|
Damlalar
A. Osman DÖNMEZ [email protected] |
|
Düşler Ötesi Şehri İlhami Yavuz Geceye yaklaştıkça Sevdalıların mızrakları fışkırdı Toprağın sarp uykularından Acıyla karıldı simalardaki tebessümler Saatler kuruldu güneşi batmayacak günlere Unutulacak sanılan şiirler yüreklerde düğümlendi Gül tohumunu sırtlanan ulaklar yollarda Her adımla menziller alabildiğine yeşillendi Götürülecek azıklar var Düşler ötesi şehrine Asırlık zamanlardan Asırlık borçlar edindiler Asırlık dimağlar Otağları kuruludur düşler ötesi şehrine Şehrin duvarlarına çarpılıp rotalar çizildi Uzak iklimlere yürekler serildi Küheylanlar yıldırım gibi gerildi Düşler ötesi şehrine Asırlık zamanlardan Asırlık borçlar edindiler Asırlık dimağlar Otağları kuruludur düşler ötesi şehrine Çilesiz zamanı yaşamadan İstikbal endişesini bir lahza taşımadan Gül yangınlarına yürekler ayarlandı Kursaklara ışıklar damlatıldı Yeşerecek umutlara ömürler adandı Düşler ötesi şehrine varmadan Düşler ötesi şehrine varmadan Bir Sonbahar Gazeli Recep Özdemir Devran döner, çıkagelir sonbahar bir hüzünlü beste eşliğinde. Ayva sarı, nar kırmızıdır bahçelerde. Dalları titrek bir sancı kuşatmıştır. Sarı yapraklar birikir küf kokan kuytularda. Üzerinde yürürken insanı ürperten yaprak birikintileriyle birlikte yeşilin saltanatı da sona ermiştir. Sonbaharın o hazan yemiş bahçelerinde artık sarının, grinin hükmü sürmektedir. Kadîm ve harabe bir yapının görüntüsüne eşlik eden bir keman sesi gibi, Baki’nin yaz günlerinin ardından yaktığı ağıt düşer dillere: “Nâm ü nişane kalmadı fasl-ı bahardan Düşdü çemende berg-i dıraht i’tibardan”(Sonbaharın gelmesiyle baharın şan ve şöhretinden eser kalmadı. Çimenlikteki ağaçların yaprakları da itibar kaybına uğradı.) Sonbaharın gelişi en çok, sarı bir şala bürünmüş yaşlı bir kadını andıran bahçelerden belli olur. Bir zamanlar taravetiyle etrafına neşe saçan ağaçlar, dipsiz bir sessizliğe gömülür. Rüzgârların bestelediği ışıltı, yerini derin bir sükûta terk eder. Hazan yemiş bahçelerde yaprak dökümü mukadder sonu tedai ettirir. Her yaprak, miadını doldurmuş takvim yaprakları gibi savrulur dehrin boşluğuna. Ve dökülüp giden yaprakların ardında duaya duran dalların mahzûn hâlleri belirir. Hüşyâr kalblere ebede dönüşün ince sızısı değer. Fânî olandan tecrit olmanın cehti sarar ruhları: “Eşcâr-ı bağ hırka-i tecride girdiler Bâd-ı hazan çemende el aldı çenârdan” (Bağın, bahçenin ağaçları tecrit hırkası giydi. Sonbahar rüzgârı, çimenlikte çınardan el aldı.) Irmaklar sessizlikten yapılma ince bir tülün altından akar gibidir. Gümrah ırmaklar çekip gitmiştir çok uzaklara. Ve sonbaharda gitmeye direnen, yorgun ırmaklar kalmıştır geride. Hele sarıya kesilmiş bahçelerin ortasında usul usul akan küçük derelerin gümüş suyu hüzünlü bir besteyi sunar kederli ağaçlara. Sonbaharda akan sular yaslıdır biraz. Ve nereye gideceğini bilmeyen, acelesi olmayan garip bir yolcu gibidir güz nehirleri. Ağır ve oldukça sessiz akan sarı yapraklarla altın rengi derelerin mevsimidir sonbahar: “Her yâneden ayağına altun akup gelir Eşcâr-ı bağ himmet umar cûybardan” (Ağaçların ayağına her yandan altın akarak gelmektedir. Bahçenin ağaçları, ırmaktan medet ummamaktadır.) Sonbahar, fânî olanlara bağlanmanın aldatıcılığını fısıldar ruhlara; dünyanın bir sonu olduğunu ve ebedî gençliğin burada mümkün olmadığını anlatır. Dallar yaprakların dünyasıdır. Yaz güneşine aldanan yapraklar, yerlerde sürüklenirken rüzgâra sitemler yağdırır. Rüzgârdan şikâyetçi olan bu yapraklar, ölürken dünyadan şikâyetçi olan ve onu vefasız olmakla itham eden insanların tercümanı gibidir: “Bâkî çemende hayli perişan imiş varak Benzer ki bir şikâyeti var rüzgârdan” (Ey Bâkî! Bahçede, çimenlikte yapraklar oldukça perişanmış, durumu hiç de iyi değilmiş. Anlaşılıyor ki rüzgârdan bir yakınması, şikâyeti var.) Gönül Dili Fahri Kaplan Sussun bütün sesler bu koca yerde; Sessizlik içinde gece söylesin! Ne varsa dudakta, gönülde, serde Bir çığlık koparan hece söylesin! Sussun hep boş sesler, adî nefesler; Çekilsin inine süflî hevesler; Açılınca şu ten denen kafesler Gönlü konuşanlar önce söylesin! Çağımızın Sevgi Dolu Öğretmenleri Seher DURMAZ Sevgi, her kapıyı açabilecek sırlı bir anahtardır. Onunla açılamayacak hiçbir kapı yoktur. “Sevgi Okulları”nın kapılarını da açan, bu sırlı anahtardır! Onunla atılır okulların temelleri, onunla yükselir kat kat binaları, onunla döşenir lâboratuvarları ve sınıfları, onunla dizilir kütüphanelerinin kitapları… Bir okul, ne kadar güzel olursa olsun, öğretmeni olmazsa ne ifade eder ki? Okulu okul yapan öğretmenlerdir. Sevgi okullarının kapılarını açanlar da, çağımızın sevgi dolu öğretmenleridir! Onlar, muhabbet rahleleri önünde diz çöküp, ömrünü sevgi meşk etmeye adamış talihli öğretmenlerdendir. Her biri, âdeta Mevlâna gibi: “Gelin, aramıza katılın; biz, gönül insanlarıyız! Gelin, bize katılın da, sevgi kapısından içeriye giriverin!.. ” derler ve bütün öğrencilere, gönül dilleriyle seslenirler. Kalbleri pırıl pırıl, dimağları ışıl ışıl öğrenciler, birer birer girerler “Sevgi Okulları”nın kapılarından… Bakışları, insanî duygularla buğu buğu öğretmenlerinin gözlerindeki sevgiyle karşılaşırlar. Onların, herkese ve her şeye gamze çakan gönüllerindeki sevgiyi okurlar. Sevgiyle yürürler öğretmenlerinin izinden ve bu yolda yürüyenlere, hayatları boyunca, hiçbir kapının kapanmayacağını anlarlar. Belki de, dünyanın hazinelerini açabilecek sırlı bir anahtara mâlik olmuş sayılırlar. Çağımızın sevgi dolu öğretmenleriyle açılır, “Sevgi Okulları”nın bağrına düşen sevgi tohumları… Sevgi güneşi öğretmenlerinden güç alırlar; âb-ı hayat olan ilim ve hikmet pınarlarından kanasıya içerler. Öğretmenlerinin dudaklarındaki muhabbetten tebessümle beslenirler. Kızıl bir şafak duası olup tomurcuk açarlar. Seher aydınlığına ulaşmak için, dallardan göğe doğru hâhişkâr bir şekilde atılırlar. Her biri birer sevgi çiçeği olurlar; sevgi okullarının sevgi çiçekleri! İşte, çağımızın öğretmenleri, bu sâf ve tertemiz çiçeklerin bahçıvanlarıdır. Sevgi eken, sevgi biçen, sevgi toplayan ve sevgi koklayan bahçıvanlar… Çağımızın sevgi dolu öğretmenleriyle açılır, çocukların birer sevgi otağı olan kalbleri… Sevginin kuşatıcı tayfları içinde, harman olur zihinleri; sevgi mesajlarıyla fethedilir gönülleri… Pervaneler, ışık neşreden lâmbaların etrafında dönerler de, yanmayan ampullere itibar etmezler ya… Öğrenciler de, öğretmenlerinin her zaman par par yanan sevgi çırağlarının etrafında döner dururlar. Onların karşılıksız sevgileri sayesinde doğrulurlar. Hayatlarının mânâsını bulurlar. Ufuklar kadar geniş, güneş gibi parlak bir gönül aydınlığına kavuşurlar. Aydınlanır yolları, sevgiden kadifeye döner dünyaları… Sonra, açabildikleri kadar açarlar şefkat sinelerini; gerebildikleri kadar gererler sevgi kanatlarını… Kanatlanan muallimlerinin himmetiyle, yükselebildikleri kadar yükselirler. Gök kubbe gibi sevgi arşı hâline gelirler. “Sizi gökte arıyormuşum öğretmenim, yerde buldum. Allah, ayağıma gönderdi.” derler; müessir meth ü senalarıyla, şükranların en güzeline lâyık olan öğretmenlerinin makamlarını, âli mertebelere yükseltirler. Çağımızın sevgi dolu öğretmenleriyle açılır, sonsuz hazinelerin kapıları… Hayat, bir güneş gibi âdeta yeniden doğar. Dünyanın dört bir yanı güzelliklerle ağarır. Rengârenk çiçekler, etrafa tebessümler yağdırır. Bütün varlık coşar. İnsanlık, sevgi kaynaklı bestenin gür sesi olur. Sevginin timsali öğretmenlerle, sırlı anahtar, elden ele geçer ve nesilden nesillere sirayet eder; tâ ki sonsuz hazinelerin kapıları açılıncaya kadar… Bir hulâsa olarak; diğerkâmlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında, bu sevgiden en çok hisse alanlar, en büyük kahramanlardır. İçlerindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş; sineleri karşılıksız sevgiyle çarpan, cânlarını aşka adayan, herkese şefkatle ulaşacak heyecan taşıyan kahramanlar… “Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül!” pırlanta misâli kriterlerle, nesillerin yollarına ışık tutan kahramanlar… Çağımızın sevgi dolu öğretmenleri de, işte o kahramanlardandır. Dilekçe Yusuf Ünal Ders başlayalı birkaç dakika olmuştu. Süratle gelen bir otomobil kıvrak manevralarla okulun bahçe duvarının önüne park etti. Arabadan inen Hasan Bey telâşlı telâşlı okula girdi. Az sonra tenha koridorlarda tok ayak sesleri art arda yankılandı. Bir sınıfın kapısı hızlıca açıldı, dikkatlice kapatıldı. Hemen akabinde okul boşluğunu neşeli bir velvele doldurup boşalttı: — Günaydın hocam! Vakit dolunca teneffüs zili duvarları çınlattı. Evlerinde kahvaltı yapmayan öğrenciler, kantin sırasında önde olmak için merdivenlerden salkım salkım döküldüler. Teneffüsün sonuna doğru okul müdürünün açık olan kapısı edeple çalındı. İçerden Lütfi Beyin dostâne sesi duyuldu: — Kıymetli hocam, buyurun. Hasan Bey, mahcup bir vaziyette elindeki kâğıdı müdür beye uzattı. Müdür bey, sordu: — Hocam bu nedir? — Dilekçe hocam. Müdür Bey, ‘dilekçe’ cevabını alınca aklından bir sürü ihtimal geçti. ‘Dilekçe’ kelimesi şuur altına ‘sıkıntı’ olarak kodlanmıştı. Öğretmenlerden gelen dilekçeler genelde ya dersine girdiği sınıflarla, ya ders saatiyle, ya nöbet günüyle veya bir öğrencinin disiplin suçuyla ilgili olurdu. Acaba Hasan Bey’in dilekçe verme sebebi neydi? Lütfi Bey elindeki yazıyı okuduğunda yanakları al al oldu. Sonra gözlerinin içine çiğ düştü, ıslandı… Fena hâlde yanılmıştı. Bunun utangaçlığıyla şekillenen bakışlarını kâğıttan ayırdığında Hasan Bey odadan çoktan ayrılmıştı. Müdür bey dilekçenin sağını solunu gözden geçirdikten sonra bir kere daha okudu. Elinin tersiyle gözlerini sildi. “İnsanın böyle mesai arkadaşlarının olması ne büyük lütuf.” diye geçirdi içinden. Ertesi gün müdür odasına girenler, ahşap çerçeve içinde duvarda asılı birkaç satırlık bir yazı gördüler. Bu, Lütfi Bey’i dünden beri tesiri altına alan dilekçeden başka bir şey değildi: “……………………. Lisesi Müdürlüğü’ne” “………… tarihinin birinci ders saatinde 10 A sınıfına olan dersime 6 dakika geciktim. Gecikme sebebim; okula gelirken arabamla küçük bir kazaya karışmış olmamdır. Kazanın telâşıyla okul idaresini haberdar etmeyi düşünemedim. 10 A sınıfı öğrencileriyle farklı bir zamanda ek ders yapmayı kararlaştırdık. Gecikmemi onlar nezdinde bu şekilde telâfi etmeye çalışacağım. Sizden de bu ders saatine tahakkuk eden ücretin maaşımdan kesilmesini talep ediyorum. Gereğinin yapılmasını arz ederim.” Birçok insan mesaisine birkaç dakika geç kalabilirdi. Bu genellikle problem görülmezdi. Ayrıca kaza yapan biri rahatlıkla telefon edip: “Hocam başıma bir kaza geldi, gelemeyeceğim.” der ve arabasını tamire götürebilirdi. Bunu pek garipseyen de olmazdı. Üstelik Hasan Bey’in geciktiğinin farkına varan kimse de olmamıştı. Fakat o, satacakları süte ‘Halife Ömer görmez.’ düşüncesiyle su karıştırmak isteyen annesini: “Anneciğim, Halife görmese de, Allah görmüyor mu?” diyerek uyaran genç kızın hassasiyetine sahipti. Sana İhtiyaç Var Mustafa Arslan Yetmiş iki buçuk millet olmuştu kapıkulun, Ne çabuk unutmuşsun sen fethini İstanbul’un, Gel, yeniden şahlanacak neslin içinde bulun! Ecdadın mezarının içinde inliyor zar zar, Feryadının bitmesi için sana ihtiyaç var… Kutluları, fetihlerle sevindirdiğin dünler, Bilenler hasretle ‘Nerde o günler?’ diye inler, Sen kendin olursan bütün cihan sözünü dinler! Baksana serapa her yeri işgal etmiş ağyar, Felâketin hitamı için sana ihtiyaç var… Akıllı ol da yapma koskoca bir ömrü heder, Yoksa yarınların olacak bugünden de beter, Mukaddes mesajlara koşmak seni insan eder! Sema destekli olmak bütün belâları savar, Dünyanın selâmeti için sana ihtiyaç var… Asırlar boyunca gündemi belirleyen bizdik, Sanki ashapla buluşup bütünleşmiş ikizdik, Şimdi ise ağlamak için sıraya dizildik! Yüreğimden vurdu beni derdinden ağlayanlar, Gözyaşlarını silmek için sana ihtiyaç var… Oku kutlu asırdaki muhteşem dirilişi, Utandırsın seni dünyanın şimdiki gidişi, Kış olsun bahar, işte hayatın en büyük işi! Kışta gelmiş baharı bekleyen mahzun bir mezar, Ziyaretine gitmek için sana ihtiyaç var… Muvazene unsuru olduğumuz günleri an, Gel de şu an bulunduğumuz kötü duruma yan, Arkadaş, dünyanın aldatan gafletinden uyan! Doğudan batıya kadar her yeri kaplamış kar, Buz dağlarını aşmak için sana ihtiyaç var… |
|



Sonbaharın gelişi en çok, sarı bir şala bürünmüş yaşlı bir kadını andıran bahçelerden belli olur. Bir zamanlar taravetiyle etrafına neşe saçan ağaçlar, dipsiz bir sessizliğe gömülür. Rüzgârların bestelediği ışıltı, yerini derin bir sükûta terk eder. Hazan yemiş bahçelerde yaprak dökümü mukadder sonu tedai ettirir. Her yaprak, miadını doldurmuş takvim yaprakları gibi savrulur dehrin boşluğuna. Ve dökülüp giden yaprakların ardında duaya duran dalların mahzûn hâlleri belirir. Hüşyâr kalblere ebede dönüşün ince sızısı değer. Fânî olandan tecrit olmanın cehti sarar ruhları:
Bakışları, insanî duygularla buğu buğu öğretmenlerinin gözlerindeki sevgiyle karşılaşırlar. Onların, herkese ve her şeye gamze çakan gönüllerindeki sevgiyi okurlar. Sevgiyle yürürler öğretmenlerinin izinden ve bu yolda yürüyenlere, hayatları boyunca, hiçbir kapının kapanmayacağını anlarlar. Belki de, dünyanın hazinelerini açabilecek sırlı bir anahtara mâlik olmuş sayılırlar.