Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !


Atmosfer ile ilgili alanlarda çalışan bilim adamlarının en önemli gündem maddelerinden birini uzun zamandan beri ozon tabakasındaki delik oluşturmaktadır. Bir grup, alınan tedbirler ile problemin ortadan kalktığını ve önemli bir tehlike olmadığını idida ederken, diğer bir grup ise bu düşünceye katılmamaktadır.

DÜNDEN YARINA

Bilindiği gibi ozonun en önemli düşmanı kloroflorokarbon (CFC) gazlarıdır. Bu gaz 1930’da, Thomas Midgely adlı araştırmacının General Motors firması için yaptığı çalışmalar sonucu geliştirilmiş ve soğutma maksatlı ev aletlerinde kullanılmaya başlanmıştır. 1940’li yılların ortalarında ABD’deki soğutucuların büyük bir çoğunluğu CFC ile çalışıyordu. İlerleyen yıllarda CFC üretimi ciddi boyutlarda arttı ve yeni kullanım alanları buldu.

1970’de ozon tabakası üzerindeki olumsuz tesire ilk defa Paul Crutzen dikkat çekti; onun yaptığı çalışmada zararlı maddenin azot oksitleri olduğu tespit edildi. 1974’de Richard Stolarski ve Ralph Cicerone uzay mekiklerinin egzozlarından çıkan klorinin ozona zarar verdiği uyarısında bulundular. Aynı yıl F. Sherwood Rowland ve M. Molina, stratosfere ulaşan CFC’lerin ozona zarar verdiğini ilk defa iddia ettiler ve CFC üretiminin en kısa zamanda sınırlandırılıp yasaklanmasını istediler. Devam eden çalışmalar bu ikazı destekleyici neticeler verince, 1976’da ABD’de, spreylerde CFC kullanımının 1978’den itibaren yasaklanma kararı alındı. İlerleyen yıllarda milletler arası girişimler başladı. Bu arada ozonun Antarktika üzerinde inceldiği tespit edildi (1985). 1987’de 140 ülkenin imzaladığı Montreal Protokolü ile CFC üretimindeki artışların durdurulması ve üretimin 1998’de yarıya indirilmesi kararlaştırıldı. 1992’de Kopenhag’da yapılan toplantıda ise CFC’lerin gelişmiş ülkelerde 1996’da, gelişmekte olan ülkelerde ise 2010 yılında tamamen üretimden kaldırılması kararlaştırıldı. 1996’da, yapılan çalışmalarla milletler arası protokollere uyulması halinde ozon tabakasının kendini tamir edebildiğinin 21. yüzyılda gözlenebileceği tahmini öne sürüldü.

OZON NASIL DELİNİYOR?

CFC’lerin ozonu tahrip etme mekanizması S. Rowland ve M. Molina tarafından tespit edildi ve bu bilim adamları 1995 Kimya Nobeli ile mükafatlandırıldı. Açıklanan mekanizmaya göre; stratosfere ulaşan bir CFCI3 molekülü yoğun ultraviyole ışınlarının tesiriyle bir klor atomunu bırakarak CFCI2 haline gelmekte, tek başına kalan klor atomu artık tam bir ozon katili durumunu almaktadır. Çünkü bu klor atomu, ozon molekülü ile meydana getirir. Ancak işlem burada bitmez, ortamda (O) reaksiyona girerek bir oksijen molekülü (O2) klormonoksit (CIO) meydana getirir.Ancak işlem burada bitmez, ortamda bol miktarda bulunan bir oksijen atomu klormonoksit ile etkileşir ve oksijen atomu, molekül haline (O2) gelir. Klor atomu da yeniden tek başına kalarak yeni bir ozon molekülünü parçalayıp ortama oksijen moleklü ile bir klormonoksit çıkmasına sebep olur ve bu işlem stratosferde devamlı tekrarlanır durur. Bu mekanizmanın tespiti ile CFC’lerin ne kadar tehlikeli olduğu ortaya net bir şekilde konmuştur.

BİZE YÖNELEN TEHLİKE

Ülkemizde bu konu ile ilgili çalışmalar yapılmadığı gibi, özellikle cilt kanserlerindeki artışlar kamuoyuna duyurulmayıp herhangi bir uyarıda bulunulmamıştır. Hâlbuki ABD’de yapılan araştırmalarda stratosferdeki ozonun %1’lik azalmasının cilt kanseri vakalarında %3’lük artışa sebep olduğu tespit edilmiş ve ülkenin cilt kanseri risk haritası çıkarılarak yayınlanmıştır. Diğer taraftan popüler bilim dergilerinde, ozondaki %1’lik azalmanın, yeryüzüne ulaşan ultraviyole radyasyonunun % 2’lik bir artışını netice verdiği yazılmaktadır. Ultraviyole ışınlarının artışının, sadece cilt kanserlerini değil, göz rahatsızlıkları ve bağışıklık sistemi bozukluklarını da beraberinde getirmekte olduğu ifade edilmektedir.

GELECEĞİMİZİ ULTRAVİYOLE Mİ KARARTACAK?

Görüldüğü gibi tehlike küçümsenecek gibi değildir. Ancak Batıdaki gelişmelerin ortaya çıkardığı bu problem, yine yukarıda anılan protokolleri hazırlayıp tehlikeyi sezenler tarafından ele alınıp, çözümlenmek üzere önemli adımlar atılmıştır. Ozon’un kendini yenilemesi zaten yaratılış kanunlarıyla tespit edilmiştir. Her yağmur yağdığında içimize çektiğimiz değişik kokulu taze havada bol miktarda ozon olduğu gibi, her çakan şimşekte, her düşen yıldırımda bol miktarda ozon açığa çıkmaktadır. Yeter ki insanoğlu, CFC’leri yasakladıktan sonra yeni bir ozon katili icat etmesin.

Ozon tabakasının delinmesi ile ortaya çıkan yeni bir sanayi ise “sağlıklı bronzlaşma” adı altında bir taraftan insanları deniz kenarında yakarken, diğer taraftan da yine onları ultraviyoleden koruyucu kremler ve çeşitli sıvılara bulayarak cilt kanserinden korunmaları için paralarını almaktadır. Bu güneş kremleri hakkında sanki çok ciddi ilmi araştırmalar yapılmış gibi bir hava verilmektedir. Hâlbuki bu krem ve sıvıların hiçbirinin ciddi bir koruyuculuğu olmadığı gibi, tam aksine korunduğunu zanneden insanların güneş altında daha fazla kalmasına ve cilt kanseri riskinin artmasına da sebep olmaktadırlar.






podcast itunes youtube rss twitter facebook