Hak dostu ezelin komşusu, ebed yolcusu,
Azığı, asası, yolu Allah’a emanet.
Hep tecelli avlar gönlünde ışıktan pusu,
Kemankeşi, yayı, oltası, ağı muhabbet...

Gözleri nergis gibi süzgün, çehresi apak,
Gönlünün kanatları meleklerinkine eş;
Sanki bir miraç şehsuvarı altında burak,
Nazarı ufuklar ötesi, ruhunda ateş.

Tıpkı bir mangal gibi derinliklerinde koç
Duyguları bahar bulutları gibi yüklü;
Toprak kadar mahviyet içinde, ama vakur
İçi dalga dalga ummanlardan da köpüklü...

Işıkdan dünyasında madde-mana iç içe,
Beyan çeşmesinden “ledün” kevserleri akar;
Sureti, uhreviliğine ince bir peçe,
Bir gözü dünyaya, öbürü ukbaya bakar..

Hep bir çevgana benzeyen boynunun halkası,
Sonsuza ulaşma azmiyle yay gibi gergin;
Kaynaya kaynaya bu harlaşmadır sevdası,
Kendince zerre olan gönlü,semalardan da rengin...

Nazarı, meleklerin dolaştığı noktada,
İklimi, dudağı kurumuşların durağı;
Ve her zaman kervanlar konar-kalkar ard arda,
Hızır çeşmesine benzer büyülü otağı.

Gözlerinin içinde sihirli seslenişler,
Çevresinde adeta bir uhrevi tenhalık;
Bu uhrevi kayda hep ümitli bekleyişler
Burası O’na bir kapı, kapı da aralık...

Gel sen de kır elindeki benlik kasesini!
Yürü O’na açılan yolda son hadde kadar!
Duyacaksın her bucakta ezelin sesini,
Ve tüllenecek ufkunda solmayan bin bahar...



“Hak Dostu” tema itibariyle tasavvufi bir şiirdir. Fakat, bu şiire de yine diğerlerinde olduğu gibi Şairin şahsiyet teksifi perspektifinden bakmak gerektir. 0 zaman karşımıza tasavvuf, içtimai buuduyla, sosyo-pedagojik diyebileceğimiz yanıyla çıkar ve ferdi bir meşgale olma durumundan kurtulur.

“Hak Dostu” Şairi daha ilk mısrada önemli bir hususun altını çizip asırlardır münakaşası yapılan “Vahdet-i Vücud” ve “panteizm” meselesine cevabi bir yorum getirilmektedir. “Heme ez ost”(Her şey O’ndandır) tarafını tutan bu yoruma göre:

a-İnsan Hakk’a dost olabilir; ama insan Hakk olamaz.

b-Varlık, ilm-i ilahideki vücudu itibariyle ezelidir. Ama ezeli olan, varlığın kendisi değil, ilm-i ilahidir. Dolayısıyla varlık için kıdem (ezelilik) söz konusu olamaz. Çünkü o hadistir, sonradan yaratılmıştır. Varlıklar arasında insanın özel bir yeri vardır. Zira o, varlıkta tecelli edecek bütün “Esma” ve “Sıfat”ı anlayacak kapasitede yaratılmış tek varlıktır. Bu özel konumu sebebiyle de insan “Fena fillah, Beka billah” denilen mekanların namzetidir. Ne var ki, bütün bu arşiye ve yükselişleri Cenab-ı Hakk’la, fiziki manada bütünleşme şeklinde anlamak yanlıştır. Şiirde bu muğlak ve mudil meseleye “komşu” gibi sıcak bir kelimeyle berraklık getirilmiştir. Hak dostu ezelin komşusudur. Ama ezelin kendisi değildir. Bu komşuluk, bazen akrabiyet-i ilahi ile bazen de kulun Allah’a yaklaşması “kurbet” ile tahakkuk eder. Tahakkuk keyfiyeti nasıl olursa olsun ortada ancak sonsuz kelimesiyle ifade edebileceğimiz bir lütuf ve ihsan söz konusudur. Hak dostu, dostluğun vazgeçilmez şartı olan Dost’ta fani olma prensibine riayetin mükafatını görmüş ve “komşuluk”a kabul edilmiştir. Komşu kelimesiyle anlatılmak istenen önemli bir husus da şu olsa gerektir: Komşular arasında ayniyet düşünülemez. Zira bir şey diğer bir şeyin hem aynısı hem de komşusu olmaz. Komşuluk kelime olarak dahi yanında bir had ve sınır taşır. Had ve sınırı düşünmeden komşuluktan bahsetmek imkansızdır. Durum böyle olunca, ezele komşu olmak ezeli olmamayı gerektirir. Çünkü ezele komşu, ezel sınırının içinde değil, dışındadır. 0 komşu kelimesi bize bütün bu manaları çağrıştırıyor. Böylece hem insanın Hakk’a yakınlığı hem de onun ancak uluhiyete ait bir sıfat olan “ezelilik”le hiçbir ilgi ve alakası bulunmadığı anlatılmış oluyor.

Ezel’in komşusu olan Hak dostu aynı zamanda ebed yolcusudur. Burada “ebed” kelimesi iki şekilde yorumlanabilir:

Birincisi: Hak dostunun seyr u süluku ebed müddet devam edecektir. Zira o, seyr ilallah, seyr minallah merhalelerini geçtikten sonra yolu seyr fillah ummanına uğrar. Orada yol bitmez, yolculuk sona ermez.

İkincisi: Hak dostu ebed yolcusudur. 0 bütün hayatını ebede göre programlamıştır. Fani şeyler ufkunu karartıp onu yolundan alıkoyamaz. Ve o, ebed canibinde işine yaramayacak hamuleyi sırtında taşımaz. Zaten ikinci mısrada anlatıldığı gibi o, lüzumlu azık ve eşyasını da Allah’a emanet etmiş ve yola öyle çıkmıştır. Dolayısıyla böyle birinin ihtiyaç dışı şeylerle meşguliyeti söz konusu değildir.

“Azığı, asası, yolu Allah’a emanet” ifadesi bizi şu mülahazalara götürüyor:

Öncelikle “emanet” kelimesinde ‘tevekkül, teslim, tefviz ve sika” gibi tasavvufi ifadelere işaret buluyoruz.

“Allah’a güven ve itimat ile başlayıp, kalben beşeri güç ve kuvvetten teberri kuşağında sürdürülen ve neticede herşeyi Kudreti Sonsuza havale edip vicdanen tam bir itimada ulaşma ile sona eren elemlere ait ahval veya ruhani seyrin mebdeine ‘tevekkül’, iki adım ötesine ‘teslim’, bir tur ilerisine lefviz’ ve müntehasınada ‘sika’ denir.” İşte Hak dostu böyle bir seferin yorulmaz yolcusudur.

Ayrıca o, mülkün gerçek sahibini bilen bir bilgedir. Onun malikiyet anlayışı hakiki manada (Mana-yı ismi) hiçbir şeyi sahiplenmemeye kilitlidir. Bu şuur onda vazifeden çok bir vefa anlayışının sonucudur, Nasıl ki, bir dönemde Rabb’i emaneti ona arz etti ise, şimdi o da her şeyini O’na emanet etmektedir. Bu bir manada Rabb’in lütfuna şükürle mukabele demektir.

İkinci mısranın çağrıştırdıkları da hoştur: Biz “azık” kelimesini duyar duymaz, hemen yanı başımızda Hz. Musa’nın yanındaki gence “Azığımızı getir..” dediğini duyar gibi oluruz. Sonra onları hayalimizde Hızır’Ia buluşacakları yere uğurlarız. Hele ‘asa’ kelimesi hemen elimizden tutar ve bizi Tur’a götürür. Orada Hz. Musa’yı Rabb’iyle konuşur buluruz. Ona elindeki sorulmuş, o da sohbetin uzamasını temin için elindeki ö.sanın ne işe yaradığını anlatmaya koyulmuştur. Peygamber fetanetine hayran bu manzarayı seyrederken biz de yüreğimizde aynı halvetin heyecanını duyar ve müşahedemizin bir anını dahi fevt etmemek için bütün dikkat melekemizi o yöne seferber ederiz.

Burada “yol” kelimesi de üzerinde durulması gereken zengin muhtevaya sahiptir. Hak dostunun yolu, Fatiha suresinde anlatılan yol olup Allah’a emanet edilebilecek özelliklere sahiptir. Bu özelliklerden en önemlisi de yolun istikametidir. Gayr-ı müstakim yol Allah’a emanet edilemez. Başka bir ifadeyle Allah müstakim olmayan yolu yol kabul etmez. Bu yol, Kur’an’da anlatıldığı şekliyle nebilerin, sıddıkların, şehidlerin yoludur. Hak dostu bu yolla onlara ulaşacak ve ebedi beraberliği kazanacaktır.

“Yol” dan bizim anladığımız bir mana da şudur: Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri adedince çoktur. Ancak bu yollardan en emin ve güvenilir olanı, hiç şüphesiz, doğrudan doğruya usül ve metodunu Kitap ve Sünnet’ten alanıdır. İşte Hak dostu’nun ebede uzanan yolu böyle bir imtiyaza sahiptir. Onun için de Allah’a emanet edilme liyakatına ermiştir.

Bu mısradan anladığımız bir başka manaya da şöyle işaret edebiliriz: Velayet yolunun üzerinde nice ayak kaydıran, insanı vartaya düşüren tuzaklar vardır. insan sadece kendi istidat ve kabiliyetiyle bu yolda yürümeye kalkarsa bu işin üstesinden gelemez. Hem, insanın kendi rengini verdiği yol hiçbir zaman istenen seviyede masum olamaz. Halbuki “sıbğatullah” televvünlü yolların bütünü emniyet ve güven içindedir. Hak dostunun tercihi bu ikinci yönedir. Zaten azık da, as da, yol da birer vesiledir. Esas olan maksada ermektir. Maksad ise Allah’a ulaşmaktır. Burada “Allah’ lafzı özellikle seçilmiş gibidir. Çünkü o bütün “Esma’yı camidir. Şair’in idealize ettiği Hak dostu, herhangi bir ismin zıllinde müstağrak değildir. 0 makam-ı cem’in sahibidir. Diğer taraftan bu Hak dostu, gayrın gözü kapalı seyrettiği,yürüdüğü yollardan hep gözü açık ve uyanık olarak geçmektedir. Çünkü, üçüncü mısrada anlatıldığı şekliyle o, gönlündeki ışıktan pusu ile hep tecelli avlamaktadır.

Dördüncü mısradaki “Kemankeş” ok atan demektir. Yay, olta ve ağ gibi aletlerin ard arda sıralandığı ve birbirine atfedildiği bu mısradaki ahenk iyi yakalanmalıdır. Demek ki, buradaki kemankeş kendisini de bir alet görmektedir. Hem o, taşıdığı aletlerle o kadar bütünleşmiştir ki, onlarla aynı sıralamada zikredilmiştir. Bunlarla birlikte, azık ve asasıyla yollara düşmüş derviş, yayı, oltası ve ağıyla bir avcı olmuştur. Böylece Hak dostunun dışa dönük yanı ele verilmiştir. Zaten Şairin idealize ettiği derviş mutlaka bu imajı vermelidir. Nitekim dördüncü dörtlükte bu husus oldukça net dile getirilmiştir.

Bize göre, bu ilk dörtlükte geçen “azık, yol, kemankeş, yay, olta, ağ” gibi kelimeleri birer sembol olarak da değerlendirmek mümkündür. Bu duruma göre söz konusu kelimeleri şu şekilde yorumlayabiliriz:

Azık, amel ve zikirdir. Asa, delil ve işaretin adıdır. Elbette ki bu delil ve işaretler bütünüyle inayet televvünlüdür. Yol ile alakalı mütalaamızı yukarıda arz etmiştik. Kemankeş ise bu manada mürşid-i kamildir. Eğer bu mana doğruysa şiirde Hak dostunun karşılığı “ok”tur. Oda mahviyeti simgelemesi için burada zikredilmemiştir. Yay, ledün ilminin ünvanıdır. Sağlık ancak onunla metafizik gerilime geçecektir. Olta, akıl ve bir manada ferdi istidat ve kabiliyeti sembolize etmektedir. Ağ, ise tefekkürdür. Bunların birleştiği nokta kalptir, gönüldür. Dörtlüğün muhabbetle noktalanması bu yönüyle kendinden önceki sembolleri tamamlamaktadır. Şair’in literatüründe muhabbetin ne olduğunu anlamak için, mutlaka “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde dolaşmak gerekir. “Muhabbet, sevgi, kalbi alaka, herhangi bir şeye veya birine düşkünlük manasına gelir ki, insanın duygularını bütünüyle tesiri altına alması itibariyle aşk, vuslat arzusuyla yanıp tutuşma şeklinde daha derin buudlara ulaşmasına da şevk u iştiyak denir Demek ki, Şair, muhabbet kavramını özellikle ve de seçerek koymuştur. Çünkü diğer şiirlerinde de görüldüğü gibi, aşk, şevk ve iştiyak onun kabullendiği yolun vazgeçilmez dinamikledir. Bir tek kelimeyle bunca mana ifade etmeye ise ‘icaz” veya “cevazet” denir.

Şair birinci dörtlükte, Hak dostunun makro plandaki irtıbatlarını, Allah ve kainat ile olan münasebetlerini anlattıktan sonra ikinci dörtlüğe onun fiziki ve ruhi portresini çizmekle başlıyor. Gözlerin süzgünlüğü, bakışın berzahlaşması, uhrevileşmesi ve sidreleşmesi demektir. 0 gözler maverayı seyretmekten yorgun düşmüş ve süzülmüştür. 0 gözler, celali ve cemali her türlü tecelliyi aynı renkte görmekte ve bu yönüyle de hep aynı noktaya bakan bir denklikle süzülmektedir. Nergis renk itibariyle sarı ve beyaz olur. Sarı aşkın sembolü, beyaz ise asfiya nurudur. Bu manada gözlerin süzgünlüğü aşk mahmurluğuna ve her türlü iç zorlamalara rağmen sükutiliğin korunduğuna bir işarettir. Nergis sevgilinin gözüdür. Bu da Şairin bize anlatmaya çalıştığı Hak dostunu ne denli benimsediğinin bir şifresidir. Edebiyatımızda, devamlı surette sevgilisini düşünen ve bu sebeple de bir türlü kapanmayan ışığın gözü de bazen nergise benzetilir. Bu benzetme, Hak dostu için de benimsenmiş ve onun gözleri de nergise benzetilmiştir. Ayrıca bu ifadede, ruhani terakkide gözleri harama karşı korumanın önemine de işaret bulmak mümkündür.

Çehrenin apak olması, insan yaşantısının simaya aksedişidir. “Simahüm fi vücuhihim” ayeti bu gerçeğin belgesidir..

Miraç Şehsuvarı, Efendimiz için kullanılan bir tabirdir. Hem benzetme hem de sentaks açısından harikadır. Allah Rasulü’nün ruh ve beden bütünlüğü içinde gerçekleştirdiği miraç yolculuğunu Hak dostu ruhani olarak gerçekleştirecektir. “Ruhunda ateş” denilmekle bu önemli nokta vurgulanmış gibidir.

Üçüncü dörtlük Hak dostunun deruniliğini analiz ediyor. 0 gönlü itibariyle derinliklerinde kor bulunan mangala, duyguları itibariyle de yağmur yüklü bahar bulutlarına benzetiliyor. Aynı zamanda 0 toprak kadar mahviyet içindedir; ama vakurdur. İçi dalga dalgadır ve ummanlardan da köpüklüdür. Burada, Şairin alegorik bir anlatımla sunduğu Hak dostunun ruh portresini net çizgilerle keşfedebilmek mevkiinden uzakta bulunuyoruz. Bu bulanık ve sisli görüntü muhayyilemizin varlık gayesini icra etmesine fırsat tanıyor. Herkes meseleyi kendi perspektifinden görüp öyle değerlendiriyor. Ayrıca bu dörtlükte iç derinliği ve duygu zenginliğinin yanında işlenen bir başka tema da Hak dostunun feragat ve fedakarlığıdır. 0 etrafı ısıtmak için bağrına kor gömen bir mangal, muhtaç yörelere su taşımak için menzil menzil dolaşan bir buluttur. Kaderi toprağın kaderiyle örtüşmektedir. Kendini sıfırlama, tüketme, bitirme Hak dostunun en bariz özelliğidir. Onun ummanlardan daha köpüklü dalgalanmaları içindedir ve içtendir. Bu dalgalanmaları içte zapt edip dışa yansıtmamak ise çelikten bir irade gerektirir. Hak dostu böyledir. Çünkü o doğuştan havaridir. Yaşatmak için yaşama onun en büyük idealidir.

Dördüncü dörtlüğün ilk mısraında, Hak dostunun madde-mana bütünlüğü ele alınıyor. Biz daha önceki şiir tahlillerimizde bu husus üzerinde tafsilatıyla durduğumuz için burada meseleye sadece temas ediyoruz. Fakat işaret etmeden geçemeyeceğimiz bir nokta var ki şudur: Hak dostunun dünyası ışıktandır. Onun dünyasında ne düşünce ne de aksiyon adına karanlık hiçbir taraf yoktur. İkinci mısrada geçen “Beyan çeşmesi” ifadesinde Rahman süresinin dördüncü ayetine bir telmihte bulunulmuş gibidir. “Allah, insan denilince hemen akla gelebilecek mükemmeliyetteki o insana beyanı öğretti,” Demek Hak dostu, bu payeden nasiplidir ve ona da beyan öğretilmiştir. “Ledün kevseri akması” onun devamlı teyid gören bir ilham üveyki olduğunun işaretidir. Demek ki o, gönlünün sürekli ilhama açık kalması adına çok dikkatli, temkinli yaşamakta ilham kesici arızalardan uzak bulunmaktadır. Ayrıca onun suretiyle sureti arasında ciddi bir tezat yoktur. 0 yaşantısı itibariyle uhreviliği esas almıştır. Bu uhrevilik onun şekline de yansımıştır. Ne var ki, dünyadan da bütün bütün el ayak çekmiş değildir. Bir gözü dünyaya diğeri ise ahirete bakmaktadır. Bir bakıma bu davranış onun imtihan sırrını deşifre etmeme gibi bir disiplin anlayışından da kaynaklanmaktadır. Bunun için de sureti ile uhreviliği arasında ince bir peçe konulmuştur. “Sürer bütün bir bedene denilebileceği gibi sadece yüze de denir. Şair, ikinci manayı öne çıkarmak için “peçe” kelimesini özellikle kullanmış gibidir. Zira insan yaşantısını en şeffaf aksettiren yer onun yüz manasına gelen suretidir.

Beşinci dörtlükte, Şair, hiçbir tasavvufi telkine direkt olarak yer vermeden, sade bir üslupla tasavvufun en derin meselesine temas etme gibi bir maharet göstermiştir. Bu da Hak Dostu şiirinin sadece bir mevzuyu işleyen “Saf şiir’ değil, aynı zamanda Şairin yaşantısını aksettiren bir ”Hayat şiiri” olduğunu göstermektedir.

Hak Dostu’nun boynunun halkası çevgana benzemektedir. Yani o, onulmaz bir kulluk sevdalısıdır. Ne istiğrakın cazibesi, ne bazı velayet makamlarının büyüleyici atmosferi ona dini nasslarla tesbit edilmiş kulluk şuurunu terk ettiremez. Metafizik gerilimi tamdır. Nafilelerle sonsuza doğru kanatlanmıştır. Kaynaya kaynaya buharlaşma, Hak dostu’nun bizim literatürümüzde “reşha” haline gelmesidir. Bu keyfiyettir ki ona kendini, kendi gözünde zerre gibi göstermektedir. Halbuki mahiyeti itibariyle onun gönlü semalardan daha geniştir. Bu dörtlük bize bir taraftan: “Allah’ım beni kendi gözümde küçük, başkalarının gözünde büyük yap” hadis kaynaklı duayı, diğer taraftan da “Arz u semaya sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım” ifadesindeki engin manayı çağrıştırır.

Altıncı dörtlükte, Hak dostunun Hızır çeşmesine benzeyen büyülü otağına daima kervanların konup kalktığından bahsediyor. Biz bu ifadeyi de yine Şairin şiirine sinen şahsiyet yoğunlaşması açısından yorumlamak meylindeyiz. Durum böyle olunca “kervanların konup göçtüğü oba “ ya Hak dostunun gönlüdür ve kervanlar “varidi” manasına gelmektedir veya oba irşad yuvası ve kervanlar da bu yuvada yetişerek dünyanın çeşitli yer ve yörelerine dağılan hicret çocuklarıdır. Gelmişler, konmuşlar, olmuşlar ve oldurmak üzere yollara koyulmuşlardır. 0 obaya kim uğramışsa mutlaka can bulmuştur. Çünkü orası Hızır çeşmesidir, hayat kaynağıdır. Bu mısralarda, hayat dönemine ait aksiyon stratejisine işaretler de bulmak mümkündür. Dünyanın dört bir yanına kervanlar teşkil edilecek, yolcular kendi gönül dünyalarına doldurdukları hayat suyunu gittikleri yer ve yörelere taşıyacaklardır.

Yedinci dörtlük, bize göre “Kıta-i Berceste.” Sihirli seslenişler Hak dostunun gözlerinin içinde. 0 artık mürşid-i kamil... Etrafında mahşer tenhalığı. Halk içinde Hak ile beraber olmanın adı. Veya ruhu pervazda. Uçsuz bucaksız cennet yamaçları onun seyrangahı. Ama bu tenhalıkta üns var, korku yok. Uhrevi koy neresi? Herkes için geldiği son nokta. “Ondan maksat Allah. Arapça karşılığı “Hu”. Her nefeste muhtaç olduğumuz “isim”. Kalp, ruh, sır, hafi ve ahfanın “Hu” diyebilmesi büyük mazhariyet. Makam, makam-ı cem. Herkes “Hu” yu kendi perspektifinden değerlendirmek zorunda. Kimisi O’nda mazhar olduğu isim veya isimleri, kimisi kendindeki galip ismi, kimisi de İsm-i Azam’ı görür, müşahede eder. Asfiya “Hu”yu sıfatlarıyla anlar. Mahiyet-i Enbiya için bu kapı “Zat”a açılan kapıdır. Herkes maksudunu bu kapıda ümitle beklemektedir. Liyakatını bütün bütün kaybetmemişlere, seviye farkı mahfuz olmakla birlikte bu kapı hiç kapanmamıştır. Ümit bu kapının biricik azığıdır. Şiirin birinci dörtlüğündeki azık kelimesinin manasına bir de bunu eklemek gerekir.

Sekizinci ve son dörtlükte şiir, gaybtan hitaba dönüyor ve didaktik bir hal alıyor. Söz, onu söyleyene göre değer kazanması gerçeğinden çıkış yapılacak olursa burada Şair’in tecrübe müşahedesini nazara almak durumundayız.

Şair son dörtlükte adeta buraya kadar anlattıklarının reel planda tatbiki için ne yapılması gerektiği hususu üzerinde duruyor. Bu yola girmenin ikinci rüknü “benlik kasesi”nin kırılmasıdır. İkincisi ise yorulma bilmeyen bir azimle daima yürümek, yani “amel” denilen aksiyonu yakalamaktır. Bu iki şart yerine getirildiğinde herkes için, her bucakta ezel sesinin duyulması ve ufkunda solmayan bin baharın tüllenmesi mukadderdir...

Şiirin bu dörtlükle bitmiş olması iç ve dış diyalektiği tamamlaması bakımından önemlidir. Şair, gaybtan hitaba geçmekle, şimdiye kadar anlattığı Hak dostuyla nasıl ayniyet içinde olduğunu ele vermiştir. Durum böyle olunca, söylenenler nazari değil, bazen müşahede bazen de tasdik mevkiinde söylenmiştir. Bu da temaya ayrı bir güç ayrı bir kuvvet kazandırmıştır.

Estetik bakımından şiir sade bir üsluba sahiptir. Fikir örgüsündeki resanet, lafzi payandalara ihtiyaç bırakmamıştır. Zengin, tam ve yarım olmak üzere değişik türden kafiyeler kullanılmıştır. Bu da şiirin “hayat şiiri” olmasının ayrı bir özelliğidir.


comments powered by Disqus