Her yanı çepeçevre teknolojik kolaylıklar ile donatılmış, yirmi birinci yüzyıl eşiğindeki insan mutlu mudur? Peki ya bu insanın teknolojiye bakışı nedir? Etrafımızda teknolojiyi adeta ilahlaştıran pek çok insan görmüyor muyuz? Kendisine mutluluk getirmeyen bir olguyu putlaştırmak herhalde günümüz insanının en büyük paradoksudur. Bu yazının maksadı bilim ve teknoloji düşmanlığı değil; bir durum tespiti ve onu bugünkü seviyesine ve pozisyonuna getiren dünya görüşü ve çıkış noktalarının tenkididir. Bazı mahfillerde yapılan kuru teknoloji düşmanlığını dar bir bakış açısına sahip olmanın neticesi olarak görüyoruz. Bu münasebetle öncelikle ele alınması gereken husus, günümüz bilim ve teknolojisinin kaynağındaki dünya görüşü kavramı olmalıdır.

Bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, bütün dünyayı etkilemekte, hiçbir sınır tanımamakta, öyle ki bir ülkenin geri kalmış veya ilerlemiş olması zenginliği veya fakirliği etkilenme yönüyle fark etmemektedir... Diğer taraftan insanlığın hem yararına hem zararına insan kişiliğinin geliştirilmesine veya yok edilmesine yol açabilecek hale gelmiştir.

İnsan, bu ilerlemenin kaynağının da, merkezinin de kendisi olduğunu unutmuştur. İnsan, bilim ve tekniği kurarken bilim ve tekniğin de yeni bir insan oluşturduğunun farkında değildir, insan bu gelişmelerin hem zaferi, hem de kurbanı olmaktadır.

Atom enerjisi, uzay çağının başlaması, her sahada gerçekleştirilen otomasyon, insan hayatında derin ve gittikçe artan bir etki yapmaktadır.Teknoloji, ulaşımı kökünden değiştirmiş, haberleşmeye, kültüre, hayata ve boş zamanlara nüfuz etmiştir. Büyük umutlara yol açan bu gelişmeler birçok yeni problemi de beraberinde getirmiştir. Otomasyon, üretimi artırırken uygulanması için gerekli yeniden eğitme, yeni iş bölümü ve birçok ülkede işsizlik gibi problemleri doğurmuştur. Otomasyon insanın iş yükünü azaltmış, fakat onu egzersiz ve insiyatiften mahrum, düşünmeye ihtiyacı olmayan, bir “düğmeye basıcı” diğer bir ifade ile “yarı robot” hale getirmiştir.

Ya sosyal hayat..?
Modern makineler insanların boş zamanını artırmaktadır. Fakat insan, o boş zamanları faydalı biçimde kullanabilmekte midir? Yoksa tatilini ve boş zamanlarını teknoloji bankası televizyonun (!) önünde, sayıları pek çok olan niteliksiz yayınları izleyerek mi geçirmektedir? Üretim sırasında, üretim kabiliyetlerini kullanmayan insan, dinlenme sırasında bunları geliştirmeyi gereksiz bulur. Mekanik işle, saçma eğlencelerin işkencesi el ele gitmektedir. İşin insani karakterlerini kaybetmesi “zaman öldürme” denen, insana yakışmayan aktivitelere yol açar. Bunun sonu sinsi sinsi ilerleyen manevi ve bazen de gerçek intihardır. Nerede kaldı insana verilen akıl nimetini kullanma, düşünme, öğrenme ve tekâmül etme? Yoksa her insan böyle bir mesuliyet taşımak zorunda değil mi?

Modern endüstri bir taraftan daha konforlu bir hayat sağlamakta, diğer yandan fabrikaların zehirli atık maddeleri çevreyi yaşanmaz hale getirmektedir. Bugün insanoğlunun elinde müthiş enerjiler ve çok tesirli kimyevi maddeler vardır; ancak bu durum insanlığın bir atom veya biyokimya harbi sonunda ağır yaralar alması tehlikesini barındırmıyor mu?

Peru’da bulunmuş 4. yüzyıla ait çömleklerde bir efsane dile getirilir. Bu efsaneye göre insan eliyle yapılmış herşey (çömlekler, tavalar, değirmenler..) ve bütün evcil hayvanlar insanlara karşı ayaklanacak ve bunun sonucu roller değişecek. O zaman değirmenler kendilerini icad etmiş olanları öğütecek, çömlekler insanları kaynatacak, tavuklar insanları öldürüp tavalarda kızartacak... Modern sosyoloji kitaplarında “endüstri uygarlığı” bölümünü okuyan herkes bu kehanetin doğruluğuna inanacaktır. Çünkü bu sayfalarda dizginlenemez ve kontrol tanımaz “bilim ve teknoloji” resmedilmektedir. İnsan, bilim ve teknolojinin kendi ürettiği birşey olduğunu unutmaya itilmekte, bilim ve teknik kendini üreten insanı çok yoğun bir şekilde etkilemekte, onun dışında ve üstünde bir güç haline gelmekte; bu durum insanın hem fizik hem de moral çehresini değiştirmektedir. Canlılar arasındaki ilişkiler cansızlar arasındaki ilişkiler halini almakta; çalışan insan, karşısında muhatap olarak yalnız para, teknoloji ve robot görmektedir. “Mantık dışı insan” mantıklı teknolojiyle karşı karşıya kalmış gibidir. Acımasız ve insana benzemeyen güçler onu işsizlik ve ekonomik krizlerle tehdit etmekte, insanın dimağında bu güçler bilim ve teknolojideki ilerlemelerle bütünleşmektedir. Teknoloji, ürettiği mallar gibi bağımsız, başına buyruk ve insanın üstünde bir mana kazanmıştır. Böylece “Ölü iş” bir vampir gibi, yaşayan işin kanını emmekte, onu köle yapmakta ve kurutmaktadır. Çalışan insan ekonomik zorlukların değil, robotların esiriymiş gibi bir neticeye maruz kalmıştır.

John Carpenter’in fantastik gerilim türü “They Live”(Onlar Yaşıyor) adlı filmindeki insanlık kâbusu, aşağı yukarı aynı tema üzerine kuruludur. Filmde insan, özel şekilde yapılmış bir gözlüğü taktığında dünyanın gerçek yüzünü görebilmektedir. Gözlüklü iken paranın üzerinde “Bu senin tanrındır” yazdığını görmekte, reklâm ve ilan gibi görünen herşeyin, gerçekte “İtaat et! Uyu! Düşünme!”gibi emirler olduğunu fark edebilmektedir. Filmde dünyayı istila etmiş olan dünya dışı bir medeniyetin, bugün dünya üzerinde kurulu olan bütün sistemin denetimini elinde bulundurmaktadır. Bu hâkimiyetini, kitle iletişim vasıtalarını kullanarak, insanlığa fark ettirmeden güçlendirmektedir. Filmin senaryosu, kâbusun sebebini dünya dışı güçlere yükleyerek, günümüz dünyasıyla sadece bir benzerlik kurmakla yetinmiştir. Bugün elimizde, dünyayı uzaydan gelen ileri bir medeniyetin işgal ettiğine dair herhangi bir delil bulunmamakla beraber “zıvanadan çıkmış” bazı şeylerin farkına varabiliyoruz. Bu durumda suçu, “uzaylıya” yüklemektense, insanın kendisinde araması daha yerinde bir iş değil midir?

İnsana, yaşayabilmesi için etrafındaki şeyleri kullanarak araç ve gereçler yapma, barınma problemini çözme kabiliyeti verilmiştir. Ancak bugün insan, kendi ürettiği şeylerin kendisinden bağımsız olduğuna inanma temayülündedir. Altın ve döviz endekslerinin kural tanımaz değişimleri veya bir türlü ne olduğunu anlayamadığımız enflasyon canavarı arasında “bütün bu kaideleri koyan aslında benim” demek, insanoğlu için mümkün görünmemektedir. Çok değil, bin altı yüzlü yıllarda “Yaratıcı’nın dünya işlerinde kaide koyma yetkisi olmadığını” ilan eden insan, belki de ilahi bir tokat yemektedir. Kısacası burnunu taşa vurmuş olan insanın, bugün (mesela ekonomide) kendi koyduğu kurallar elinden çıkmıştır. İnsan ürettiği üründen uzaklaşmış durumdadır. Üretim zincirinde ancak bir halka olduğundan, artık ürününü görememektedir. Ürünler insanın dışında, başına buyruk, belli kanunlara uyan güçler halindedir. İnsan malları değil, mallar insanı satın almaktadır.

İnsan beyninin ürünü olan bilgi ve teknoloji mistik bir bağımsızlık kazanmış durumdadır. Mesela bir bilim adamı insanlık için çok faydalar getirecek bir keşif yapmakla, daha sonra bir firma bu keşfin patentini satın almakta ve yıllarca kasasında bekletmektedir. Yine bir bilim adamı keşfinin insanları kitle halinde öldürmeye yönelik bir silah olarak kullanıldığını görebilmektedir.

Günümüzde bilim ve teknoloji, 20. asrın Mesih’i (tek kurtarıcısı) durumuna getirilmiş ve adeta yeni bir din gibi görülen “teknisizm” doğmuştur. Endüstriyel makineler yanında sosyal makineler insana devamlı yeni şekiller vermektedir. Bunun sonucu olarak insan gerek teknolojide gerek toplumda kendini bir dişli çarktan farklı görememektedir. Tornaya emreden insan değildir artık; torna kendisinin bir parçası olan insana işin sırasını, hızını ve ritmini emreder. Daha da fazlası insan, bürokratik makineyi işleteceği yerde onun tarafından işletilmek durumuna gelmiştir. Propaganda makinesi, “tek gözlü canavar” kiklop gibi insanları mağaralara tıkmakta, kurbanlarını aptallaştırmakta ve köleleştirmektedir. İnsanlar kurtulmak için bu devi uyuşturacakları yerde, bu deyin pençesinde tutunabilmek için alkol ve uyuşturucuya veya robot gibi davranmaya sarılmaktadırlar. Çalışan insan çalışma sırasında üretici kabiliyetlerini harekete geçirememekte, kendi ruh ve bedenini harap ederek yıpranmaktadır. Çalışmak onun için tabii bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştır; o diğer ihtiyaçlara cevap verebilmek için çalışmaktadır. Çalışırken kendini insan değil, yaşayan bir makine olarak hissetmektedir. Buna karşı ancak, biyolojik ihtiyaçlarını yerine getirirken kendini, kendisi olarak hissedebildiğini zannetmektedir.

Teknoloji kabaca “fayda” ile ilgilenir. Faydalı olanı ortaya çıkarırken de bilimin verilerini kullanır. O halde bunca problem nereden doğuyor? Yoksa hata “fayda”nın tanımında mı yapıldı? Yoksa fayda ‘maddi dünyanın düzenlenmesi kısaca; işlerin yoluna konması!’ değil miydi? Yoksa bilim ve teknoloji, tabiatla insan arasındaki hâkimiyet savaşının neticesi miydi?

Ne “insan fıtratının” ne de ‘tabiatın tabiatının’ bugün, böyle bir savaşı sürdürmeye tahammülü kalmıştır. “Fayda” kavramı, insanın bir ruhu olduğu ve yalnız maddi olarak tabiatla tatmin olmanın kafi gelmeyeceği gerçeğiyle birlikte zihinlerimize yerleşmelidir. Bugün bizler yirmi birinci yüzyılın eşiğindeki insanlar olarak yapılan bir dünya görüşü ateşkesi ilan edeceğiz. Çünkü biz onunla aynı Kalem’in attığı imzalarız.

Bugünün insanı tabiat hakkında çok şeyler öğrenmiş olabilir. Tekniğin hançerini onun bağrına saplamış da olabilir, Ama “kendisi” hakkında hiçbir şey bilmemekte, işin kötüsü bildiğini zannettiği bazı bilgilerin yanlış olduğunu bilmemektedir. İnsanı sadece maddesi ile ele alıp maddi duygularını tatmin için kullanılan bilgiler ne kadar doğru veya salim düşüncenin eseri olabilir. İnsanı tanımadıkça insanın tabiattan neler alması, onunla birlikte nasıl yaşaması gerektiğini bilmesi mümkün değildir. Kendini tanımayan insan, hançerini tabiata değil aslında kendisine saplamıştır.


comments powered by Disqus