|
Değişen Hayatlar
Yusuf ÜNAL [email protected] |
Sesli Dinle
|
Marifet iltifata tâbidir." ve "Başarılı öğrencinin nazını çekmek hocasına düşer." düstûrlarını uygulayan tarih öğretmeni Yavuz Bey, vazife yaptığı dershanede yapılacak deneme imtihanında en yüksek puanı alan üç öğrenciyi yemeğe götürme sözü vermişti. Deneme neticesinde mükâfatı hak edenler; mezun grubundan, Sinan, Murat ve Tahir isimlerindeki üç delikanlıydı. Bu gençler pek parlak geçmeyen lise yıllarından sonra akıllarını başlarına toplamış, canla başla çalışarak istedikleri fakültelere girmeye uğraşıyorlardı. Vakıa, 'temelleri' sağlam değildi; ama dershane öğretmenlerinin derste ve ders dışındaki gayretleri sayesinde seviyelerini epey yükseltmişlerdi. Nitekim, verilen emekleri boşa çıkarmadıklarını son deneme imtihanında 'zirve' yaparak ispat etmişlerdi. Elbetteki onlar için gerçek mükâfat yemek değil, hocalarının iltifatına mazhar olmaktı. Buna rağmen, neticelerin açıklandığı andan itibaren Yavuz Beyi gördükleri her yerde; "Hocam bizi nereye götüreceksiniz." demekten geri kalmıyorlardı. Öğretmenleri de, mânidâr bir şekilde tebessüm ederek, onların merakını kamçılıyordu. Nihayet beklenen gün gelmişti. Yavuz Beyin; "Haydi gidiyoruz." mânâsındaki baş hareketini gören öğrenciler, hemen yanına gittiler. Öğretmenleriyle neşeli bir sohbet eşliğinde dershane binasından çıktılar. Gençler, ısrarlı sorulara rağmen, hâlâ nereye gittiklerini öğrenememişlerdi. Garsonların yoldan geçenleri nazikçe içeri davet ettiği lokantaların bulunduğu bir caddeden geçiyorlardı. Öğrenciler, şurası mı, burası mı, diye girecekleri yeri tahmin etmeye çalışırlarken, Yavuz Hoca camında 'Bereket Lokantası' yazan nezih bir mekâna yöneldi. Burası, Yavuz Hocanın arkadaşlarıyla bazen geldiği, sahibiyle de tanıştığı güzel bir yerdi. Mekân çok şatafatlı değildi; ama yemeklerinin lezzetine diyecek yoktu. Şehirde birçok kimse misafirlerini burada ağırlardı. Yavuz Hocanın girmek üzere olduğu lokantayı gören öğrenciler, bir anda irkildi. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Bulundukları caddeye, etraftaki binalara teker teker bakmaya başladılar. Gençler, aralarında fısıltıyla bir şeyler konuşurlarken, onların peşinde olduğunu sanan Yavuz Bey çoktan içeri girmişti. Öğrenciler hâlâ kapının önündeydi ve tedirgin bir hâlleri vardı. Oraya kadar gâyet neşeli gelmişlerdi; ama ne olduysa neşeleri kaçmış görünüyordu. İçlerinden biri, kapının önünden; "Hocam buraya girmesek…" diye seslendi. Yavuz Hoca, isteksiz olmalarına önce bir mânâ veremedi. Sonra, pahalı olduğu için girmek istemediklerini düşünüp; "Paramız yeter, korkmayın size bulaşık yıkatmam!" diyerek, cam kenarına oturdu. Öğrenciler, mecburen peşinden girdiler; ama iki büklüm. Fırsat bulsalar, hemen kaçacak gibi görünüyorlardı. Sandalyelere, iğretice oturdular. Oturmak değil, olsa olsa ilişmek denirdi buna. Rahatsızlıkları Yavuz Hocanın dikkatinden kaçmamıştı; fakat bir mânâ da veremiyordu vaziyetlerine. Gözlerini kısıp; "Yoksa burayı beğenmediniz mi?" diye sordu. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Sinan hemen atıldı ve; "Evet hocam, burası pek iyi değil. İleride benim bildiğim daha güzel bir yer var, hem daha ucuz, oraya gidelim." dedi. Yavuz Hoca, onları memnun etmek için yerinden tam kalkıyordu ki, omuzunda dost bir el hissetti: -Ooo Hocam! Hoş geldiniz. Yavuz Hoca, başını çevirdiğinde lokantanın sahibi Ahmet Beyle göz göze geldi. Onu gören öğrencilerin renkten renge, hâlden hâle girmeleri de gözünden kaçmadı. Ahmet Bey, Yavuz Hocayla tokalaştıktan sonra, gençlere isimleriyle hitap edip hepsinin teker teker ellerini sıktı. Delikanlılar bir suçlu gibi başlarını önlerine eğiyorlardı. Ahmet Bey, bakışlarını onların üzerlerinde gezdirirken devamlı tebessüm ediyordu. Lokanta sahibinin her hâlinden memnuniyet, gençlerin her hâlinden ise tedirginlik ve mahcubiyet okunuyordu. Yavuz Beyde ise daha çok şaşkınlık ve merak hâkimdi. Öğrencileri kulaklarına kadar neden kızarmışlardı acaba? Ahmet Bey onları isimlerini bilecek kadar nereden tanıyordu? Oysa lokanta sahibiyle tanıştıklarından hiç bahsetmemişti gençler. Hem onunla karşılaşmaktan hoşnut olmadıkları o kadar âşikârdı ki... İmtihanda başarılı olduklarına bin pişman bir hâlleri vardı. Yavuz Hoca; "Bu işin içinde bir iş var ama.... Hele hayırlısı" diye düşünüp hâdiseyi seyrine bıraktı. Onun şaşkınlığının sebebini tahmin eden Ahmet Bey; "Hocam zannederim bizim tanışmamıza şaşırdınız. İzah edeyim isterseniz." dedi ve müsaade isteyip masadaki boş sandalyeye oturdu. Kaş göz işaretleriyle kendisine engel olmaya çalışan delikanlılara aldırmadan, anlatmaya başladı. "Hocam bu gördüğünüz dükkân iki sene evveline kadar meyhaneydi. Maalesef ben de işletmecisiydim. Özellikle gençlerden oluşan müşterilerle dolup taşardı burası. Bu delikanlılar da okuldan kaçarak sık sık içmeye gelirlerdi. O zamanlar bu delikanlılar en iyi müşterilerimdendi." Yavuz Hocanın gözleri hayretten fal taşı gibi açılmıştı. Şu pırıl pırıl gençleri o hâlde tasavvur edemiyordu. Hâlbuki şimdi ne kadar temiz, ne kadar başarılıydılar. Ahmet Bey, gençlerin sırlarını ifşa ederken, onlar oturdukları yerde büzüştükçe büzüşüyor, "Yer yarılsa da içine girsek." diye düşünüyorlardı. Ahmet Beye de için için kızmışlardı. "Ama hocam bunları sizin yanınızda görünce, inanın ayaklarından öpesim geldi. Sîmâları ne kadar değişmiş, alınları ne kadar aydınlanmış böyle bunların. Çok sevindim hocam, çok. Rabb'im beni o çirkin işlerden kurtardıktan sonra hep müşterilerimi düşünür, üzülürdüm. Kendimi suçlu bulur, 'Hatalarımı nasıl düzeltebilirim.' diye kıvranıp dururdum. Demek hiç beklemediğim anda imdadıma yetişen Allah bunları da yalnız bırakmamış." Ahmet Beyin samimi itiraflarını dinleyen, nemli gözlerine şahit olan gençler rahatlamışlardı. Hepsi, Ahmet Beyin neden ve nasıl meyhaneciliği bırakıp içkisiz bir lokanta açtığını merak etmişti. Tahir'in bunu sorması üzerine o, başından geçenleri hikâye etmeye başladı: “Hemen şu ileride bir cami var. İmamı ve cemaati sabah akşam iş yerimin önünden geçerlerdi. Her geçişlerinde gözlerinin içine bakardım, belki selâm verirler, benimle konuşurlar diye. Ama hep kaçırırlardı gözlerini. Allah'ın selâmını benden esirgerlerdi. Bu duruma çok üzülüyordum. Yaptığım işin kötü olduğunun farkındaydım. Lâkin kendimi bu işe mecbur hissediyordum. Ayrıca parası da gâyet iyiydi. Ezan vakitlerinde, çalan müziği durdururdum devamlı. Ramazan aylarında kapatırdım dükkânı. Her sene orucumu tastamam tutardım. Meyhaneciyim diye dinsiz de değildim yani. Hayatımı değiştiren hâdise yaklaşık iki sene önce oldu. Rabb'ime sonsuz hamd-ü senalar olsun ki, beni kurtardı. O akşam meyhaneme iyi giyimli iki adam geldi. Ben yerimde oturmuş her zamanki gibi gelip gideni takip ediyordum. Bu kişileri daha önce görmemiştim. Meyhane müşterisini gözünden tanırız biz. Bu adamlarda hiç müşteri tipi yoktu. Maliyeden veya emniyetten olabilirler, diye endişelendim biraz. Neyse ki, korktuğum gibi değilmiş. Kapıdaki garsonun işaretiyle benim yanıma kadar geldiler. 'Bize ayıracak biraz vaktiniz var mı?' diyerek söze başladılar. Kendilerini tanıttılar önce. İkisi de esnafmış. Biri galerici, diğeri beyaz eşya satan mağaza sahibiymiş. 'Biz bir gazetenin gönüllüleriyiz. Gazetemize abone bulmak için dolaşıyoruz. Size geliş gâyemiz de bu.' dediler, gazetenin muhtevasını ve misyonunu anlattılar. Bahsettikleri gazeteyi biliyordum. Dinî ve millî hassasiyetleri olan bir gazeteydi. Bir meyhaneye abone yapmak için gelmelerine şaşırmıştım doğrusu. O akşam epey konuştuk onlarla. Yanlarında bulunan dergilerden de hediye ettiler. İki gün sonra iş yerimi açarken kapının önünde gazeteyi görünce çok heyecanlandım. İş güç sahibi, itibarlı insanların gece vakti, sıcak yuvalarından çıkıp abone yapmak için gönüllü olarak çalıştıkları gazeteyi kim merak etmez ki... Hemen açıp satır satır okumaya başladım. Haberleri ve resimleri alıştığım gazetelerin hiçbirisine benzemiyordu. Farklı bir dünyanın kapılarını aralıyordu bana. Bu arada abone yapan arkadaşlar sık sık ziyaretime gelmeye başladılar. Onlarla uzun sohbetler ediyorduk. Derken birbirimizin evlerine gider gelir olduk. Bu böyle birkaç ay devam etti. Yaptığım işin yanlış olduğunu her gün daha iyi anlamaya, vicdan azabı çekmeye başlamıştım. Nihayet meyhaneciliği bırakmayı kafaya koydum. ‘Geçim derdi bu’ deyip, mazeret belirtemezdim. Zîrâ rızkı veren Allah, onu helâl yollarla aramamızı istiyordu. Bu düşüncelerimi o arkadaşlarıma da açtığımda beni tebrik ve teşvik ettiler. Rabb'im nasip etti meyhaneyi kapattım, yerine gördüğünüz bu lokantayı açtım Elhamdülillah.” Yavuz Hoca ve gençlere, Ahmet Beyi tebrik etmek düşüyordu. Demek bir selâmı, bir gazeteyi, bir dergiyi küçük görmemek lâzımdı. Allah, çok küçük şeyleri vesile ederek insanları hidayete sevk ediyordu. Ahmet Beyin konuşmasının bitmesini bekleyen genç garson, masaya yemekleri getirmeye başlamıştı. |
|


