|
Havva Hipotezine Cevap
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ [email protected] |
|
İnsanın en önemli özelliklerinden biri olan merak duygusu sebebiyle nasıl yaratıldığını ve atasının kim olduğunu sorması insanlık tarihi kadar eskidir. Semavî kitapların bildirdiklerinin dışında bu sorulara cevap arayanlar genelde Yaratıcı’yı inkâr gayesiyle yola çıkanlar olmuş, ‘tabiat’, ‘sebepler’, kendi kendine oluş’ gibi gayrı-i ilmi, hurafe ve bâtıl felsefi görüşlere girmişlerdir. Semavî kaynaklı dinî metinlerde ilk insanın Hz. Âdem olduğu ve onun da mucizevî bir şekilde su ile karışmış topraktan (balçıktan) yaratıldığı yazılıdır. Buradaki toprak veya çamur ifadesiyle yeryüzünde bulunan kimyevi bileşiklerden yapıldığı ancak onun hususî bazı reaksiyonlarla canlılığın temelinde bulunan protein kitlesine çevrilip şekil verilmesini anlayabileceğimiz gibi; hiç bilemediğimiz bir tarzda yaratılmış da olabilir. Zira mucizevî bir hadise olarak anlatılan ilk yaratılışın, sebep-sonuç mekanizmaları içinde nasıl cereyan ettiğine dair önemli ipuçları yoktur. Meseleye dini kaynakların dışında ve kendi kısır “bilim” anlayışları çerçevesinde yaklaşanlar biyolojinin sınırlı gözlem ve deney metotlarını kullanarak yanlış yorumlara girip hipotezler ortaya atmışlardır. Aslında Yaratıcı’yı inkâra gitmeden ilmi araştırmalara öncülük edecek, tefekkür ufkunu açarak imanımızı artıracak çalışmaların yapılmasını istemek gayet normal ve teşvik edilecek bir şey olsa da, inkârı peşin kabullenerek ilim adına safsatalara girmek ilim adamına yakışacak bir davranış değildir. İlk insanın yeryüzünde ortaya çıkışı ve bütün dünyaya yayılışı hakkında bugün antropologlar tarafından öne sürülen iki hipotez vardır. Yaygın olarak kabul edilen birinci hipoteze göre insanoğlu yakın bir tarihte tek bir bölgede ortaya çıkıp buradan zaman içinde dünyanın her tarafına dağılmış ve yeni yerleşilen bölgelerin iklim ve coğrafî şartlarına göre de kodlanmış genetik potansiyellerinin elverdiği ölçüde ırkî farklılıklar sonradan gelişmiştir. İkinci hipotez ise insanoğlunun (Homo sapiens) bir milyon belki de daha eski bir tarihte tesadüfî bir evrim süreci içinde maymunumsu atalarından (Homo erectus) ve birbirinden farklı bölgelerde ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bütün canlıların vücut hücreleri içindeki çekirdeklerine yerleştirilmiş DNA ipliği üzerindeki kodlanmış genetik bilginin yeni teknolojilerle çözülme yoluna girmesi sayesinde, iğneyle kuyu kazma gibi de olsa 1980’li yıllardan itibaren farklı canlı gruplarının sınıf, familya ve cins seviyesindeki benzerlik ve farklılıklarının moleküler temelini araştırma ve yorumlamada yeni ufuklar açılmıştır. Havva Hipotezi: 1987 yılında insanın ilk atası hakkında kafaları karıştıracak başka bir hipotez daha ortaya atıldı. Buna göre insanlar yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ortak bir anadan türemişlerdir. Daha önceleri ortak atanın erkek mi, dişi mi olduğundan hiç bahsedilmezken bu sefer ortak atanın dişi olduğu vurgulandığı için de hipotezlerine biraz da kudsiyet bulaştırma gayesiyle veya insanların dini duygularını da çarpıtarak güvenilirlik sağlama yolunu tercih edenler yeni iddialarına “Havva Hipotezi” ismini vermişlerdir. Bu hipotezin ortaya atılmasına ve yanlış yorumlara sebep olan bazı bilgiler şöyle özetlenebilir: İnsan hücreleri çekirdekteki genetik materyale ilave olarak mitokondrilerinde de (hücrede enerji üretim santralleri olarak iş gören yapı) genetik bilgi taşırlar. Mitokondriler hücrenin ihtiyacına göre, hücreleri çoğalmadan da aynı hücre içinde farklı bir yolla çoğalabilirler. Buna güzel bir örnek, spor yapan kişilerin bacaklarındaki kas hücrelerinde bulunan ortalama mitokondri sayısının, spor yapmayan kişilere göre daha fazla olmasıdır. Hücredeki bazı enzim ve proteinler mitokondrideki genetik bilgiden sentez edilirler. Anne karnındaki döllenmiş yumurtanın (zigot) gelişmesi esnasında mitokondriye ait genetik bilgi babadan (spermden) değil, anneden (yumurtadan) sağlanır çünkü yumurta spermden çok daha büyüktür ve dölleme esnasında yumurta içine sadece içinde çekirdek bulunan spermin baş kısmı girer ve mitokondrilerin bulunduğu kuyruk kısmı dışarıda kalır. Dolayısıyla insanda mitokondrial genetik bilgi, anne kaynaklıdır. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan farklı ırklardan alınan hücre örneklerinden mitokondrial DNA izole edilmiş ve mitokondrial genlerdeki mutasyonlar (DNA’yı oluşturan nükleotid dizisindeki kalıtsal değişiklikler) analiz edilmiştir. En fazla mutasyon (genetik varyasyon) Afrika orijinli insanlarda tespit edilmiştir. Bir canlının yaratılış zamanı ne kadar eskiye gidiyorsa, o canlıda görülen genetik değişiklikler o nispette fazla olacaktır. Çünkü DNA’da mutasyonlar nispeten sabit hızlarda oluşur. DNA dizileri bir veya iki nükleotid kadar değişime uğramış insanlar daha fazla sayıda ve çeşitlilikte değişikliğe sahip insanlara nazaran birbirleriyle daha yakın genetik akrabalığa sahip olup, daha yakın bir zaman diliminde yeryüzünde ortaya çıkmışlardır. Bu noktadan moleküler biyologlar belirli bir gende oluşan mutasyonların sayı ve çeşitliliğine bakarak o genin, dolayısıyla canlının ortaya çıkış zamanını tahmin edebilmektedirler. Bu kaideden yola çıkılarak en fazla mutasyonun veya genetik değişkenliğin görüldüğü Afrika menşeli mitokondrial genler Havva hipotezinin (insan türü tek ortak bir anadan Afrika’da ortaya çıkmıştır) ortaya atılmasına yol açmıştır. Bu hipotezin ortaya atılmasından sonra bazı bilim adamları, eğer insanların anne tarafını temsil eden Afrika menşeli maymunumsu bir Havva ana atası var ise normal olarak maymunumsu bir Adem babanın da olması gerekir düşüncesini ortaya attılar. Bu düşünceye destek bulmak için R. L. Dorit başkanlığında bir grup bilim adamı (Yale Üniversitesi-ABD), dünyanın çeşitli bölgelerinden her ırktan kişilerden 38 kişinin çekirdekli hücrelerinden genomik DNA’larını izole ettiler. İnsanda yaklaşık 4-5 milyar genetik harften oluşan genetik programın paketlendiği 46 kromozom içinden erkekliğin belirlenmesinde rol alan genleri taşıyan Y kromozomu insanın Adem babasının menşeini belirlemek için seçildi.Çünkü Y kromozomu, normal olarak sadece erkeğe ait hücrelerde bulunur. Y kromozomu üzerindeki on binlerce genetik harfin hepsini analiz etmek pratik olmadığından, kromozomun küçük bir bölgesinden 729 baz çiftlik bir intron bölgesi, insanlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları araştırmak için kullanıldı. Uygun DNA teknolojilerini kullanarak 38 kişinin Y kromozomundaki 729 baz çiftlik kısma ait DNA dizisi karşılaştırmalarını yapan ekibin başkanı Dorit’e göre çalışmanın hedefi bu intron bölgesinde tespit edilen genetik değişikliklerden yola çıkarak bir soyağacı kurmak ve insanın erkek atasının ne zaman ortaya çıktığını yaklaşık olarak hesaplamaktı. Ne var ki, mitokondrial genlerde belirlenen değişikliklerin aksine Y kromozomunda araştırmaya konu olan 729 baz çiftlik intron bölgesinde hiç bir farklılık ve değişiklik görülemedi. Ancak aynı dizi şempanze, orangutan ve gorillerden izole edilen DNA örneklerininki ile karşılaştırıldığında birkaç farklı nükleotid dizilerinin varlığı dikkati çekti. Neticede elde edilen bilgiler değerlendirildiğinde insanın ilk baba atasının nerede ve ne zaman yaşadığı konusunda net bir ipucu bulunamadı. Ancak R. L. Dorit, çalışmanın neticesini şöyle yorumluyor: “İnsanın baba atasının yaklaşık 270 bin yıl önce yaşamış küçük bir erkek grubu olması bugün için en muhtemel bir durumdur. Daha önceki yorumların aksine insan türü 1-2 milyon yıl önce ortaya çıkmamıştır. Ancak kesin bir şey söylemek için insan genomunun diğer DNA dizileri de referans alınarak daha çok araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır.” Moleküler biyolojiye ait yapılan deneylerden elde edilen bilgilerin yorumu sonucunda geliştirilen bu veya benzeri hipotezleri kesin olarak kabul veya reddetmeden önce bir iki hususun dikkate alınması gerekmektedir. Birincisi, yaklaşık 4-5 milyar harften (nükleotid) oluşan insanın genetik bilgisi içinden sınırlı sayıdaki örnekle sadece belirli bir gen veya genlere ait sınırlı sayıdaki nükleotid dizisinin analizine dayalı bu çalışmaları yeterli bularak kesin bir şey söylemek çok zordur. Ayrıca insan genomunda referans alınan gene veya nükleotid dizilerine bağlı olarak her zaman farklı sonuçlara ve yorumlara, farklı soy ağaçlarına gidilmesi mümkündür. Bunu şöyle bir misalle akla yaklaştırabiliriz: Meselâ bir tarihî roman veya bir felsefi eser, yahut bir coğrafya kitabındaki satırlar arasında ve, hatta, bundan dolayı, bir, için, ... mış, ..cek,..nıek,..mak gibi sözcük veya eklerin yüzlercesini bulmamız mümkündür. Bu takdirde bu farklı kitapların birbirlerinden türediğini iddia etmek ne kadar saçma ise aynen öyle de farklı canlıların milyonlarca nükleotidinden bazılarının benzer veya aynı olmasına dayanarak onların birbirlerinden tesadüfen türediğini iddia etmek akla o kadar uzaktır. Nitekim mitokondri dışındaki genlere ait nükleotid dizileri referans alınarak yapılan çalışmalar, Havva hipotezinin sonuçlarıyla çelişmektedir. Ayrıca Michigan Üniversitesinden paleobiyolog Dr. M. Wolpoff, Afrika orijinli Havva hipotezinin görünür bilgilerinin tek bir ortak genetik sistemin varlığına olduğu kadar eşit derecede farklı genetik sistemlerin tarihine de ışık tuttuğuna veya yeni bilgilerin bu hipotezle çeliştiğine inanmaktadır. İkincisi, gözleme, kontrollü deneye, tekrarlanabilirliğe ve test edilebilirliğe dayalı biyolojik araştırma metotlarının hangi kesinlik ve doğruluk derecesinde ilk insanın yaratılışını, ortaya çıkışını ve yeryüzüne dağılışını gösterebileceği de üzerinde durulması gereken bir başka noktadır. Geçmişteki olayları tekrar gözlemleme ve o şartları aynen benzetip ayarlayarak deney yapma ve tekrarlama imkânı yoktur. O zaman biyologların elinde geçmişe ait olayları anlamada ve kurulan tahmini modellere dayalı olarak geçmişi hayal etme veya tasarlamada iki yol vardır. Birisi, jeolojik araştırmalar sırasında ortaya çıkarılan fosillere dayalı olarak geçmiş olayların ve canlıların yaklaşık resminin ve tarihinin ortaya çıkarılmasıdır. Ancak şimdiye kadar bulunan fosillerin geçmişin tarihini ve resmini çıkarmada eksik ve yetersiz olduğu bilinmektedir. Diğeri de, günümüzde değişik iklim şartlarında yaşayan canlıların ortak özelliklerindeki değişiklikleri belirledikten sonra bu bilgileri geçmişi tahmin etmede ve anlamaya çalışmada kullanmaktır. Bu noktada farklı canlıların şekil, yapı ve fonksiyonlarındaki benzerlik ve farklılıkları karşılaştırarak, çalışılan özelliklerdeki değişikliklerin ortaya çıkış sürelerini tahmin etme ve soy ağacı çizme de izlenen temel stratejilerdir. Ancak bu yaklaşımda unutulmaması gereken husus, farklı canlılar arasında tespit edilen şekil, yapı ve fonksiyon bakımından benzerlik ve farklılıkların % 100 kesinlik ve doğrulukla bir canlının diğer bir canlıdan tesadüfî mutasyonlarla türediğine ve zincirin halkaları şeklinde peşi peşine rasgele ortaya çıktıkları hususuna delil olmamasıdır. Tam aksine genetik kodlamadaki bazı kelime ve satırların benzer veya aynı oluşu Yaratıcı’nın birliğine, onları ilim ve kudretinin tezahürü olarak yarattığına en büyük delil olarak görülmektedir. Diğer deyişle benzerlik ve farklılıklar arasındaki korelasyondan (ilişkiden) yola çıkarak bir adımda sebep-sonuç ilişkisine geçilemeyeceğinin ve aradaki boşlukların ancak Allah’ın iradesine bağlanmakla izah edilebileceğinin en emin yol olduğunun bilinmesidir. Özetlersek, meslekî namusu olan bilim adamları ideolojik ön yargıların etkisinde kalmaksızın, bu konularda yapılan gözlem ve deneye dayalı çalışmalar ile onların yorumları arasındaki farklara dikkat çekmeli ve geçmişe ait bu tahminlerin % 100 kesin ve doğru olmadığına; doğruluk ve geçerliliğinin çalışılan gen sayısı ve nükleotid dizisi arttıkça değişebileceğine dikkat çekmelidirler. Böylece kamuoyunun bu konularda yanlış bilgilendirilmesine ve yönlendirilmesine, bilim adına insanların Yaratıcı’yı inkâra gitmelerine, menşelerinin tesadüfi ortaya çıkan kimyevi reaksiyonlara ve maymunumsu canlılara dayandırılmasına fırsat verilmemiş olacaktır. KAYNAKLAR - Milliyet Gazetesi; 1 Haziran 1995, Entelektüel Bakış sayfası. - lnternational Herald Tribune. 27- 28 May 1995 |
|


