Cenâb-ı Hakk'ın güzellerden güzel isimleri diyeceğimiz "esmâ-i hüsnâ", ta devr-i risaletpenâhiden itibaren, "Zât-ı ulûhiyet"i evsâf-ı celâliye ve cemâliyesine uygun şekilde bilme ve tanıma adına yanıltmayan bir kaynak olmuş; onları doğru okuyup anlayanları inhiraflardan korumuş ve bu korunmuşlara ulûhiyet hakikatinin "hadd-i tâmm"ı ölçüsünde bilgi ifaza etmişlerdir. Mârifet yolculuğuna çıkan herkes, esmâ-i hüsnânın aydınlık çehrelerinde ve onların tecelli alanlarında imanda derinleşmeye yürümüş; mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhanî avlamış; O'nu "mahiyet-i nefsü'l-emriye"sine uygun bilme hesabına bu isimleri birer sırlı anahtar gibi zâhir ve bâtın hâsselerinin eline vermiş ve onların araladığı kapılardan sızan ziya-i hakikatle O'nu görme, bilme ve duyma ufkuna yönelmiştir.

Esmâ-i hüsnâ, minelkadîm herkes için her zaman başvurulan bir "menhelü'l-azbi'l-mevrûd" olsa da, onların sistemli şekilde ele alınmaları ve şerhleriyle, izahlarıyla eserlere konu olmaları daha sonraki devirlerde gerçekleşmiş ve bu süreç günümüze kadar devam edegelmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, bu güzel ve en güzel isimleriyle alâkalı, mücmel-mufassal, manzum-mensur o kadar çok eser yazılmıştır ki, bunların bütününü ne tespit etmek ne de sayıp dökmek mümkündür. Bizim burada ta'dat etmeyi düşündüklerimizse, deryadan bir damla mesabesindedir. Bu cümleden olarak, Ebû İshak ez-Zeccac'ın "Tefsiru'l-Esmâ-i'l-Hüsnâ"sını, el-Halîmî'nin "el-Minhac fî Şuabi'l-İman"ını, Abdülkahir el-Bağdadî'nin "el-Esmâ ve's-Sıfât"ını, Gazzâlî'nin "el-Maksadü'l-Esnâ fi Şerh-i Esmâillâhi'l-Hüsnâ"sını, Ebû Bekir İbnü'-l-Arabî'nin "el-Emedü'l-Aksâ"sını, Fahreddin Râzî'nin "Levâmiü'l-Beyyinât"ını, Kurtubî'nin "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerh-i Esmâillâhi'l-Hüsnâ"sını; Hâmid Ahmed Tahir, Eymen Abdürrezzak ve Yusuf Ali'nin İbn Kayyim el-Cevziyye, İmam Kurtubî, Allâme es-Sa'dî, İbn Kesîr ve Beyhakî'den derledikleri "el-Câmi' li Esmâillâhi'l-Hüsnâ"sını, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Keşfü'l-Ma'nâ an Sirr-i Esmâillâhi'l-Hüsnâ"sını, Abdülkadir Geylânî'nin manzum "Esmâullahi'l-Hüsnâ"sını, Ahmed bin Ahmed Zerrûk'un "el-Maksadü'l-Esmâ fi Şerhi Esmâillâhi'l-Hüsnâ"sını, Ebû'l-Kasım el-Kuşeyrî'nin "Şerhu Esmâillâhi'l-Hüsnâ"sını, Muhammed İbrahim Efendi'nin Türkçe "Şerhü Esmâi'l-Hüsnâ"sını, önemli farklı yaklaşım ve fâikiyetiyle Suat Yıldırım Hoca'nın "Kur'an'da Ulûhiyet" kitabını, takdir ve Cenâb-ı Hakk'ın rızasına mazhariyetleri dileğiyle sayabiliriz.

Esmâ-i hüsnâ, en güzel ve en âlî isimler mânâsına Zât-ı Ulûhiyet'in esmâ-i sübhaniyesi demektir. Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha'da ilâhî isimler hep bu unvan-ı mübeccelle yâd edilegelmiştir. Yerinde görüleceği üzere bu mukaddes isimlerden "Allah" lâfzı ism-i Zât, diğerleri ise birer ism-i sıfattırlar. Lâfz-ı celâle olan Allah ism-i şerifi değişik delâlet çeşitleriyle bütün ilâhî isimleri câmi' Hazreti Zât'ın unvan-ı mübeccelidir ve onun ifade ettiği mânâyı başka bir kelime ile ifade etmek de mümkün değildir.

Esmâ-i hüsnâdan, Kuddûs, Selam, Ehad, Vâhid... gibi bazı isimler -ileride açılabilir- selbî sıfatlar mahiyetinde Zât-ı Hakk'ın kudsiyet ve nezahetini; Hayy, Alîm, Semî', Basîr, Mürîd, Kadîr, Mütekellim... türünden esmâ-i mübeccele O'nun sübûtî sıfatlarının açılımını; Hâlık, Mübdî, Muhyî, Mümît, Rezzâk, Vehhâb, Gaffâr, Settâr, Bâri', Musavvir... nev'inden esmâ-i münezzehe ise tekvîn sıfatının değişik dalga boyundaki tecellilerini işaretlemektedirler.

Zât-ı Ulûhiyet'e ait hangi hakikati aksettirirlerse ettirsinler ve hangi sıfatın açılımı mahiyetinde olurlarsa olsunlar, bütün esmâ-i ilâhiye, o müteâl Zât adına bir güzellik, bir kudsiyet, bir münezzehiyet ve bir tamamiyetin ifadesidirler; her anılışlarında, muhteva, mânâ ve nuraniyetleriyle, inanılacak hakâikin sınırlarını belirler, inanan gönüllerde saygı uyarır ve saygıyla çarpan sinelere vesile-i teveccüh olurlar. Öyle ki, vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, gözden-gönülden isi-pası siler, cismaniyete ait perdeleri yırtar ve ruhlara ta öteleri ve ötelerin de ötesini gösterir; birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes'i hatırlatır; insan onlarla Hakk'ı yâd ettikçe, kalblerde itminan hâsıl olur. Dahası, "Bilginin değeri bilinenin kıymetiyle ölçülür." disiplinine binaen, Zât-ı Ulûhiyet'le alâkalı bu mübarek isimleri bilen ve onlarda belli bir derinliğe eren insan, gök ehlince kıymetler üstü kıymetlere ulaşır ve huzur namzetleri arasına girer. Huzura namzet olma O'nu doğru bilip tanımaya vâbeste ise, O Zât-ı Ecell ü A'lâ celâlî ve cemâlî evsâfıyla ancak bu isimlerin ziyadar atmosferinde doğru olarak bilinebilir. Biz, bildiğimiz varlıkları, fizikî darlıkları çerçevesinde ihsaslarımızın sınırlılığına göre bilebilir, değerlendirir ve ona göre bir hükme varırız. Cenâb-ı Hak, o müteâl varlığıyla ancak esmâ-i hüsnâsının bütününün birden bildirdiği münezzeh, mukaddes ve "bî kem u keyf" bir mahiyetle bilinebilir. Böyle bir yaklaşım aynı zamanda, O'nun sırf bir zihnî varlık olmayıp, aksine varlığı kendinden bir "Vâcibü'l-Vücud" olduğunu da gösterir ki, bütün müslümanların itikatları da bu merkezdedir.

Bir kısım mutasavvıfîn ve mütekellimîn, esmâ-i ilâhiyeyi, kâinat, eşyâ ve insan hakikatinin esası görmüş; hatta, hakikî "hakâik-i eşyâ" ilâhî isimlerden ibarettir, diyerek esmâ-i hüsnâya oldukça farklı bir yorum getirmişlerdir. Bunlara göre bütün varlık ve içindekiler birer mecâlî ve memerrden ibaret oldukları gibi, insan ve diğer varlıkların iradî ve gayr-i iradî davranışları da -şart-ı âdi plânında kasd u azmin yer ve mevcudiyeti mahfuz- ilâhî isimlerin farklı tecellilerinden ibarettir. Öyle ki onlara göre cismaniyet bir madde yığını, isimlerse birer ruh mesabesindedir. Onlar O'nun esmâsı, bütün varlık da bu esmânın değişik tecelliler çerçevesinde tecelli alanı ve mezâhiridir. Bu tecelli ve tezahürlerin tayin ve teşhisine ve hele bu mübarek esmânın birer hicap ve birer nikap bulundukları Zât-ı Ecell ü A'lâ mülâhazasına gelince, işte orada bize, derin bir temkin hissiyle tevakkufa geçip, Ehl-i Sünnet ulemasının dediği gibi, "Aklına ne gelirse Allah onun gayrıdır." veya İmam-ı Rabbanî yaklaşımıyla, "O senin aklına gelen her şeyin ötesinin ötesinin... ötesindedir." demek ve derince bir hayret mülâhazasına dalmak düşer. Bu konuda, his, heva veya "akl-ı meâş"tan -bu tabir İmam Gazzâlî'ye aittir- gelen bir kısım dürtüler kalb ve ruh atmosferimizi bozup bulandırsalar da biz, "İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez/Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez." (Ziya Paşa) der ve hep kendi düşünce atlasımızın sınırları içinde kalmaya çalışırız.

Esasen Cenâb-ı Hak, bize kendini esmâ-i hüsnâsıyla tavsif edip tanıtmasaydı, bizler sırf ef'âl âlemine bakarak o isimlerin hakikatlerine kat'iyen ulaşamaz ve Müsemmâ-i Akdes'i de tanıyamazdık. O, bu isimlerle, Zâtını, zâtî şe'nlerini, evsâf-ı sübhaniyesini bildirip tanıttırması sayesindedir ki, ama eksik ama kusurlu, bugün bilebildiğimiz hakikatlere muttali olabildik. Şimdi biz, bu isimlerin O'nun Zâtının unvanları olduğuna itikat ediyor; onlarla ulûhiyet hakikatini hecelemeye çalışıyor, O'nun herkese açık kapısının önünde isteklerimizi seslendiriyor ve O'nun muradını esas kabul etme şartıyla taleplerimize mutlaka cevap verileceği mülâhazasıyla gözlerimizi açıp kapayıp hep o isimleri temâşâ ediyoruz. İnanıyoruz değişik dert ve problemlerimizin, değişik sıkıntı ve gailelerimizin, her biri farklı bir iksir tesirindeki bu esmâyı şefaatçi yaparak O'na yönelme sayesinde aşılacağına ve birkaç asırlık huzursuzluklardan sıyrılacağımıza.

Esmâ-i hüsnâ Cenâb-ı Hak nezdinde ne mânâya geliyor ve Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) onları nasıl yorumluyor ve nasıl algılıyorsa, biz de onları öyle kabul ediyor ve aksi mütalâa ve mülâhazaları da birer sapma sayıyoruz. Nasıl saymayız ki, Kur'ân-ı Kerim, isimleri inkâr etmeyi veya inkâr edalı bir tevile sapmayı, ya da Allah'a nisbette gözetilen muhtevalarıyla başkalarına nisbet etmeyi ilhad addetmektedir.1 Evet, Kitab-ı Mübîn, "Allah, kendinden başka mâbûd-u bilhak ve maksûd-u bilistihkak olmayan zattır ve en güzel isimler de O'nundur."2 diyerek getirip, insan, varlık, kâinat ve bütün şuûnu o esmâ-i hüsnâya bağlamaktadır.

Aslında, her mükellef için Cenâb-ı Hakk'ı eksiksiz bilip tanımada, O'na yalvarıp yakarmada ilâhî isimlere başvurma çok önemli bir husus ve Hâlık-mahluk münasebetini aksettirme açısından da en belirleyici bir unsurdur: O'nun isimleriyle başlanılır her hayırlı işe.. onların vesayetinde sürdürülür her hizmet. Onlara başvurulmadan yapılan işlerin akim kalacağına inanılır. Hususiyle "Allah" ve "Rahman" isimlerinin önemi hatırlatılarak onların nezd-i ulûhiyetteki yerlerine vurguda bulunulur3 ve bunların dua ve niyazda ilk kelime, ilk kapı olduklarına dikkat çekilir.

Bir kısım felsefecilerle, onların tesirinde bazı kelâmcılar, sıfatlar konusunda farklı görüşlerde bulundukları gibi esmâ-i hüsnâ mevzuunda da değişik düşünceler serdetseler de Ehl-i Sünnet uleması dikkat, tedbir, temkin ve her şeyin gerçek bilgisini Allah'a havale etmenin yanında, bazen, isimler Müsemmâ'nın aynı, bazen gayrı; bazen de sıfât-ı sübhaniyede olduğu gibi, yürekleri titreye titreye "ne aynı ne de gayrı" diyerek edeb ifade eden bir üslupla işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır.

Bazı mutasavvıfîn de, bizim bildiğimiz ve ta'dat ettiğimiz "esmâ-i hüsnâ", isimlerin isimleridir, hakikat-i esmâ ise bunların ötesindedir; Yunus'un ifadesiyle, "Süleyman var Süleyman'dan içeru"... der gibi bir üslupla ilâhî isimlere yaklaşmış, cismanî kalbin hakikî kalble, bedenin ruhla münasebetine benzer şekilde, bildiğimiz esmâ ile varlığın perde arkasındaki ilâhî isimler arasında da aynı mülâhazayı seslendirmiş ve bunların ancak zevk-i huzurî ile duyulup hissedilebileceğine vurguda bulunmuşlardır.

İster öyle ister böyle, Cenâb-ı Hakk'ın "Kitab-ı Mübîn"inde en güzel isimler diye bize talim buyurduğu esmâ-i hüsnâ, O'nunla bir çeşit kalbî ve ruhî münasebete geçme, kendi uzaklığımızı aşarak her zaman belli nispette vicdanlarımızda duyduğumuz O'nun yakınlığına ulaşma adına bizim için sırlı birer anahtar ve seslendirildiğinde cevap alan birer sihirli kelimedir. Bu anahtarlara sahip bulunan ve bu nuranî kelimeleri vird-i zeban eden, bunlarla dünyalara talip olsa talebi cevapsız kalmaz; öteleri peylese eli boş geriye dönmez.

Esmâ-i hüsnâyı kendi derinlikleriyle duyma ve bilme, kul için bir ilâhî mevhibe, O'nun ruhunu iğna edecek ledünnî bir haz, zâhir ve bâtın hâsseler için de O'nu görme, O'nu bilme, O'nu duyma ve O'nun tarafından görüldüğünün, bilindiğinin şuurunda olma mârifetidir ki, bu ufku idrak edenler "billâh" der işler, "bismillâh" der başlar, her işini O'na bağlar ve Bediüzzaman ifadesiyle "lillâh", "livechillâh", "lieclillâh" rızası dairesinde harekât ve sekenâtlarıyla ömürlerinin saniyelerini seneler hükmüne getirebilirler. Kul O'nun kulu, esmâ O'nun isimleri, bu isimlerle çağrılan O, yönelinen kapı da O'nun kapısı olduktan sonra niye olmasın ki!.


_____________

1. A'râf sûresi, 7/180
2. Tâhâ sûresi, 20/8
3. İsrâ sûresi, 17/110


comments powered by Disqus