|
Bir Hülasa -5-
Sızıntı [email protected] |
Sesli Dinle
|
Farklı İsim veya Sıfatlarıyla Yolun rehberleri-2 Gavs: Yardım etme, imdada yetişme, medet-resân olma, ruhanî himayede bulunma mânâlarına gelen gavs, tasavvuf erbabınca, mânevî mertebelerin en yükseğini ihrâz eden zatlar için kullanılan bir tabirdir. Bu pâyeyi ihraz eden zat; hususî bir ilâhî teveccühle şereflendirilmiştir ve -Allah’ın izniyle- Hızır gibi, sıkışanlara, darda kalanlara imdadât-ı sübhâniye işaretiyle yetişir.. böyle bir hususiyeti hâiz olmayana “gavs” denmeyeceği gibi, kutbiyeti içinde imdadât-ı Rabbâniye âyinedarlığına müstaid bulunmayan kutuplara da gavs ismi verilmez. Böyle bir zat, gavsiyetle beraber kutbiyeti de hâiz olursa, ona “gavs-ı a’zam”, aksine kutbiyet pâyesiyle serfiraz bir şahıs da gavsiyetle şereflendirilmişse, ona da “kutb-u a’zam” denir. Burada, her unvanın farklı bir mahmilinin olabileceği de unutulmamalıdır. Aslında bu yüce pâyelerle şereflendirilenler, zılliyet plânında Hakikat-i Muhammediye’yi temsil ettiklerinden, ilâhî hakikatlere mir’âtiyet açısından Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)’ın maiyyetindedirler. Bu itibarla da onlar, “Zâtıma mir’ât ettim zâtını / Bile yazdım âdım ile âdını.” (Süleyman Çelebi) gerçeğine cüz’iyet çerçevesinde mazhar sayılırlar. Evet, “O’nu Hak âyine-i Zât etti / Zât-ı yektâsına mir’ât etti.” (Hâkânî) sözü, evvelen ve bizzat hakikî insan-ı kâmil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a aittir; sâniyen ve bi’l-araz da izafî insan-ı kâmillere masruftur. Sofiye, her asırda bir gavsın bulunduğuna kail olup, onu, yaşadığı dönem itibarıyla bütün “ricâlullah”ın başbuğu, insanlar arasında ilâhî inayete ermenin kapısı, mâneviyat âleminin hakemi ve ilâhî füyuzatın da ilk tecellî merkezi kabul ederler. Gavs, eğer kutbiyeti de hâiz bulunuyorsa, kendisi kutb-u ekber, pâyesi de kutbiyet-i kübrâdır. Bu mansıpla şereflendirilmiş bir mânâ kahramanının öyle mazhariyetleri vardır ki, değil bizim gibi sıradan insanlar, hak erlerinin en ileri seviyedeki müntehîleri bile onların çoğunu idrakten âcizdirler. Bir kere, bu mânâdaki bir kutbiyet, Esmâ-i İlâhiye’nin en câmi aynası, varlığın özü ve usâresi, Hakikat-i Muhammediye’nin de mazhar-ı tâmmıdır. Bu imtiyazladır ki o, -biiznillâh- Hakikat-i Ahmediye (aleyhisselâm)’ın vesâyetinde ve Mişkât-ı Muhammediye’nin ziyası altında, zılliyet plânında tam bir sahib-i salâhiyettir. Bu zatlar, ekmeliyetin temsilcileri olmaları açısından, dava-yı nübüvvetin hâlis vârisleri ve hilâfet-i Muhammediye (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de has mümessilleri sayılırlar. Bu yüce pâye, bazen tek bir fertle, bazen samimî bir kardeşlik, ivazsız bir ittihat, tam bir ittifakla rıza-yı ilâhî etrafında kenetlenmiş bir şahs-ı mânevî tarafından da temsil edilegelmiştir. Kutup: İnsanlar arasında yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk’ın kâmil mânâda halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın has vârisi ve her devirde bulunan insan-ı kâmilin de unvanıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra bu pâye, dava-yı nübüvvetin hakikî vârisleri olmaları itibarıyla, hilafet sıralarına bağlı olarak, Raşid Halifeler’le temsil edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise, hakikî müçtehid ve mânâ âleminin sultanları, zâhir ve bâtının da kahramanları aktâb, evliyâ u asfiyâ ile… Kutbiyet, mânevî mertebelerin en yükseğidir, bazen kutup, kutbiyetle beraber gavsiyeti de hâiz olur ve bu önemli buudla o daha bir derinleşir ve tam bir menba-ı feyz-i ilâhî hâline gelir; gelir ve Hakikat-i Muhammediye (aleyhi ekmelüttehâyâ)’nın has ve hâlis bir vârisi olma mazhariyeti ile, bulunduğu çağda Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi salevâtullahi ve selâmuh) vesâyetinde ve zılliyet plânında O’nu temsil eder ve O’nun vazifesini görür. Kutup, kendi ruhundaki potansiyel zenginlik ve derinlikleri tam inkişaf ettirip ortaya koyan bir insan olması itibarıyla, beşerî çerçevenin çok çok üstünde bir performans kahramanıdır. O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrâfil’e, nutku Cebrail’e, kuvve-i câzibesi Mikâil’e, kuvve-i dâfiası da Azrail’e ayna bir kâmildir. Bu açıdan da o, bütün âlemlerin “min vechin” kalbi olma mesâbesinde bir merkez insan/kendi çağı itibarıyla Allah’ın halifesi, Hakikat-i Muhammediye (aleyhi efdalussalevât)’ın has talebesi ve temsilcisi, “taayyün-ü evvel”inin zaman üstü bir şuâı ve ilâhî esrarın bütün gönüllere intikalinde de nuranî, şeffaf bir vasıtasıdır. Teşriî emirlerde olmasa da, tarifî emirlerde veraset-i nübüvvet cihetiyle o bir vâzı’dır. Ayrıca, ehlullah tarafından kutup, “kutbu’l-irşad” ve “kutbu’l-vücud” diye ayrı bir tasnife daha tâbi tutulmuştur. Bunlardan “kutbu’l-irşad”, “kutbiyet-i kübrâ” pâyesiyle nübüvvetin ruhunu, kutbu’l-vücud ise “hâtemü’l-evliyâ” namıyla “Hâtem-i Nübüvvet”in bâtınını temsil etmektedir. Her devirde birkaç kutbu’l-irşad’ın bulunabilmesine karşılık, kutbu’l-vücudun sadece bir tane olabileceği, konunun üstadlarına ait bir mülâhaza. İşte bu kutup, hangi melek-i mukarreb ve nebiy-yi mübeccelin yörüngesinde seyahat ederse etsin veya kimin kürsî-nişîni bulunursa bulunsun o her zaman Hazreti Kutbu’l-Enbiyâ (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimizin ziya-i vücuduna ve imdâd-ı ruhanîsine müteveccihtir. İnsan-ı Kâmil En yüksek irşad makamını ihraz etmiş ve Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât, hatta şuûnât-ı Zâtiyesinin en parlak aynası olan kutlu kişi, “yetkin insan” mânâsında insan-ı kâmil diye tesmiye olunur. “Mutlak zikir kemaline masruftur.” esprisi açısından, insan-ı kâmil denince ilk akla gelen, Hakikat-i Muhammediye’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). Sonra da diğer enbiya, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebîn gelir. Bir kısım mülâhazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelâmcılar insan-ı kâmili, “akl-ı evvel”, “akl-ı küll”, “kelime-i câmia”, “nokta-i câmia”, “nokta-i vahdet”, “sırr-ı ilâhî”, “âyine-i sırr-ı ilâhî”, “vesile-i uzmâ”; bazı sofîler de “pîşuva”, “hâdî”, “mehdî”, “dânâ-yı kâmil”, “mükemmil”, “bâliğ”, “tiryak-ı ekber”, “iksir-i a’zam”… şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de, bütün bu mülâhazaların hepsini, câmi bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ı kâmilin, âyine-i vücûd-u Hak ve “dû kevn” olması gerçeğidir. Evet o, varlığın özü, usâresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekânlardaki “kenz-i mahfî”yi ifadenin yanında, her şeyi Zât-ı Hakk’a bağlar; bağlar ve O Zât’ı hem vicdanın enginliği, hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir. Aslında insan-ı kâmil, öyle bir mir’ât-ı mücellâdır ki, her dakika kim bilir kaç defa şuûnât-ı zâtiye onda “bî kem u keyf” tecellî eder, tecellî eder de, işte böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semâların önüne geçer. Zira insan-ı kâmil, âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir şey doğru anlaşılamaz, hiçbir ilim mârifete dönüşemez ve hiçbir şeyin hayat esrarı tam hissedilemez. Onun bakış zaviyesine bağlanamamış bütün bir fizik âlemi ruhsuz ve onunla şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nursuzdur. Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce gerçekleştirilegelmiştir; kitleler, onların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş ve onların neşrettiği nurlar sayesinde varlık ve hâdiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Bu itibarla da denebilir ki, onları bulan, dolayısıyla da hakkı, hakikati bulmuş ve onları iç dünyalarıyla müşâhede eden de, mazhar ve tecellîgâhın şeffafiyeti, vüs’ati ölçüsünde Hak cemalini temâşâ etmiş sayılır. İnsan-ı kâmil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir. İman, İslâm, ihsan, onun yol ve yörüngesi, Allah rızası hedefi, Hakk’ı sevip sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da -kulluğunu onlara bağlamama kaydıyla- bu mübarek düşünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir. İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve mârifet ufkunu yükseltecek bilgi peşindedir. Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur.. güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler.. güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur.. her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O’nunla oturur-kalkar.. O’nu düşünür.. O’nu konuşur.. her tavrı ve her beyanıyla O’nu hatırlatır ve hakkın, hakikatin en talâkatli bir lisanı olarak yaşar. Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsafın birinci kahramanıydı. İslâmiyet’in özündeki ilâhî sırrı görebilmek için, O’nu bir kerecik olsun -ön yargısız ve insaflı olmak şartıyla- temâşâ yetiyordu. Cîlî’nin de dediği gibi; varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahsı göstermek mümkün değildir. İnsan-ı kâmil, Cenâb-ı Hakk’ın, zâtî şuûnâtının tam bir mazharı ve O’nun varlığının da câmi bir aynası olması itibarıyla, bâtını esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri de kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen sarahaten, kısmen de remzen ve işareten tam bir hulâsası, bir fihristi, hiç olmazsa ana başlıklarıyla eşya ve hâdiselerin câmi bir indeksidir. Hazreti Vücûd, onda küllî ve tafsilî bir şekilde tecellî ettiğinden, yani icmalen de olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır taşıdığından, bir mânâda her varlık onun âyine-i vücûdunda mündemiç, Zât-ı Hak da kalbinde kenzen mütecellîdir. Her hâlde ilk insan-ı kâmile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden biri de, işte onun bu zâhirî-batınî donanımı ve potansiyel zenginliğiydi! Böyle bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususî teveccühe ciddî bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde sistemleştirilen ilâhî ahlâk ve kevnî kanunların temsilinden ibaret olan diyanetti. Evet, eğer Hakk’ın gözü bizim üzerimizde ise -ki öyle olduğu açıktır- bizim gözümüz de dini hayata hayat kılma cehdiyle hep O’nda olmalıydı..! Varlık ve hâdiselerle münasebet ve onlara müdahalesi açısından insan-ı kâmil, yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temâşâ, herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir. O, şefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi bir anne gibi kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır. Evet o, her zaman çevresini şefkatle süzer.. damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanında bulunur.. zararlılara karşı o bünyeyi korur.. ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler.. bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.. ve her hâliyle onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir. İnsan-ı kâmilin bütün varlık ve eşyaya tekvînî emirler açısından nezareti, onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zaviyesinden görüp gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin tezkiyesi ve insanî latîfelerinin Hakk’a uyarılması şeklindedir. Evet o, halk içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve olgunlaşmaya açık ruhları da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir mürebbîdir. O’nu tanıyıp atmosferine girebilen herkes, istidadı ölçüsünde Hakk’a ulaşmış ve O’nu bulma yoluna girmiş sayılır. Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhûru, has bir mânâda bu mir’ât-ı mücellâda temâşâ buyurur. Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî’yi gösteren câmi öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş, ona uyan Hakk’a ubûdiyet neşvesine ermiş olur. Aslında bütün bunlar, asliyet plânında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan-ı kâmille yani Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la (aleyhi ekmelüttehâyâ) alâkalı hususlardır. Zılliyet dairesinde ve cüz’iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu pâyeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizap hususunda hakikî insan-ı kâmilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar. İnsan-ı kâmil, her zaman kendi konumunun farkındadır. O, kendini bir meclâ, bir memer ve en fazla da bir mazhar telâkki ve her şeyin Hak’tan geldiği şuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk sınırlarını korumada fevkalâde hassas hareket eder; eder de, ne mazhariyetlerini şatahat vesilesi yapar, ne de âyinedarlığında ayniyet iltibasına düşer. Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne âyinedarlık yapma ölçüsünde, ilâhî sıfât ve zâtî şe’nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ı tâmmı olarak duyar, zevk eder ve mehabetle iki büklüm olur. İnsan-ı kâmilde böyle bir hâl, onun nefis ve enaniyeti açısından yok olup, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O’nun vücuduyla hakikî var olmayı zevk etmesi de diyebiliriz. İnsan-ı kâmil mertebesine ulaşan müstaid bir müntehî, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de yükselmiş sayılır. Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta diyebileceğimiz “ev ednâ” pâyesi vardır. Ve o pâyenin de, gelmiş-gelecek bütün insan-ı kâmiller arasında bir tek mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet’in tecellî-i etemmine mazhar bulunan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır (sallallahu aleyhi ve sellem). O’nun bu ölçüde “aksa’l-merâtib”i ihraz buyurması; yüksek ahlâkı, davranışlarındaki istikameti, Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği, dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi, ilâhî ve kevnî hakikatlerin esrarına nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lütfedilmiş peşin bir teveccüh-ü Rahmânî’dir. Bu itibarla da, O’nun dışındaki bütün kâmillerin kemalâtı O’na nisbeten izafî, tâlî ve O’na tebaiyete bağlıdır. Her kâmil, kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de kendi istidat ve mârifet gayretiyle mebsuten mütenasiptir. Evet, bütün kâmil insanlarda, beyan ve bürhanın yanında irfan da önemli bir derinlik ve zenginliği teşkil etmektedir. Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddî bir eksiklik sayılır. İ’tizar: Kalb ve ruh ufkunda farklı bir buudda yeni bir seyahate sülûk etme iştiyakıyla beklerken Muhterem Hocamızın muhtelif makalelerinden istifadeyle hazırlanmış bir derleme. |
|


