Güvercin İngilizcesi

Tarihimiz içindeki uzun bir "oluş ve yontuluş" devresinden sonra kemâle eren Türkçe'yi yalnız ana dilimiz olduğu için değil, sade ve erişkin bir dil olduğu için de severiz. Türkçeyle meşgûl olan garblı âlimler de Türkçe'nin bünye ve kelime gücünü överler.

Hemen bütün garb dilleri HintAvrupa dil âilesinden oldukları için, bir fikri ifâde ederken bol bol münferid kelime sıralamak, aralarına da yardımcı fiiller serpiştirmek zorundadırlar. Türkçe, Ural-AItay dil ailesinden olduğu için küçücük bir kelimenin ortasına, sonuna birer ikişer ekler katmakla pek çok şeyler söyler ve pek çok şeyler dinleyebiliriz.

Ya o "deyimler"imizin bolluğu ve güzelliği! Sanki her biri tek başına birer minyatür renk hokkası, birer minyon "Nippon hok-ku" su (birinci mısraı beş, ikinci mısraı yedi, üçüncü mısraı yine beş hecelik Japon şiiri) dur. Ya atasözlerimiz! Sanırsınız her biri dünyanın en âlim, en fâzıl filozofunun dudaklarından dökülmüş; sonra da bazı hocaların eleğinden geçerek Türk mizahına bürünmüştür.

Fakat bu güzel dil kışırlaştırılmak, fakirleştirilmek, daha fenası çirkinleştirilmekle karşı karşıyadır. Sanki "Güvercin İngilizcesi"ne çevrilmiştir. Yani, İngilizce'nin bütünü Anglo-Saksonca olarak kalmış, esas millî karakterini kaybetmemiş, buna karşılık yüzbinlerçe yeni kelimenin ilâvesiyle her türlü his ve fikir inceliklerini ifâdeye muktedir dünyanın en zengin ve renkli bir dili hâline gelmiştir. Fakat böyle bir dili bütün imparatorluk ahâlisinin konuşmasına imkân olmadığından, bu dev İngilizce yanında, bir de cüce İngilizce türemiş, Pigeon English (Güvercin İngilizcesi) nâmıyle Uzak-Dogu kolonilerine yayılmıştır. Aşağı yukarı bin kelimeden mürekkeb bu dilde, bütün fikirler işte çok daracık bir mefhum çerçevesi içinde anlatılacaktır. Basit bir fikri ifâde edebilmek İçin bazan ağız dolusu kelimeyi sıralamak gerekecekdir. Sekizyüzelli kelimelik "Basic English "(Temel ingilizce) de böyledir. Meselâ "sakal"mı diyeceksrniz?"ot var surat"; "Cep" mi diyeceksiniz?

"Sepet var uzun don"; "Güneş"mi diyeceksiniz?, "İsâ var lâmba!";

"Piyano" diyecek olursanız "Büyük kutu senin parmaklar onun dişler vurmak o bağırmak! "derecesine insanı güldürecek, tarzanca ifâdeler bulmak zorunda kalacaksınız. Simdi Uzak-Doğu'yu bırakıp biraz da Yakın-Doğu'ya, memleketimize gelelim. İngilizce "tape-recorder"in Türkçesi nedir biliyor musunuz? En aşağı bir düzine şekli var. Ama gazete ilânlarından birinde göze çarpan su varyantı hiç unutamazsınız: "Selüloz şeride mikrofonla ses alma cihazı" Buna Türkçe'mi demeli, yoksa güvercin Türkçe'si mi, artık ona siz karar verin..!

Neslimizin mahrum olduğu bir devre ait dilimizin olgun meyvelerinden birinin izahını Kaplan'ın kalemine havale edelim:

"Geçen gün Fuzuli Divan'ında şimdiye kadar dikkatimi çekmeyen harikulâde bir şiire rastladım. Bugünkü neslin maalesef diline ve ruhuna yabancı kaldığı bu şiiri anlatmak, tattırmak bir hayli güç, fakat yine de bunu deneyeceğim. Hiç olmazsa, Van Gogh'un resimlerine benzeyen kalin imaj örgüsü hakkı'nda bir fikir vermek için onu bugünkü dile çevirmeyi faydalı buluyorum. Söyle diyor Fuzûli:

"Gece, yeni ayın anahtarı ile hazinesinin kapısını açınca, gökyüzünü cevahir ölçen bir tas gibi boşaltıyor."

"Dünya testisi, güneş çeşmesinin suyunu saklayarak, katre katre yıldız damlalarını sızdırır."

Şairin imajlarla kâinatı nasıl değiştirdiğini görüyorsunuz. Fakat bu imajlar tesadüfi değildir. Fuzûli'nin yaşadığı dekora, hayata, âna tamamiyle uygundur. Şiiri okurken, şair, çöl gecesinin koyu karanlıkları içerisinde, mücevher gibi parlayan yıldızlara bakarak hakir topraklar üzerinde bedbin otururken görür gibi oluyoruz.

Geceyi yıldızlar sızdıran bir testiye benzetmesi, o yakıcı çöl susuzluğunu ne güzel hissettiriyor. Başka bir iklimde gecenin böyle bir imaj doğuracağını zannetmiyorum. Sür baslarken, gece ile beraber bir şark masalının hazineleri içine dalıyoruz. Ve kâinat, karanlığın ortasında bir sürahi gibi dönmeye başlıyor.

Şiirde başka bir unsur, gecenin karanlığı ile tezad teşkil eden "ışık" unsurudur. İlk beyitte ay, yıldızlar hazinesinin kapısını açıyor; ikinci beyitte feleğin testisi "güneş çeşmesi"nin suyunu sızdırıyor.

Birdenbire (bu şiirde) Haşim'i hatırladım. Malûmunuz, çocukluğu Fuzuli'ninki gibi çöl gecelerinin esrarlı karanlıklarıyla geçmiş olan "Piyale" şairinin eserlerine de gökyüzü, ay ve yıldızlar hâkimdir.

Irak, astrolojinin doğduğu yerdir. Belki de gündüz, güneşin gözleri kör etmesi ve hayatı kalın duvarlar arkasında hapsetmesi sebebiyle, bu iklimde yasayan insanlar, geceleyin biraz nefes alabiliyorlar. Ve yıldızlar âleminin sonsuzluğuna dalarak, kendilerinden geçiyorlardı.

Mecnun çöl gecelerinde yıldızlara baka baka dünyayı, kendisini ve hatta Leylâ'yı unutur da karanlığın içinde kaybolup gitmeyi arzular. 20. asrın adamı olmakla beraber, gecenin İlham ettiği bu mistik duygu Haşim'de de vardır.

Fuzûli kendi hayatı İle kâinat arasında derin münasebetler kurar. Bu münasebetler kelimenin tam mânâsıyle trajiktir. Şâir, koca kâinat ortasında dar bir hapishânede imiş gibi sıkılır.

Onun, varlığı imajlar vasıtasıyla değiştirerek bir masal hâline getirmesi de, kendisini, hücresinin duvarlarını fantastik resimlerle süsleyen bir mahkûm gibi hissetmesinden dolayı değil midir?

Şimdi düşünelim. Acaba "Güvercin İngilizcesi"ne benzetilerek kısır ve fakir hâle sokulan bir dille, bu ince hisler ve güzel imajlar dile getirilebilir mi?


Derleyen: S. Senih


comments powered by Disqus