinden dinlemiş olan insanlar "Osmanlı" adını duyunca saygıyla ayağa kalkmakta ve "Bir daha ne zaman!" diye sormaktadırlar. Şurası kesindir ki tesirleri dolaylı olarak hâlâ devam eden böyle bir devletin kuruluşu çok büyük öneme sahiptir. Geçmişe gelecek için bakılmalıdır. Günümüzde yeni kurulacak devletlerin, Osmanlı Devletinin kuruluşundan almaları gereken ibretler ve stratejiler vardır. İşte bu yüzden Osmanlı Devleti'nin kuruluşu defalarca incelenmiş ve tekrar incelenmeye layık bir mevzudur. Yazımızda Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu inceleyerek devleti ayakta tutan bazı temel dinamikleri ve esasları tesbite çalışacağız. Kuruluşa bu açıdan bakmanın "köklü değişikliklerin arefesinde bulunan" toplumumuzda yeni kuruluşlara ışık tutacağı düşüncesindeyiz.

Kuruluş Öncesi Anadolu'daki Siyasi Gelişmeler ve Kayılar'ın Göçü
13.yy. başlarından itibaren Moğolların batıya doğru yaptıkları istilalar sonucu Maveraünnehr, Azerbaycan ve İran'daki göçebe Türkmen ve yerleşik nüfus, Anadolu'ya göç etmeye başladı. 1243'de yapılan Kösedağ Savaşı'ndan sonra bütün Selçuklu topraklarını işgal eden moğollar 1277'ye gelindiğinde ise Anadolu'da doğrudan hakimiyetlerini kurmuşlardı.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin otoritesinin zayıflamasından sonra Anadolu'da pekçok Türk beyliği kuruldu. Bu dönem Beylikler Dönemi olarak adlandırılır.
Söğüt ve Domaniç yöresinde bir beylik kurmuş olan Osmanoğullarının ataları ise, muhtemelen 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Men/den Doğu Anadolu'ya gelen Oğuzlar'ın en soylu kollarından biri olan Kayı boyuna mensub bir aşiret idi. Doğu Anadolu'da ilk yurt tutulan bölge Van gölünün kuzeydoğusundaki Ahlat yöresidir. Daha sonra şimdi Suriye sınırları içinde bulunan Caber mevkiine gönderilirler. Selçuklu Sultanı Alaeddin 1231 yılında Ertuğrul Gazi'ye dirlik olarak Söğüt civarını verir (2).
Ertuğrul Gazi 1281'de ölünceye kadar Kastamonu civarındaki Çobanoğulları'na tâbi bir uç beyi olarak kalmıştır. Yerine geçen oğlu Osman Gazi ise 1300 yılına kadar Çobanoğulları'na bağlı kalmış, bu tarihten sonra ise Konya'daki Anadolu Selçuklu Sultanı'na bağlanmıştır (3). İşte bu tarih Osmanlı Devleti'nin kuruluşu olarak kabul edilir.
Ertuğrul Gazi zamanında beyliğin toprakları 4800 km2 kadardı. Osman Gazi öldüğünde bu rakam 16.000 km2'ye çıkmıştır. Orhan Bey ise oğlu 1. Murat'a 95.000 km2'lik bir toprak bırakmıştır(4). Acaba Osmanlılar bu hızlı büyümeyi nasıl gerçekleştirdiler? Kanaatimizce bu sorunun cevabını Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda aramak lazımdır.

Osmanlı Halkının Menşei
Bu hızlı büyüme ve genişleme, emniyet ve düzeni sağlamak için yeni fethedilen yerlere Türk halkının yerleştirilmesini zorunlu kılmıştır. Peki bu halk nereden gelmişti? Yoksa bazı Batılı tarihçilerin iddia ettikleri gibi, yerli Rumları Osmanlılaştırma yoluna mı gidilmişti?
Osmanlı sarayında yetişmiş tarihçilerden öğrendiğimiz kadarıyla, Osmanlılar, Oğuzlar'ın Kayı boyundan gelmektedirler. Bazı tarihçilerin reddetmesine rağmen bu rivayet doğrudur. Eğer Osmanlı padişahları kendileri hakkında bir soy uyduracak olsalardı, soylarını muhakkak ki Salur ve Kınık boylarından birine dayandırırlardı. Çünkü Oğuz geleneğine göre hükümdarlar ekseriyetle bu boydan çıkarlar.

Öte yandan Gibbons ve Shaw gibi gerçekleri çarpıtmalarıyla ün yapmış bazı tarihçiler, Osmanlı halkının zorla Müslümanlaştırılmış Rumlar ve Türk halkından müteşekkil olduğunu iddia ederek, Osmanlı Devleti'nin siyasî ve içtimaî dinamiklerini Hristiyaniar'a dayandırmaya çalışmakta, örnek olarak da Köse Mihal'i göstermektedirler.

"Osmanlı Devleti'nde 14. yy.' da hatta 15.yy.'ın ilk yarısında şöhret kazanan büyük şahsiyetler arasında Köse Mihal ailesi gibi Hristiyan dönmeleri çok azdır. Selçuk ve İlhanlı an'aneleri üzerine kurulmuş olan bürokrasi tamamıyla Türk unsurlardan müteşekkil olduğu gibi idare ve ordunun başında bulunanlar da hemen umumiyetle Türkler'dir.

Bu iddianın altında Türkler'i bedevi, medeniyetten ve idare kabiliyetinden mahrum gösterme düşüncesi yatmaktadır.

"Osmanlı Beyliğinin ilk kuruluşunda halk göçebe ve yarı göçebe olsa bile Anadolu'da İlhanlı ve Selçuklular'dan kalan yerleşmiş bir şehir geleneği ve teşkilatı vardı. Osman Bey devletini kurarken bu açıdan hiç bir zorlukla karşılaşmamıştır.

Ayrıca Köse Mihal ve benzeri birkaç Hristiyan'ın Müslüman olduktan sonra Osmanlı saflarında önemli mevkilere gelebilmeleri Osmanlılar'ın ırk ayrımı yapmayan ve "Allah katında üstünlük (ırk ve soy ile değil) ancak takva iledir." âyetiyle belirtilen geniş müsamaha prensiblerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını gösterir.

Öte yandan, Osmanlı Devleti'nin toprakları genişledikçe doğudan gelen Türkmenler bu devamlı genişleyen ve büyüyen devletin topraklarına yerleşmeyi tercih etmişlerdir. Böylelikle Osmanlılar feth ettikleri yerlerin emniyetini sağlamada zorluk çekmemişlerdir.
Görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti, iddiaların aksine, tamamen Türk halkı ve bu halkın oluşturduğu siyasî ve kültürel gelenek üzerine kurulmuştur.

Osmanlı Devleti'nin Yükselişini Hazırlayan Temel Esaslar
Küçük bir beylik iken büyük bir devlet haline nasıl gelindi? Bu sorunun cevabını ararken karşımıza kuruluş döneminde yükselişi hazırlayan sebebler olarak dînî, siyasî ve sosyal bir takım amiller çıkmaktadır. Bu amiller birbirine kenetlenmiş ve içiçe oldukları için kesin bir sınıflandırmaya gitmek oldukça zordur. Bu yüzden biz bu sebepleri ana başlıklar halinde zikredip, Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve yükselişindeki rollerini izaha çalışacağız.
a) Cihad Mefkûresi: 13. yy. Anadolu'suna baktığımızda Moğol istilasının Anadolu'yu kasıp kavurduğunu ve istikrarın bozulduğunu görmekteyiz. "Moğolların istilası Anadolu'da yaşayan Türkler arasında cihad mefkûresinin daima canlı tutulmasını sağlamıştır(9). Çünkü Moğollar başka dinlere müsamaha göstermiyor, kendilerine karşı koyan halkı soykırım yaparak sindirme yolunu seçiyorlardı.

Anadolu'da daima canlı kalan bu cihad mefkûresi daha sonraki yıllarda Osmanlı fetihlerinde önemli rol oynamıştır. Osmanlılar cihad dinamiğine sarılarak o muazzam ve inanılmaz fetihleri gerçekleştirmişlerdir. Denilebilir ki, Moğol işgalinin belki de tek faydası Anadolu halkı içinde cihad düşüncesinin daima taze ve dinamik kalmasını sağlamış olmasıdır.

Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren fetih siyasetini, cihad mefkûresi doğrultusunda belirlemiştir. Cihad arzusu Osmanlı toplumunu birlik ve beraberlik içinde tek bir hedefe doğru yönlendirmiştir.

b) Fetih Siyaseti: Osmanlılar'da mükemmel bir fetih siyasetinin takip edildiğini görmekteyiz. Dervişler ve tarikat şeyhleri, Hristiyan topraklarına gidip yerleşiyor ve ahaliye İslâmiyet'in sevgi ve müsamaha anlayışını yaşayışlarıyla gösteriyorlardı. Kurulan zâviyelerde halka yiyecek temini ve hastaların tedavisi yapılıyordu. Osmanlı ordusu fetih için gittiğinde ise Osmanlılar'ın korkulacak insanlar olmadığını zaten anlamış olan ahali, Osmanlı idaresini, halkı ezen Bizans ve Balkan devletlerinin idaresine tercih ediyorlardı.
Öte yandan, Osmanlılar'ın, feth ettikleri yerlerde yerli aristokrasiyi ve yöneticileri (çoğunlukla) eski statülerinde bırakmaları (11), yeni feth edilecek yerlerde yaşayan zenginlere ve yöneticilere Osmanlı egemenliğine girdikleri takdirde eski durumlarını muhafaza edeceklerine dair güvence oluyordu. Öyle ki bazan Osmanlı kalelerini koruyan Hristiyan kale komutanlarına ve tımar sahiplerine rastlanabiliyordu.

Görüldüğü gibi, uygulanan bu fetih politikası, Hristiyan ahalide gelecek Osmanlı idaresinin eski idareden daha iyi olduğu intibaını bırakmış ve Osmanlı Devleti'nin fetihlerinde çok büyük kolaylık sağlamıştır.

c) Müsamaha: Kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti'nde azınlıklara ve başka dinden olanlara karşı dinî, iktisadî ve sosyal müsamaha ve hürriyet prensible-rinin azami şekilde uygulandığını görmekteyiz.

Azınlıklar dinî açıdan ibadet ve ayinlerinde serbest; iktisadî açıdan, uğraştıkları iş ne olursa olsun (ticaret, çiftçilik ya da bir zanaat) Müslüman halk kadar serbest ve ayrıcalıklı; sosyal açıdan, giyim-kuşamdan gelenek ve göreneklere kadar hiçbir sahada sınırlamaya ya da baskıya maruz bırakılmıyorlardı. Yeni feth edilen yerlerin halkına uygulanan bu geniş müsamaha Bizans ve Balkan devletlerinin ağır vergileri ve dini baskısı altında ezilen halkı cezbediyordu. Çünkü savaşlarda yenilen devletler zararı halktan vergi olarak alıyor, ayrıca resmi mezhebin dışındaki mezheplere karşı baskı
uyguluyorlardı. Böylelikle, çoğu zaman bir şehrin savaşmadan alınması veya bir belde halkının ekseriyetle İslâm'ı kabul etmesi gibi durumlar da görülüyordu.

d) Komşu Beylik ve Devletlerle İlişkiler: Osmanlılar gerek beylik döneminde gerekse devlet olduktan sonra, Müslüman komşu beylik ve devletlerle daima iyi geçinmeye çalışmışlardır. İlk padişahların Anadolu'daki beyliklere karşı asla hasmane bir tavır takınmadığını görmekteyiz. Ancak zaman zaman komşu beyliklerdeki karışıklıkları Önlemek için müdahale ettiğine de rastlamaktayız. Osmanlılar savaş yaparak toprak elde etmek yerine komşu beyliklerle siyasi evlilikler yaparak veya para ile toprak satın alarak genişlemeyi tercih etmişlerdir.

Kısaca çevrelerindeki Türk beylikleri'yle daima dost geçinmeye çalışmış, buna karşı bütün enerjilerini Bizans'a yönelterek o doğrultuda genişlemişlerdir. Bunun arkasında Müslümanı Müslümana kırdırmamak ve Allah'ın dinini Hristiyan topraklarında yaymak düşüncesi yatmaktaydı.

e) Tarikatlar ve Dervişler: Tarikat, insanın bir takım ibadet usulleriyle Allah'ın rızasını kazanmak ve O'na yakınlaşmak için takip ettiği yoldur.

Derviş kelimesi genel olarak tarikata girmiş kişi için kullanılır. Tekke ve zaviye denilen yerlerde yaşayan dervişler olduğu gibi, köy köy dolaşarak halkı irşad eden dervişler de vardı.

Osmanlı Devletinde yeni feth edilen topraklara yerleşerek burada zaviyelerini kuran dervişler, hem buralara yeni yerleşen Müslüman halkı irşad, hem de yerli gayri müslim ahaliye İslâm'ı tebliğ vazifesini yerine getiriyorlardı. Gittikleri yerlere katıldıkları ordu ile beraber bazan ordudan da önce İslâm'ın mesajını götüren bu hakikat erleri çoğu zaman ordu geldiğinde yöre halkının gönlünü fethetmiş oluyor ve askeri fethi kolaylaştırıyorlardı. Ayrıca, tarikatlar halk arasında dini inançların daha da kökleşmesini ve manevî coşkunluğun artmasını sağlıyordu(15). Böylelikle İslâm, halk arasında bütünüyle uygulanan ve uygulandıkça devleti ve toplumu daha da yücelten bir dinamik haline geliyordu.

Osmanlı padişahları tarikatları ve dervişleri daima koruyup desteklemiş, şeyhlere karşı saygıyı asla eksik etmemişlerdir. (16) Osman Bey'in kayınbabası Edebali aynı zamanda bir tarikat şeyhidir. "Osman, Orhan ve Murat Beyler ünvanları arasında gazi dervişlerin reisi olduklarını belirtmeye itina göstermişlerdir .

Kısaca özetlersek, tarikatlar ve bunlara mensup dervişler Bizans sınırında bulunması sebebiyle Osmanlı beyliğinin sınırları içinde yoğunlaşmış ve yeni fethedilen yerlerde İslâmiyetin yayılması yanında Müslüman halkın manevi heyecanının yüksek tutulması ve İslâmiyet'in daha iyi yaşanmasında önemli rol oynamıştır.

f) Ahilik: Ahilik kuruluş dönemi, Osmanlı toplumunun önemli dinamiklerinden biridir. Ahilik bir meslek birliği olarak kurulmuş, bir beldedeki esnaf ve sanatkârların oluşturduğu loncalardı. Fakat daha detaylı incelediğimizde ahilerin daha önemli roller üstlendiğini görmekteyiz.

Cömertlik, misafirperverlik, yiğitlik, halk için yaşama, halka karşlıksız verme fakat hiç almama gibi prensiplere dayanan ahilik teşkilatının asıl gayesi; "İnsanların dünya ve ahirette huzur içinde olmalarını sağlamaktır. Bu anlayış için, ahiler dünya için ahiretini veya ahiret için dünyasını terketmeyen dengeli bir hayat anlayışı geliştirmişlerdir..".
Ahilerle devlet arasında sıkı bir bağ vardı. "İlk Osmanlı önderleri aynı zamanda merkezileşmiş devletin savunmalarının yetersiz kaldığı yerlerde, halka yardım ve kurtuluş getirmek için örgütlenmiş olan ahi derneklerinin üyeleri, kimi zamanda liderleriydiler(19). Osman Bey'in kayınbabası Şeyh Edebali ve birçok silah arkadaşları, hatta Orhan Beyin kardeşi Alaaddin Paşa bu teşkilata mensuptular (20). Ayrıca bu topraklarda vakıflar da kurmuşlardı(21). Osmanlı Devleti'nin kuruluş çağında en büyük kuvvet ve dayanağı bu teşkilat olmuştur. Toplumda disiplin ve dayanışmayı sağlayan ahilerin zaman zaman seferlere iştirak ettiklerini de görmekteyiz. 'İlk fetihlerin gönüllü öncüleri, Alperenler de denilen" (22) ahiler gerektiğinde işlerini bırakarak Allah yolunda cihad eden insanlardı.

Netice
Şüphesiz ki Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselişindeki dinamikler bu kadarla kalmıyor. Mesela Osmanlılar'ın Bizans sınırında bulunması onların genişlemesini kolaylaştırmıştır. Bizans'ın çökmekte olan bir devlet olması, o sırada Avrupa ve Balkanlar'da Osmanlı'nın yükselişine karşı koyacak güçte bir devlet olmaması ve Osmanlı toplumunda uç kültürünün hakim olması gibi sebepler Osmanlı Devleti'nin yükselişini kolaylaştırmıştır. Fakat bize göre bu faktörler tâli sebeplerdir. Kanaatimiz şudur ki; bunlar olmasaydı Osmanlı yine büyük bir devlet haline gelecekti. Çünkü iç sebepler tam teşekkül etmişti, Toplum her ferdiyle büyük bir yükselişe hazırdı. Toplumda İslâmiyet fert fert en iyi şekilde yaşanmaya çalışılıyordu. Dini müessesler yukarıda belirtmeye çalıştığımız gibi, tam teşekkül ettirilmiş ve sosyal hayatta çıkacak problemleri çözmeye hazırdı. Padişahından askerine, ondan köylüsüne herkes yeni bir kuruluşun aşk ve heyecanını taşıyordu.

Osmanlı Devleti'nin kuruluş mozayiğine baktığımızda, Osmanlı halkını cihad mefkûresine sımsıkı sarılmış; tarikatlar vasıtasıyla manevi olarak donanmış; ahilik teşkilatıyla da ekonomik ve sosyal açıdan düzenli bir yapıya kavuşmuş olarak görmekteyiz. Birkaç yüzyıl içinde üç kıtada toprakları bulunacak olan yüksek bir devlet ve medeniyetin temelleri yukarıda belirtmeye çalıştığımız bu esaslar üzerine atılmış ve yükselmiştir. Hiç şüphesiz ki yeni atılacak veya atılmakta olan temellerde en az bu kadar sağlam olmalıdır ki üzerine büyük devlet ve medeniyetler bina edilebilsin...

DİPNOTLAR:
1- Halil İnalcık, Studies in Ottoman Social and Economic History: The Question of Emergence of Ottoman State, sh. 72
2- Mehmel Neşri, Kitab-ı Cihan nüma, TTK Yay.Ank.1987 c.1,shı65
3- Yeni Türk Ans., Ötüken Yay., İstanbul; 1985, c. 7 sh. 2815.
4-A-g.e., sh. 2816
5- Profl. Dr. M. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, TTK. Ank, 1988, sh. 69
6-A.g.e., sh.3
7-A.g,e., sh. 12
8-A.g.e.,sh. 12
9- İnalcık, The Question of Emergence of Ottoman State, sh. 73
10-A.g.e.,sh.76
11- Halil İnalcık, Ottoman Methods of Conguest, sh. 119.
12-A.g.e.,sh.114
13-Osmanlılar'ın azınlıklara karşı hiçbir baskı ve asimilasyon siyaseti uygulamadıklarının bir delili olarak İstanbul'da 1477'de yapılan hane sayımı gösterilebilir. Bu sayıma göre şehrin % 42si gayr-i müslimlerden oluşmaktadır. Eğer müsamaha olmasaydı bu oranın çok daha düşük olması gerekirdi, (bkz. Rebuilding of İstanbul by Mehmet II., Cultura Turcica, ç.4,1967, sh. 8)
14-Ö. L. Barkan, İstila Devrinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler. Vakıflar Der. S. 2.1942 sh. 283 Ankara
15- Sina Aksin, ed, Osmanlı Devleti; 1300-1600, Cem Yay., İstanbul; 1989, sh. 24
16- A.g.G.sh. 29
17- Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Ötüken Yay., istanbul; 1983, c.2, sh. 259
18- Dr, Yusuf Ekinci, Ahilik ve Mesleki Eğitim. M.E.B. Yay.. İstanbul. 1989, sh. 22
19- Stanford Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye'nin Doğuşu, E. Yay., İstanbul 1982, sh.32.
20-Köprülü, a.g.e, sh. 13
21-Shaw, a.g.e.,sh. 36
22-Yeni Türk Ans.C.1,Sh.43

comments powered by Disqus