Bir Medeniyetin İbretli Sonu : Babil

Tarihî bir şehir olarak Tevrat, İncil ve Kur'an'da da geçen Bâbil şehrinin, ismi kadar hakkında anlatılanlar da yüzyıllardır insanları meşgul ediyor. Günahkarlığın, refahın en üst seviyede olduğu şehir olarak adlandırılan, Bâbil'in asma bahçeleri veya Bâbil kulesi, tarihe geçen kavramlar olarak biliniyor.

Bir zamanlar en ihtişamlı dönemini yaşayan şehir, Yeremiah peygamber'in şu ikazıyla gelişme çizgisini kaybediyordu. "Bâbilde bundan sonra çöl hayvanları ve yabanî köpekler iskan edecek, sokaklarında ve şehirde artık hiç kimse oturamayacak."

Gerçekten de Tevrat'ta anlatılan bu durum, aynen gerçekleşiyor ve tarihin karanlıklarına gömülen şehir. İlk defa arkeolog Robert Koldevey tarafından bulununca kazılmaya başlanıyor. Şehir, kazıldığı döneme kadar toprak altında kaybolmuş haldeydi. Bâbil'in yakınında, bu şehrin kalıntılarıyla inşâ edilmiş birkaç yerleşim yeri bulunurken, Bâbil şehri çıplak gözle görülemediği gibi, yerin yirmi metre altındaydı. Arkeologlarca da merak edilen, bir zamanlar bir milyon kişinin yaşadığı rivayet edilen böyle bir merkezin nasıl yok olduğuydu. Şehrin gelişiminde esas rol oynayan âmil, o dönemde "Puratta" denilen bugünkü Fırat ve Fırat'a paralel akan Dicle nehirleri bu bölgede insanlığın ilk medeniyetleri kurmasına sebep olmuştu. Çok bereketli ve verimli olan bu topraklar "Mezopotamya" yani iki nehir arasında manasına geliyordu. Ancak Fırat nehri o dönemde, bugünkü gibi, Ren ve Tuna nehirleriyle kıyaslanacak durumda değildi. Fırat, bazı bölgelerde, bugünkü nehirlerden farklı olarak, çeşitli kollara ayrılıyor, daha sonra tekrar aynı kollar, nehrin akış yönü boyunca birleşiyordu. İşte Fırat'ın bu kollarının bulunduğu noktalarda ilk kavimler yerleşmeye başladı. Bunların arasında Sümerler ve daha sonraki Sami toplulukları en tanınmışlarıdır. Bâbil şehrinin adı ilk defa, Bâbila olarak bir Sümer yazılı belgesinde ortaya çıkarken, şehrin pek de büyük olmadığı biliniyor. Mesela M.Ö 6000'1i yıllara dayanan Ninova şehri, veya bugün dünyanın en eski şehri olarak bilinen Yeriho, M.Ö onbinli yıllara tarihleniyor. Bâbil bu şehirlerle kıyaslanırsa orta büyüklükteki bir yerleşim merkezi olarak tarif edilebilir. Ancak Bâbil'in neden bu kadar meşhur olduğu sorusu sahip olduğu bazı özelliklerle açıklanabilir. Bâbil ilk defa Amurri kralı Sumusbum tarafından alınarak, tarihî uykusundan uyandırılıyor ve başkent haline getiriliyordu. Amurriler, tarihte daha sonra Germenler'in Roma İmparatorluğu'nda yaptıkları gibi, yağmacı göçebe bir kavimdi. Bâbil'in yeni hâkimleri kente "Babilum" yani Sâmi dillerinde "Tanrı'nın kapısı" adını verdiler. Sonraki yıllarda Bâbil Amurrilerin idaresinde daha büyük önem kazanmaya başladı. Tâ ki M.Ö 1894-1830 sırasında Hammurabi adında biri, tahta çıkıp birbirine rakip kabîleleri, birleştirinceye kadar. 38 yıllık saltanatı süresince Bâbil, Hammurabi'nin güney Mezopotamya'ya hâkim olmasıyla tapınaklar, resmî binalar, tahkim edilmiş sokaklar, süslü taçkapılar ve kalın şehir surlarıyla çevriliyordu.

Şehir, askerî gücü yanında coğrafî olarak, Fırat ve Dicle'nin birleştiği su yollarıyla önemli bir ticaret noktasında bulunuyordu. Ortadoğu'nun en önemli ticaret yolları da Bâbil'in yakınında kesişiyordu. Ancak tarihin bir cilvesi olarak, Hammurabi kendi adıyla anılan kanunnameleriyle tanınırken, Mezopotamya'da birçok yerde kazı yapan arkeologlar, mahkeme kayıtlarını da ihtiva eden çivi yazısı tabletleri buldukları halde, Hammurabi kanunlarından hiç bahsetmemekteler. Bâbil şehrinden ve Hammurabi döneminden, Fırat nehrinin yataklarını devamlı değiştirmesi sebebiyle, pek bir kalıntı kalmadı. O tarihteki çağdaş krallıklarda olduğu gibi, Hammurabi'nin hanedanlığı ortalama üçyüzyıl sürdü. Daha sonra sırasıyla Hititler, Kasitler, Elamiler ve Bâbil'de yaşayanlarla akraba olan Asurlular bölgeye hakem oldular. Bütün bu istilalar süresince, Bâbil kuşatılıp, tahrip ediliyor, tekrar îmar edildikten sonra bir başka istilacı kavim tarafından yerle bir ediliyordu.

Bâbil şehrinde, İştar, Ereşkigal, Marduk (Baal) Nabu, Hadad ve Tammuz gibi putlara da tapılıyordu. Şehir M.Ö 16. yüzyıldan itibaren bin yıllık bir süre içinde çöküş dönemine girmişti. M.Ö 6. yüzyıla doğru, tarihin ünlü asma bahçelerinin ve Bâbil kulesinin ortaya çıktığı sanılıyor. Antik dönemde 612 tarihinde, adı Nabukadnezar olan bir Kaldeli kral, Ninova adlı şehri bir daha yeniden kurulmayacak şekilde tahrip ediyordu. Ninova ile birlikte bütün Asur devleti tarihten siliniyordu. Kendisinden sonra tahta geçen ve 43 yıl devletin başında kalan 2. Nabukadnezar, Tevrat'ta Tanrı'nın kırbacı olarak isimlendiriliyordu. Bahsedilen kral, M.Ö 587 yılında, Kudüs'ü yıktırdığı gibi, Yahudileri sürgüne gönderdi.

Ancak Nabukadnezar bu icraatı yanında, Bâbil'i yeniden îmar ettirmesiyle de meşhur. Ünlü tarihçi Herodot, bu tarihten yüzyıl kadar sonra Bâbil için, "yeryüzündeki en güzel şehir" ifadesini kullanıyordu. Dünyanın o dönemde en önemli merkezlerini gezen birisi olan Herodot'un bu ifadesi şehrin önemini daha da arttırıyor. Nabukadnezar'ın Bâbil şehri, arkeologların bilgilerine göre, 8,5 km karelik bir alanı kaplarken, kesin olmasa da yine tarihçilere göre, şehirde yarım milyon insanın yaşadığı aktarılıyor. Her yükselişin bir zevali olur kaidesine bağlı olarak, diğer ünlü şehir merkezleri gibi, İncil'in "ilhamlar"ında: "dünya fâhişelerinin ve iğrençliklerinin anası" olarak isimlendirilen Bâbil'in ve Allah'ın insanlara bildirdiği yolun dışına çıkanların fecî sonu bu şehirde de ibret sahnesi halinde yaşandı. Roma Pompei, Lut gölü civarı, Sodom, Gomore ve Bâbil en ileri derecede iskân edilirken, putperestliğin her çeşidi de tevhîdin yerini almaya çalışıyordu. Bu duruma en iyi örnek bir zamanların Mekke'sindeki 360 put gibi, Bâbil'de de çeşitli hayali tanrılar adına 53 ayrı tapınak bulunuyordu. Bu tapınakların dışında Tanrı Marduk adına kurulmuş 55 kurban yeri mevcutken, diğer çeşitli putlar adına 1300 sunak vardı. Kur'ân-ı Kerim'de açıklanan "Biz hiçbir kavme bir uyarıcı (Peygamber) göndermedikçe onlara azap etmeyiz" âyeti burada da tahakkuk ediyordu. Bâbil'in en geliştiği dönemde dört ayrı kalın duvarla düşmanlara karşı korunduğu şehir surları içinde de 24 ayrı sokağın varlığı biliniyor. Fırat'ın iki kıyısında kurulan Bâbil, antik dönemin ilk taş köprüsüne sahip şehir olma vasfını da kazanıyordu.

Kendilerine gönderilen peygamberleri alaya alan, önceki vahşi ve insanlık dışı hayatlarını sürdürmekte ısrarlı olan diğer kavimler gibi Bâbil halkı da Tevrat, İncil ve en son ilahî kaynak Kur'ân-ı Kerim'de anlatılan putperest kavimler gibi, yerle bir olup tarihin karanlıklarında yok oluyorlardı.

Arkeologlar açısından enteresan olan nokta, antik dönemin bu şehrinin bütün ayrıntılarının fazlasıyla bilinmesiydi. Kazılardan çıkarılan çivi yazılı kil tabletler, şehir hakkında o kadar detaylı bilgiler veriyordu ki arkeologlar, bu şehrin planını dahi çıkarabildiler. Şehre kuzey istikametinden gelen ziyaretçilere Bâbil, bütün mimarisiyle tesir ediyordu. Ziyaretçilerin bir kısmını oluşturan tüccar ve tapınak müdavimlerinin gözüne ilk çarpan bina, surların içinden yükselen İştar kapısıydı. Saddam'ın aynı büyüklükte bir benzerini yaptırdığı İştar kapısı şehrin sekiz ana giriş kapısından birini teşkil ediyordu. Şehrin koruyucu tanrıları adına 575 adet boğa ve ejderha tasvirleri, kapıyı boydan boya süslüyordu. Alman arkeolog Robert Koldevey harabe halindeki Bâbil'in kalıntıları içinde bozulmamış haldeki İştar kapısını ilk bulan kişiydi. Irak hükümeti bugün bu kapının kendilerine ait olduğunu açıklasa da, dünyanın diğer tarihi merkezlerinden kaçırılan antik eserler gibi, İştar kapısı da taş taş sökülerek, Berlin müzesine kaçırıldı. Bu kapı bugün geçmişin putperestlik karanlığını hatırlatan sessiz şahitlerden biri olarak, Berlin müzesinde ziyaretçileri hayrete düşürüyor. Şehrin ikinci dikkat çeken binası ise tarihte çok bilinen meşhur Bâbil kulesiydi. Kule 91 m. yükseklikte olduğu gibi, Herodot'un anlattığına göre, sekiz katlıydı. Aslında bugünkü arkeolojik bilgilere göre, kulenin yedi katlı olduğu tesbit edilmiştir. 1875'de bulunan bir çivi yazısı tabletine göre. "Ziggurat" adı verilen bu kulenin bütün ölçüleri biliniyor. Kulenin temel kısmı 90x90 m boyutlarındaydı. Şehrin îmarında kullanılan ağaç malzemenin Lübnan'dan getirilen sedir olması ayrı bir özellik. Binalarda kullanılan güneşte pişirilmiş tuğlaların, daha sonra çevredeki yerleşim merkezlerinde kullanıldığı tesbit edilmiş. Bâbil terkedildikten sonra milyonlarca kerpiç civarda oturanlar tarafından yeni kurulan evler ve binalar için taşınmış. Bugün Bağdat şehrinde bile bu kerpiçlerden bazıları tesbit edilmiştir. Bir ara Persler'in hakimiyetine geçen Bâbil, daha sonra Büyük İskender'in Persleri nihai yenilgiye uğratmasıyla ikinci defa el değiştiriyordu. Bâbil halkı İskender'i II. Nabukadnezar ilan ederken, şehrin yeni hakimi, o güne kadar dünyanın neredeyse yarısını ele geçirmiş olduğu halde, Bâbil'de yakalandığı sıtma hastalığından ölüyordu. Bu olaydan sonra şehrin günleri sayılıydı. Halkın çoğu diğer şehirlere nakledilirken, Marduk kültü (Put) önemini kaybediyordu. Yunan coğrafyacı Strabon'a göre, Bâbil birinci asrın sonunda artık hiç kimsenin yaşamadığı terkedilmiş bir şehirdi. İçinde yaşayanların binbir türlü günahı irtikap ettikleri Bâbil böylece tarihin karanlıklarına gömülürken, Kur'ân-ı Kerim'deki şu âyetler tarihin bu karanlık cephesine yeni bir ışık getiriyor: "Yeryüzünü gezin ve Allah'ı inkar eden kâfirlerin âkıbetinin ne olduğunu görün, o şehirlerden geriye kalanları, sizin geçtiğiniz yollar üzerindedir." Aslında keşke, her harabeye, yıkılan her şehre bu gözle bakabilsek, geçmişte yaşananlardan ibret alabilsek, bugün aynı hatalar belki de hiç yaşanmazdı. Oysa asrımızda öylesine bir hayat sürdürenler var ki Bâbil veya Roma halkı onları görse utanırlardı.

comments powered by Disqus