Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !

Bilim adamlarının zihnini meşgul eden ve hakkında bir sürü teoriler ileri sürdükleri Kâinatın en mühim hâdiselerinden biri olan "Kıyamet" gerek dünyamızı ve gerekse bütün kâinatı alâkadar eden kaçamayacağımız bir "son"dur. Gerek semavi kitabların gerekse astrofi-zik, fizik, kimya ve jeoloji gibi ilimlerin katiyetle bildirdiği dünya hayatının ve semavi cisimlerin sonu olan bu hâdisenin dehşeti karşısında aciz olan insanoğlu bugün sadece kıyametin nasıl olabileceği hususunda tahminlerde bulunup teoriler üretmekle meşgul olmaktır.

Bilim adamlarının çoğu çeşitli kıyamet teorileri ortaya koymakta, güneşin enerjisinin bitmesinden tutun da, dünyaya bir gök cisminin çarpmasına, bir nükleer felaketten, önü alınamayan bir virüsün çoğalmasına, dünyanın merkezindeki kızgın mağmanın yeryüzüne çıkmasına veya bir karadelik tarafından yutulmaya kadar belki yirmi çeşit kıyamet modelinden bahsediliyor. Sanki istediğiniz birini beğenip seçin der gibi.
Ancak bunların hepsinden daha mühim olanı ve insanın kendi eliyle, yavaş yavaş yaklaştırdığı ve göz göre göre kucağına atıldığı, hem de engelleme imkânına sahip olduğu halde, önleyemediği; bütün kıyametlerden daha yakını olan "Teknolojik Kıyamet" de diyebile-ceğimiz Çevre Kirliliği ve Ekolojik Denge'nin ölümüne her gün bir adım daha yaklaşıyoruz.

Yaktığımız her orman, içtiğimiz her sigara, kullandığımız her kaşık deterjan, kullanıp attığımız her plastik ve naylon eşya, motoru ayarsız arabamızdan çıkan her karbon ve kurşun zerresi, tarlamıza attığımız her avuç sun'î gübre ve böcek öldürücüler, fabrikaların sulara döktüğü her zehirli atık; dünyamızı her gün bir adım daha beklenen acı sona yaklaştırmaktadır.

Bugün batılı dediğimiz pekçok ülkede çok az bir kısım insanın münakaşa mevzusu yaptığı, fakat onların da feryatlarına kulak tıkandığı bir hâdise gündeme geldi: Bizim tabirimizle "Fıtrî Yaşama" veya onların deyimiyle "tabiata uyum" içinde naturalist yaşama denilen hayat tarzlarını benimseyen hususi kasabalar kurma teşebbüsleriyle sadece kendilerini nostaljik bir aldatma içinde avutmadan öteye gidememektedirler.

Motorlu ve elektrikli hiçbir âletin içeri sokulmadığı, her işin basit ortaçağ usulü ve aletleriyle görüldüğü, tarlaların hayvan gübresiyle ekildiği, her türlü sentetik ilacın ve eşyanın yasaklandığı bu kasabalarda, 20.asırda 16. yüzyılı yaşamaya çalışan, her türlü teknolojiye karşı çıkan bu çok küçük azınlık; birçokları tarafından alay ve küçümsemeyle karşılanırken, bazı bilim adamları tarafından da takdir edilmektedirler. Fakat selin önündeki çöp misali kaldıkları ve dünyanın gidişini değiştiremeyecekleri de söylenmektedir. Hakikaten teknolojiden vazgeçebilir miyiz? İstanbul'a at sırtında bir haftada gitmeyi mi, yoksa otobüsle 10 saatte gidip dünyayı da kirletmeyi mi tercih edersiniz? 15.000 liraya ütüsü bozulmayan naylon gömlek giyip çeşitli cilt hastalıklı ve elektrik yüklü mü gezelim? Yoksa 250.000 liraya hakiki yünden ütü tutmayan fakat elektrik yüklerini dengeleyenlerimizi kurutan ve sıhhî olan gömlek mi giyelim? Kilosu 4.000 liraya margarin mi; 20.000 liraya tereyağı mı yiyelim? Hanımlar doğum kontrolü yaparak birçok, kalb, sinir ve hormonal rahatsızlığa mı yakalansın, yoksa normal davranıp her çocuğu doğursunlar mı? İneğimiz 15 kilo normal süt mü versin, yoksa hormon iğnesi vurup 90 kilo süt mü alalım? Çamaşırlarımız deterjanla bembeyaz mı olsun, yoksa arap sabunu ve kül ile yıkansın da çok beyaz olmasa da olur mu? Bunlar gibi bugün içice bulunduğumuz belki yüzlerce soru sorabiliriz.

Peki sorular hep böyle kırk katır mı kırk satır mı olmalı? Yani hem pratik ve ucuz, hem de faydalı ve zararsız bir şey yok mu?
İşte burada, meseleye insan faktörü ve ilim ahlâkı açısından bakmamız gerekmektedir. Dünya bugün maalesef iki açmaz arasındadır. Batı teknolojisini geliştiren büyük bir kısım araştırıcı, ilim ahlâkı, insan sevgisi ve Allah korkusu gibi değerlerden mahrum fakat çok çalışkan ve hırsla "tabiatı nasıl daha fazla somürebilirim?" diye gece-gündüz çalışırlarken, bizim gibi birçok gelişmekte olan ülkelerdeki bazı İlim adamları ise tabiata "Allah'ın insanlara sunduğu bir emanet hediye" olarak bakmakta, ona zarar vermeden istifadeyi düşünmekte; fakat bu hususta ya bilgisi yetersiz kalmakta veya sermaye çevrelerinden gerekli desteği bulamamaktadır.

Dünyayı bugünkü "ekolojik kıyametin" eşiğine getiren batı olduğu gibi, kurtarmak İçin de çaba gösteriyor rolü yapan yine samimiyetsiz batıdır. Samimiyetsizdir ve muvaffak olmasına da imkân yoktur. Maalesef kurtarma yolunda atılan her adım insanlığı daha korkunç bataklıklara çekmektedir. Zira temelde batının tabiata ve insana bakış açısı yanlıştır.

Rönesans'tan bu yana bilimi putlaştırarak, yaratıcıyı merkezden çıkarıp hümanizm adı altında İnsan merkezli (antropomorfik) dünya görüşünü kabullenen batı için artık yeryüzü hedefler için tabii kaynakların israf edilmesi caizdir. Herşey insanın sömürüsüne âmâdedir, "teknoloji insan içindir ve insan herşeyin Ölçüsüdür" parolası esas olmuştur.
Hayatı kolaylaştırma adına yapılan teknik buluşların üretimi artırması ve ihtiyaç olmayan şeylerin reklamlarla zaruri ihtiyaçlar haline sokulması tüketimde ve israfda bir patlamaya sebeb olmuştur. Hızla artan ihtiyaçların ve tüketilen eşyanın karşılanması için kârlarını katlayarak üretime geçen fabrikalar daha hızlı, ucuz ve bol üretme hırsıyla tabiatı arka plâna alarak önce kendilerini düşünen bencil ve acımasız bir şekilde, ucuz teknolojiler ve çevreyi nazara almayan projelerle sadece kendilerine çalışmayı düstur edinmişlerdir.

Kısa zamanda zenginlikleri daha da artarak, gayrı meşru şekilde hükümetleri ve çevreyi koruma gayesi içinde çalışan kuruluşları susturan veya ele geçiren sermaye çevrelerinin desteklediği araştırma kuruluşları ve araştırıcılar bütün mesailerini sadece "daha hızlı ve ucuz nasıl üretebiliriz?" sorusu etrafında harcamaya yöneltmiştir. Araştırmaların sadece üretime yönelik yönü üzerinde durulması ve tabiatı sömürme anlayışı, üretilen malzemenin, yan ürünlerin ve atıkların çevreye faydalı mı, yoksa zararlı mı olduğu cihetinin gözardı edilmesine yol açmıştır.

Meselâ, DDT'yi ilk defa keşfedene nobel mükafatı verdiler. Halbuki laboratuvar denemeleri çok kısa kesilmişti. DDT'nin böceklerdeki tesiri uzun nesiller boyunca İncelenmemiş, tabiatta parçalanıp parçalanmadığı, canlıların organlarında birikip birikmediği tam araştırılmadan büyük bir hızla üretimine geçilmiş ve bütün dünya harıl harıl DDT tüketmeye başlamıştı. İlk seneler görünüşte hakikaten çok iyi neticeler alınmıştı. Hamam böceği gibi insanların hoşlanmadığı daha birçok böcek derhal ölüyor ve insanlar rahatlıyordu. Ziraî sahada da birçok zararlı böceğin öldürülüşü üretimi artırmıştı. Ancak daha 10 sene geçmeden ilk şikayetler gelmeye başladı. DDT artık hamam böceklerine tesir etmiyor ve aynı zamanda bir sürü de faydalı böcekler ölüyordu. Dozu artırarak daha fazla DDT kullanılmaya başlandığında ise tabiat daha çok kirleniyordu. Zira Yaratıcı'nın böceklere verdiği mükemmel adaptasyon gücü hesaba katılmadığından fasit bir daireye girilmişti.

Tabiata sadece insanın menfaatleri açısından bakıp, ondaki hârika nizam ve ahengi düşünmeden, sömürülmesi gereken bir mal olarak gören batının egoist ve merhametsiz anlayışı çok geçmeden bunun tokadını yedi. İneklerin sütünde ve Antarktika'daki penguenlerin kemiklerinde bile DDT biriktiği bulundu. Daha sonraları ise insanların karaciğer, dalak ve çeşitli Jen-foid organlarında buna benzer birçok zehirli maddelerin birikerek çeşitli hastalıklara (kanser başta olmak üzere) se-beb olduğu gösterildi. Daha sonra pekçok ülke DDT'yi yasaklamasına rağmen yağmur sularının yıkayarak toprakta ve denizlerde biriktirdiği DDT, parçalanmadan gıda zinciri yoluyla canlıların vücutlarında birikmeye devam ediyordu.

Bilhassa petrolün, iplikten ayakkabıya ve boyadan halıya kadar bir çok sahada geniş bir kullanım alanı bulması, kirlenmeyi çok fazla hızlandırmıştır. Çok ucuza mal edilen petrol türevi plastik mamullerin karşısında sıhhî ve fıtrî olan malzemeler pahalı olduğu için rekabet edemiyordu. Fakat daha sonra plastik imalathanelerinde çalışan çocuklarda çok sık kan kanseri görülmesi herkesin neşesini kaçırdı.

Japonya'da Minimata körfezinden yedikleri balıklarla zehirlenen ve ölen Japon çocukları, bu körfeze zehirli atıklarını döken fabrikanın kurbanıydı. Bugün birçok körfez ve iç denizler civalı, bakırlı ve kurşunlu fabrika atıklarıyla zehirlenmeye devam etmektedir. Yeraltına süzülerek, içme suyuna kansan ağır metallerin durumu ise gelecekte çıkaracağı problemlerle anlaşılacak.

Hamilelikteki bulantı ve kusmalara karşı kullanılan "Talidomit" isimli ilacın kurbanları ise ölmemekte, kolsuz veya bacaksız doğarak canlı örnekler halinde aramızda dolaşmaktadır.

Bu misalleri belki yüzlerce çoğaltabiliriz, vereceğimiz her misal içimizi karartmaktan ve ümidimizi kırmaktan başka birşey olmayacaktır. Bugün herkes nüfus artışından, hava kirliliğinden, suların zehirlendiğinden söz ediyor. Fakat aynı kişiler bir yandan da daha fazla "gelişmek" gerektiğinden, hayatın bizzat kendisinden kaynaklanan "beşerî sefaletle" savaşmaktan dem vuruyorlar. Bir başka deyişle, insanla tabiat arasındaki dengenin tahrib edilmiş olmasından kaynaklanan problemleri daha fazla tahribat yaparak, tabiatı biraz daha "ele geçirerek" onu biraz daha "boyunduruğa vurarak" ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlar. Pek az kişi bugün insanoğlunun yüzyüze olduğu en âcil içtimaî ve teknolojik problemlerin "az gelişmişlik" denilen şeyden değil, bilakis "aşın gelişmişlikten" kaynaklandığını kabul edecektir. Tabiat ve çevre karşısındaki, saldırıya ve savaşa dayanan tavır değiştirilmediği sürece insan cemiyetindeki barışı sağlamak hiçbir zaman mümkün olamayacaktır. Halbuki tabiatla barışık olmanın yolu, ancak onu Yaratan'ın koyduğu manevî nizamla barışık olmaktan geçmektedir.
İnsanoğlu, kendisinin ve tabiatın beşerî olanı aşan bir kudretin isimlerinin tecellisi olduğunu anlayıp, bu "insan anlayışına" sadık kalmadığı sürece ne insanlığı savunabilir, ne de kendi icad ettiklerinin ve makineleşmenin, kendini insandan aşağı hale düşürmesinin önüne geçebilir. "İnsani değerler" denilen şeylerin kaynağı olan insanüstü hakikatlere gereken hürmet gösterilmediği; tabiî ve manevî zeminlerde sulh sağlanmadığı sürece çevreye ve insana ait değerleri korumak mümkün değildir.
Bilim her ne kadar kendi içinde meşru ise de, bilimi bütünleyecek daha yüksek bir bilgiden mahrum olduğu ve tabiatın İlâhî ve manevî değerini tahrib ettiği için bilimin fonksiyonu ve tatbikatı gayrı meşru ve tehlikeli bir hâl almıştır. Bu durumun telafi edilebilmesi için tabiatla ilgili metafizikî bilgi yeniden ihya edilmeli ve tabiata ilâhî niteliği tekrar kazandırılmalıdır.

Bunu yapacak olan bilim adamları ise maalesef Allah'ın mülkündeki emanete hıyanet etmiştir. Sahip olduğu fennî bilgiyi Kâinatın Yaratıcı'sının rızasına uygun kullanacağı yerde hırs, israf ve tamah gibi kötü hislerle tabiatın istismarında kullanmıştır. Varoluşun özü hakkında yeterli bilgiye sahip olamayan bu yüzden de bilimin neticelerini küllî bir dünya görüşü içinde derleyip toparlayamayan bilim adamının elinde, bu bilimin getirdiği teknoloji ve bu teknolojinin kullanılma usulleri, dünyaya zehirlemekten başka birşey doğurmayacaktır.

Bu tahribatın getireceği "teknolojik kıyametin" Önüne geçilebilmesi için önce tabiata bakışımızın ve niyetimizin değişmesi gerekmektedir. Herşeyden önce tabiata istismar edilecek, bir varlık gibi değil, kendisiyle uyum İçinde geçineceğimiz, şefkatli ve sıcak bir eş gibi bakmayı öğrenmeliyiz. Yaratıcı'nın, tabiat kitabında yazdığı satırlara ve kelimelere dikkat edip, tıpkı bir elektronik cihazın kullanma kılavuzuna bakıp da öyle kullandığımız gibi, tabiatın bir tür kullanma kılavuzu olan Yüce Beyan'ın emirlerine ve talimatlarına uygun kullanmalıyız.

Gelişen bilimler göstermektedir ki, tabiat dediğimiz şu kanunlar manzumesinde hiçbir abes ve çirkin iş yoktur. Varsa sadece bizim ilmimizin yetersizliği ve bakış açımızın bozukluğudur. Şayet tabiata ve içindeki mânâya vâkıf ilim adamlan, ondan istifade düsturlarına riayet ederlerse, o hiçbir zaman kirlenmeyecek ve bizleri de zehirlemeyecektir. Eğer bilim adamları yaptıkları buluşları laboratuvardan çok acele piyasaya sürmezler ve uzun deneylerden sonra ve iyice emin olup da kullanıma açarlarsa, fabrikatörler çok kazanma ve ucuza imâl etme yerine mütevazi bir kazançla insanlığa zararı olmayan teknolojileri getirirlerse, hepsinden önemlisi reklâmlarla ihtiyaç olmayan şeyler ihtiyaç haline getirilip tüketim kamçılanmazsa çevre kirliliğinin önüne geçilebilir.

Biz hiçbir zaman tekniğin ve medeniyetin karşısında olmadık. Keşke araştırma laboratuvarları sadece tıbbî alanda ve hastalıklara çare bulmaya çalışırken en geniş teknik imkânlara sahip olsalar. Halbuki bugün teknolojinin getirdiği birçok kolaylık ve imkân, onun beraberinde getirdiği hastalıkların tedavisinde harcanmaktadır. Bu kadar şuursuz gelişme yerine, tabiatı severek ve onu anlamaya çalışarak bir gelişme olsa; hem bu tip hastalıklar (kanser vs...) .azalacak,hem de tabiatı tahrib etmemiş olacağız.
Gelecekteki ilim adamlarımızın çevre, kâinat ve insan münasebetlerine bu açıdan bakmaları dileğiyle...
podcast itunes youtube rss twitter facebook