|
Haberleşme Uyduları
İbrahim REFİK |
|
SAVAŞA SEBEP OLAN İLETİŞİMSİZLİK 1823 yılında İngiltere’nin Amerika’nın tarım ürünleri ihracatına koyduğu engelleme, iki ülke arasındaki ilişkileri iyice gerginleştirmiş, bunun üzerine İngiliz Parlamentosu aynı yılın ortalarında bu kararını yeniden gözden geçirerek ambargoyu kaldırmıştı. Ancak karardan iki gün sonra Amerika, İngiltere’ye savaş ilan etmişti. Bunun sebebi ise aradan geçen iki gün içinde İngiliz Parlamentosu’nun aldığı, ambargoyu kaldırma kararı haberinin Amerika’ya ulaşmamış olmasıydı. Haberin zamanında ulaşamamasının sebebiyet verdiği savaş gibi acı bir gerçeği yaşayan dönemin gazetecileri, telgraf icad olduğunda, haberleşmenin belki de Gutenberg’den beri en önemli gelişmesinin gerçekleştiğinin idrakindeydiler. Çünkü artık bu araç sayesinde habercilik kavramı yepyeni bir buud kazanıyordu. Evet, maraton koşucusu habercilerden, Osmanlı’nın at çatlatan posta tatarlarına, Reuter’in haber güvercinlerinden günümüzün uydu teknolojisine ulaştığımızda haberleşmenin çehresinin teknoloji ile özdeşleşerek hızla değiştiğini görürüz. ÜTOPYADAN GERÇEĞE Amerikalı rahip-yazar Edward Everett Hale, “The Brick Moon” adlı eserinde gökyüzüne yerleştirilen bir yörüngedeki uzay gemisinin, okyanuslarda seyir halinde bulunan gemilere yardımcı olabileceğini öne süren ütopik hikayesini yazdığında Miladî takvim 1869’u gösteriyordu. Yapay uyduların, uzaydan dünyaya faydalı hizmetler sunması için kullanılması fikrini ortaya atan Hale’un hikâyesinin gerçeğe dönüşmesi için 76 yıl gibi uzun bir süre gerekecekti. Uyduya sürekli izleyebileceği bir yörünge bulabilmek ve dünyaya düşmemesi için de saniyede 8 kilometre gibi korkunç bir hızla ona yol aldırabilmek oldukça zor ve bir dizi karmaşık işlemi gerektirmekteydi. Bu iş için en uygun yörünge acaba dünyanın kaç kilometre uzağından geçmekteydi? Aynı zamanda bir bilim kurgu yazarı ve fütürist olan İngiliz radyo mühendisi Arthur Clarke, tarihler 1945 yılını gösterdiğinde, “Uzay İstasyonu Radyo Uygulamaları” başlığıyla yazdığı makalesiyle bir haberleşme devriminin kıvılcımını çakar. CLARKE YÖRÜNGESİ Clarke, dünyadan 35 bin 756 kilometre uzaklıktaki bir yörüngede uyduların saniyede 3 kilometre hızla hareket edebilmelerinin yeterli olabileceğini, böylece bir tam turun dünyanın dönüş hızına eşit sürede (24 saatte) tamamlanacağını hesaplar. Clarke, bu yörüngedeki bir uydunun haberleşmede bir aktarma merkezi gibi kullanılabileceğini de söyler. Günümüzde, “Clarke Yörüngesi” adı verilen bu yörüngeye yerleştirilen bir uydu dünya ile aynı anda döndüğünden dünyaya göre yeri, devamlı sabit kalmaktadır. Clarke Yörüngesindeki uydular, havada asılı gibi göründüğünden, yeryüzündeki yüksek dağların engel olduğu haberleşme işini rahatlıkla yerine getirebilmektedir. Clarke makalesinde, uyduların sayısının üç olması halinde haberleşmenin tüm dünya sathını kaplayacağını da söyleyerek, döneminde şarlatanlıkla suçlanan Kanadalı bilim adamı Mc Luhan’ın, dünyanın küçük bir köye dönüşeceğini iddia ettiği hayalî teorisi Evrensel Köy’e giden yolları açar. Yarım asır önce haberleşme uyduları için en elverişli yörünge uzaklığını bulan Clarke, bu matematikî hesaplamalarının yıllar sonra iletişim teknolojisinin tutsağı bir nesil meydana getireceğini herhalde hiç düşünmemişti. Evet, o günden bugüne bu yörüngeye yüzlerce uydu fırlatıldı. Birçoğu vazifesini tamamladı ve şimdi uzay çöplüğünün bir parçası durumunda. Vaziyet o hâle geldi ki, yörüngede uydu park yeri ayırmak gerekli hale geldi. Bir zamanların oldukça saçma görünen uzay kirliliğinin sebebi olan “aşırı kalabalıklaşma” ihtimali bugün artık vahim bir gerçek. Haberleşme uydularının bugünkü en pratik faydası, uzun mesafe haberleşmede zamanı asgariye indirerek fotoğraf, görüntü ve bilgi gönderme maliyetlerini çok aza indirmesidir. DEĞİŞEN ŞEHİR VE İŞ KAVRAMI Haberleşme uydularının önümüzdeki yıllarda geleceği nokta ise; bu uyduların kazandırdığı hız sayesinde artık insanlar istedikleri yerde yaşamak ve iş yapmak için mutlaka işyeri mekânına gitme zorunluluğu hissetmeyeceklerdir. Uydu bağlantılı bilgisayarınız, telefonunuz sayesinde birkaç tuş basarak evinizi bir büroya, bir konferans salonuna veya bir üniversite anfisine çevirebilirsiniz. Evet, 20. yüzyılın en büyük atılımlarından biri de düşünceleri ve enformasyonu harekete geçirerek insanları işe değil, işi insanlara taşımayı gerçekleştirmesidir. İhtimal ki, geleceğin “Clarke kuşağı çocukları” saatlerini yollarda telef ederek iş ve ev arasında mekik dokumayacaklardır. Hızın baş döndürücü bir ivme ile artıp zamanın büzüştüğü önümüzdeki sürat çağında, bu çağın insani oturduğu mekânda üretimini gerçekleştirip pazarlayabilecek, özellikle de sakat insanlar için yeni iş imkânları doğabilecektir. Bunun ötesinde bir doktor, uzak mesafelerden çalıştığı hastahane ile iletişim kurarak hastasını muayene edip, teşhisini koyabilecek. Hatta farazi görüntü “virtual reality” yoluyla ameliyat yapabilecek. Arthur Clarke konuyla alakalı olarak, haberleşme uydularının mevcut haberleşme araçlarının bir gelişimi olduğunu, toplumun büyük ölçekte yeniden oluşumuna neden olacak sıçramanın bir çeşit temsilcisi olduğunu belirtir ve haberleşme uydularını atom bombası ve otomobille aynı teknososyal değişim dönemecine koyar. YIKILAN DUVARLAR, KALKAN SINIRLAR Uydular sayesinde çok uzaklardan iletişim sinyallerini mesaj veya görüntü olarak alanlar, bu mesaj ve görüntülerin psikolojik ve sosyolojik olarak etkisi altında kalırlar. Uydularla evlerinin içine giren bu yeni fikir ve görüntüler onların hayat tarzlarını, düşünce kalıplarını, daha genel bir ifade ile kültürlerini değiştirir. Bazen de, eski Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nda olduğu gibi, kısmen siyasi sistemleri değiştirir. Daha düne kadar, insanların, dergilerin ve kitapların Berlin Duvarını aşamadığı zamanlarda televizyon bunu rahatlıkla başarıyordu. Evet, uydular sayesinde sınırlar, duvarlar, siyasi bloklar, sistemler tamamen ortadan kalkmıştır. Pek çok sosyolog ve iletişimci haklı olarak Doğu Bloku’ndaki çözülmeyi ve duvarların yıkılışını uydu sinyallerinin taşıdığı mesajların hızlandırdığını söylemektedirler. UYDU VE TELEVİZYON İletişimin bu altın çağında uyduların yaygınlaşmasıyla düşünce ile hareket arasındaki zaman giderek kısaldı. Televizyonun hızı değişimin en büyük faktörü oldu ve artık bir uydunun izdüşümü alanına girip, parabolik antenle dünyanın öbür ucundaki görüntüyü yakalama çok tabii hale geldi. Bu sinyallerle gelen görüntüler, insanları görsellikle yoğurdu ve günümüzün 5-6 saatini esir aldı ve bizler görüntü esaretzedeleri haline geldik Son 5 yılda % 50’lik bir artışla dünyada 1 milyardan fazla TV seti oluştu ve bu rakam, her yıl yüzde 5’lik bir hızla artmaya devam ediyor. FrostSuilivan şirketinin New York Araştırma Bölümü Projeleri Direktörü Neal Weinstock, TV programlarının yapımına dünyada bir yılda 645 milyar dolar gibi korkunç bir meblağ harcandığını ve bu rakamın her yıl yüzde 10 artacağını söylüyor. TV programı ihracatından ABD yılda 2.3 milyar dolar kazanıyor ve bugün CNN’in vizesiz giriş yaptığı ülke sayısı 137’ye ulaşmış durumda. Dünya, ellerinde uzaktan kumanda cihazı ve çerezleri ile televizyon karşısında kendinden geçmiş insan yığınları ile doluyor. Görüntü tutsakları, çevrelerini saran imaj zincirinden kendilerini kurtarıp gerçek hayata adapte olmakta zorlanıyorlar. Bir zamanlar insanlarla girdiğimiz diyaloglar, alış verişler, sohbetler, şimdi giderek insanla düğme arasında yürütülen tek yanlı iletişime dönüşüyor. Karşılıklı münasebetlerdeki, öteki insanın (muhatabın) yerini de uzaktan kumanda düğmesi aldı. Düşüncemizin, kültürel birikimimizin ve zekâmızın dışa vurumu olan dilimiz de gitgide görselleşiyor, sloganlaşıyor ve avamileşiyor. Böylece de dilin derinliği yok oluyor. Sonuçta da evrenselleşen medya dili sayesinde ferdin düşüncesi derinliğini kaybedip, ufuksuzlaşarak sığlaşıyor. Okul çağındaki çocuklar öğrenmeye ayıracakları saatleri TV’ye vakfediyorlar. Haberleşme uydularının getirdiği cazibe, sokağın ve oyunun cazibesini fersah fersah geçti. Artık “Clarke kuşağı çocukları” adını verebileceğimiz yeni bir nesil ile karşı karşıyayız. Uydu sinyalleriyle TV kanallarının yüzlercesi, kıtalar ve okyanuslar geçerek ülkelerin ellerindeki bilgi kontrolünü kaybetmelerine sebep oluyorlar. Fikirler, imajlar ve kültürlerin sınırlarda durdurulamayan göç, yani “elektronik göç” başlıyor. Böylece 20. yüzyıl dünyası, milli hâkimiyetin manasını bir defa daha sorgulamaya, bu kavram üzerinde yeni tarifler yapmaya uğraşıyor. Bu hız yarışında birçok ülke de, Arthur Clarke’in kendi adını .verdiği “Clarke Yörüngesi”nde uyduya sahip olma yarışı içindeler. “Türksat (Türkiye), Arabsat (Suudi Arabistan), Palapa (Endonezya), Hıspasat (Ispanya) gibi...” Teknolojinin getirdiği evrenselliğe rağmen, birçok ülke, sahip olduğu uydu ile dil ve din beraberliği içinde olduğu bölgelerde milli menfaatlerini ve kültürünü muhafaza etmeye çalışıyor. ÖĞRETİME KAZANDIRILAN YENİ İVME Bugün artık en kolay ve doyurucu bir şekilde elinizin altında. CD-ROM teknolojisindeki gelişmelerle arzu edilen malumata ses, grafik, resim, fotoğraf, tablo imkânları eşliğinde ulaşmak mümkün. Modem aracığıyla okullardan bağlanılan hatla, öğrencilerin istedikleri kütüphaneye ulaşmasına imkan sağlıyor. Talebelerin, başka bir üniversitedeki bilim adamlarının görüşlerine müracaat etmeleri de artık mümkün. Yarının üniversiteleri artık, öğrencilerinin fiilen devam ettikleri yerler olmaktan çıkarak enformasyon ileten bilgi merkezleri haline gelmeye namzet görünüyor. Öğrencilerin elektronik aletler yardımıyla yaptıkların keşifler ve kurdukları irtibatlar oldukça ilgi çekici. Mesela ABD’deki bir lise öğrencisi, INTERNET adındaki global ağ aracılığıyla bir üniversitenin ana bilgisayarına uydu vasıtasıyla girerek Rusların Mir Uzay İstasyonu hakkında bilgi almış. Bu öğrenci elde ettiği bilgiler ışığında Mir’in okullarının olduğu yöreden ne zaman geçtiğini hesaplamış ve özel bir radyo yardımıyla 8-10 dakika kozmonotla irtibat kurmuş. HIZIN HEDEFİ NE OLMALI? Birçok teknolojik yeniliklerle birlikte, haberleşme uydularının da sebep olduğu gelişmelere bakılacak olursa, bir hız asrında olduğumuz muhakkak. Hız yörüngeli dünyamızda bugün düşünce ile fiil arasındaki süre iyice daralmış, mesafeler kısalmış ve hızla hedeflere ulaşabilme mümkün hale gelmiştir. Önümüzdeki yıllardaki tahayyüllerimizi aşan gelişmelere bakılacak olursa insanoğlunun sonu belirsiz hızdan ürpermemesi mümkün değil. Büyük bir mütefekkirimizin dediği gibi: “Bir bir eski harikaların adîleştiği, yenilerin de çok uzun ömürlü olmayacağı, hatta kullandığımız âlât u edevatın tamirine yetişemeyeceğimiz o garip gelecek pek yakındır.” Burada, ellerimizi başımızın arasına alıp düşünmemiz gereken soru şu: İnsanoğlu, övgü ile karşıladığı bu ilmi araştırmalar neticesinde ortaya çıkan uydu teknolojisini ve onun getirdiği hızı, hızdan daha önemli gayelerin emrine verebiliyor mu? Bugün çağı ve çağın baş döndürücü teknososyal gelişmelerini yorumlamaya çalışan bir kısım düşünce adamları, teknolojinin getirdiği hız ve onun ürünlerini göklere çıkartıp putlaştırmakta ve gerçekleştirilen bu teknolojik gelişmeleri takdis ederek herşey saymaktalar. Diğer bir grup ise hedefsiz, gayesiz bir süratin abesiyetini, modern imkânlara düşmanlık şeklinde dile getirmekte... Her iki grubun da yaptığı hıza takılıp kalmak ve onu mücerret olarak yorumlamaktan ibarettir. Aslında hız, hız olarak bir fiziki hadisedir; gaye ve hedefleri düşünülmeden ele alındığında ne ilerleme ve medeniyetin esası, ne de insanî değerlere götüren bir vesiledir. Yine aynı mütefekkirimizin ifadeleri içinde: “Hız, gayesini aşmamalı, hep onun gerisinde kalmalıdır. Sürat, insanı, insani hedeflere yönlendirici olduğu, bu hedefleri gerçekleştirebildiği, beraberinde huzur ve mutluluk getirdiği, hasretleri dindirip hicranları sona erdirdiği, her arızanın üzerine yürüyüp dünyadaki umumi ahenge ve devletlerarası dengeye hizmet ettiği, dünyevi-uhrevî problemlerin çözümünde katkıda bulunduğu, ilmi araştırma ve ilmi tesbitleri hızlandırdığı ölçüde mübeccel ve mukaddes ise de, bunlardan tecrid edilip tek başına kaldığı zaman, bizim için manasız bir kuruntudan farkı yoktur.” Evet, 21. yüzyılın eşiğine adımını atan bu ülke insanı, “toprak uygarlığı”ndan “uydu uygarlığı’na geçişin sancılarını yaşamaktadır. Çeşitliliğin, çok ses ve renkliliğin karşısında; kökü, ruhu, rengi ve tadı olmayan bir uluslararası kitle kültürünün tehdidi altında olduğumuzun şuurunda olan ve bu ülkenin geleceği için sancı çeken beyinleri, insanoğlunun ürettiği bir araç olan bu teknolojiyi, insanın faydası için kullanmasını bilecek ve uydular yükseldikçe kültürün alçalmasına müsaade etmeyeceklerdir. KAYNAKLAR — Alan, Yusuf; Robotik Kültür, TÖV Yay., İzmir/1994 — Aydın, Suat; ""Sırada Türksat 1C Var"", Ultra, Mart/1995. sayı 33 — Drucker. Peter; Yeni Gerçekler, iş Bankası Yay., Ankara/1992 — Gülen, M. Fethullah; ""Sürat Çağı veya Tekarüb-i Zaman"", Sızıntı, Ağustos 1994, sayı:187 — Rigel, Nurdoğan; Kağıt Kaplanlar, Der Yay., İst./1993 — Rigel, Nurdoğan, Medya Ninnileri, Sistem Yay., İst./1993 — Şahin, Haluk; ""Sonunda Uydu..."", Tempo, 24.8.1994. sayı 34 |
|


