Osmanlı medeniyeti; altı asrı üç kıtada kucaklayan, akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim sacayağı üzerine oturmuş bir denge, giyim, kuşam, yeme, içme, aile, mahalle ve şehir hayatıyla, insana saygı medeniyetidir. Osmanlı'nın aile, mahalle ve şehir hayatı, hoş bir nostaljinin ötesinde, insana insan olmanın zevkini ve keyfini doyasıya yaşatan bir güzellikler hazinesidir. Osmanlı medeniyeti kelimeler üzerine bina edilmemiş, güzellikler, hayatın bütün safhalarına işlenmiş ve yaşanmıştır.

"Türklerin gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı devirlerinde ulaştıkları medeniyetin sırları nelerdir? İşte bu tılsımı bulmak, geçmiş adına ne kadar mühimse, gelecek adına da o kadar önemlidir. Devrini tamamlamış ve ilmin hafızasına devrolmuş bu tarihî gerçekler, zamanı geçmiş, vazifesi tamamlanmış hâdiseler değildir. Belki geleceğin temellerini teşkil ettiği için, büyük bir basiret ve şuurla üstünde durmamız gereken gerçeklerdir. Zîrâ istikbâlin kulağına söylenecek söz, gözüne gösterilecek istikâmet, vâdesini tamamlamış bu tarih hazinesinin derinliklerinde saklıdır." 1

Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü oluşu, toplumun huzur ve barışıyla doğrudan irtibatlıdır. Bu sırları keşfetmek gerekir. İnsana saygı medeniyeti de diyebileceğimiz, Osmanlı’nın aile, toplum ve mahalle hayatındaki güzelliklerden küçük bir demet sunarak, bugün neleri kaybettiğimizi daha iyi anlayabilir ve hiç olmazsa elimizde kalanları muhafaza adına bir gayret uyandırabiliriz.

Osmanlılarda aile genişti. Çocukların İslâm ahlâkıyla terbiye edilmesine, geleneklerimize ve mânevî birikimlerimize göre yetiştirilmesine çalışılırdı. Bu geniş ailelerde, Kur'an-ı Kerim okuyan dedeler, Hz. Ali'nin cenklerini anlatan nineler, göz nuruyla hat çoğaltan amca ve dayılar, zerâfet ve nezâketin timsali teyze ve halalar, çocuklara güzel örnek olurlardı.

Evde çocuklar dahil kimse ayakta yemek yemezdi, önce eller yıkanır, sofraya birlikte oturulur, evin en büyüğü başlamadan, yemeğe kimse başlamazdı. Büyük anne veya büyük baba yemeğe başlarken herkesin hatırlaması için besmeleyi yüksek sesle çeker, sofradan kalkılırken "hayırların fethi, şerlerin def'i için" Fatihalar okunurdu.

Kimsenin yüksek sesle konuşmadığı, huzur ve sükûnun hâkim olduğu bu evlerde; edeb, mahviyet, cömertlik, âdeta gözle görülürdü. Bunların çoğu tasavvuf terbiyesinin evlere nakış nakış işlenmesiydi. Akşamları huzur sohbetleri yapılır, Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler okunurdu. Hele Ramazan ayında evler sanki birer cennet köşesiydi. İftarlar beraber yapılır, bu iftarlara gayrimüslim komşular da çağrılırdı.

Cumbalı, kafesli, payandalı evler… Bu evlerin içi ve duvarları birer aile terbiyecisi idi. Duvarın bir yerinde "Yâ Hafîz" bir başka yerinde "Yâ Mâlike’l-Mülk" yazısı görünür, başka bir odanın duvarında ise:
“Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan.”
2

mısraları okunurdu.

Diğer odalar da farklı değildi. Her oda, her duvar dünyanın fâni olduğunu hatırlatır, şu üç günlük dünya hayatının hiçbir insanı kırmaya ve incitmeye değmeyeceğini ifade ederdi. 3
"Bu dünyaya gelen kişi âhir yine gitse gerek
Misafirdür vatanına bir gün sefer itse gerek."
4

yahut

"Hesap ettim cümle dünya malını
Neticesi bir top beze dayandı."


gibi mısralar hemen hemen her evin duvarlarını süslemekteydi. Dadıların bile çok mutlu olduğu böyle bir ortamda, anne, baba ve diğer aile fertlerinin mutsuzluğu düşünülemezdi. Onlardan herhangi birinin huzur evlerine gönderilmesi asla söz konusu değildi.

Mahalleler, içtimaî birer mektep; güzel ahlâk ve edebin estetiğe dönüştüğü yerlerdi. Ahşap evlerin sıralandığı Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, yüksek duvarlarla çevrili, bahçe içinde gün görmüş evler… Bacasına leyleklerin yuva yaptığı, duvarlarını mor salkımların kapladığı, cumbalarında rengârenk çiçeklerin kendilerini sergilediği şu iki katlı ev, asmalı konak, çeşme, sebil, güdük minareli cami, taş mektep, mahalleye ne kadar yakışıyordu.

Daha yaklaşırken geniş saçakların çevrelediği evlerin bir kısmının çatal kapısında ay ve yıldız görülür ve bu evden birisinin hacca gittiği anlaşılır, arkadan da "Allah gitmeyenlere de nasip etsin." duaları edilirdi.

Osmanlı sokaklarında dolaşırken o güzelim cumbalı ahşap evlerin pencerelerinde çiçekler görülürdü. Onlara da çeşitli mânâlar yüklenmişti. Meselâ pencerenin önündeki sarı çiçek; "Bu evde bir hasta var, lütfen gürültü yapmadan mümkün olduğunca sessiz geçin." mânâsına gelmekteydi. Çiçek kırmızı ise; "Bu evde evlenme çağına gelmiş genç bir kızımız var, sakın ola kötü bir söz edip de, onun kalbini ve ruhunu incitmeyin." demekti. 5

Evlerin kapı tokmakları, penceredeki çiçeklerin gösterdiği mânâdan geri değildi. Kapı tokmakları çift halkadan müteşekkildi. Bunlardan, aslan başı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir erkek misafir gelmiş ise, kalın sesli tokmağı tıklatır, içerdeki ev sahibi gelenin beyefendi olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açar, bey yoksa mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı evin hanımı açardı.

Hayatın sadeliği mahalleye de damgasını vururdu. Gözü tırmalayıcı hiçbir şey görülmez, insanlar birbirine hürmet eder, selâm verirdi.

"Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.
Bu taraf sanki bu halkıyla ezelden meskûn.
Bir afif âile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde."
6

İnsana saygı medeniyeti, bütün mahalleyi sarmıştı. Herkes birbirini tanır, zengin fakiri korur, fakir de zenginin malına göz dikmezdi.

Mahalleli arasında bir ihtilâf çıkarsa, kadıya gitmeden önce imama gidilir, imam da meseleyi hukukî olarak çözmeden önce, sulh yolunu tavsiye eder ve yapılan tavsiyeye de ekseriyetle uyulurdu.

Komşu hanımlarca, mahalleye yeni taşınan bir aileye, "Hoş geldiniz, safalar getirdiniz"e gidilir, çocukların başı okşanır, ebeveynlerine de "Allah size ne güzel güller vermiş." diye iltifat edilirdi. Evin çocukları büyük ise, el işlemeli tablo götürülürdü.

"İbadette bulanlar buldu Hakk'ı,
İbadetsiz kimin var, Hak'ta hakkı…"

mısralarının işlendiği tabloyla, mükellefiyet çağına gelmiş çocukların dikkatleri ibadete çekilirdi.

Ev sahibesi ikrâmda bulunur, çeşitli meyvelerden yaptığı şerbetleri misafirlerine sunarken, gözünüz duvardaki hüsn-ü hat tablosundaki şu söz incilerine takılırdı;

"Bu da geçer yâ hû!"
yahut
"Mala, mülke mağrur olma,
Deme, var mı ben gibi?
Bir muhalif rüzgâr eser,
Savurur harman gibi"


Her an, her şey değişir, istikrâr Cenab-ı Hakk'a mahsustur demekten, kendinizi alamazdınız. Misafirin rızkı ile geldiğine ve ev sahibinin günahlarının affına vesile olduğuna inanılırdı. Misafir uğurlamada da ayrı bir zerâfet vardı. Kalkış vakti geldiğinde "Hakkınızı helâl ediniz, zahmet verdik." denir, ev sahibi ise; "Yine buyrunuz, misafirliğinizden memnun kaldık." derdi. Evden çıkanların ayakkabılarının uç kısmı, evin içine dönük hâle getirilir, böylece misafirlerden memnun kalındığı, onların tekrar davet edildiği ve ziyaretten duyulan memnuniyet belirtilirdi. Hem bu şekilde ayakkabı giyilirken misafirin sırtının ev sahibine doğru dönmesi de engellenirdi.

Mahallede birisi öldüğünde, cenaze evine ilk önce kıble istikâmetindeki komşusundan olmak üzere, bir hafta, on gün yemek yollanır, kimse onlara işittirecek tarzda gülüp, eğlenmezdi. Böylece komşunun acısına ortak olunurdu.7

Perşembe günleri yapılması âdet olan ilk tahsil merasimine bütün mahalleli katılırdı. Hoca gelir, lokumlar, şerbetler ikram edilir, büyüklerin elleri öpülürdü.

"Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu"


gibi ilâhîler okunur, "Amin" sesi duyulunca, artık çocukların faytonlara binerek okula gideceği anlaşılırdı. Çocuklar "Amin alayı" ile okullarına kadar götürülür, hocalarına teslim edilirdi.

Bayramlarda mahalle kabristanına topluca gidilir, burada ziyaretler yapılır ve dualar edilirdi. Kabristandan bir ot bile koparmak hoş karşılanmazdı. Osmanlı mezar taşı mimarisi bile, insana saygı üzerine inşa edilmişti. Yaşayanlara verilen değer ölüye de verilmişti. Mezar taşları, edep ve zerâfetin bütün inceliklerini gösteren birer sanat ve edebiyat şaheseriydi. Topluma yön veren ilim erbâbının mezar taşındaki başlık, ulemânın işareti olan kavuk şeklinde yapılırdı. Böylece ilme ve ulemâya hürmet mezar taşlarına bile işlenirdi.

"Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada
O kadar komşu ki dünyâya, dıvar yok arada
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine."


Osmanlı insanı, yaşarken kendini Sonsuz Kudret karşısında sıfır gördüğünden çokları mezar taşlarına üç harften ibaret olan "Hiç"i yazdırmıştı.

Osmanlı’nın ev ve mahalle hayatının güzellikleri esnafın hayatına da aksetmişti. İslâm ahlâkı ticaretin her türlüsünde kendini hissettirirdi. Cemiyeti ayakta tutan ve içtimaî hayatın bir unsuru olan ticarî hayat, çok sağlam ve nizâm içindeydi. Bunda da Ahîlik kültürünün güzellikleri görülürdü Ahîlik, Müslüman Türk toplumunun 13. yüzyıldan sonraki esnaf teşkilâtlanmasının adıydı. Osmanlılar buna "Lonca" demişlerdi.

"Ahî" kelimesi Arapçada kardeş demekti. Samimiyet, cömertlik, iyilik yapma, geçimli olma, büyüklere hürmet, dürüstlük, iyi kalblilik ve içtimaî tesânüd bu teşkilat mensuplarının ölmez düstûrlarıydı.

Pîrleri olan Nâsırüddîn Ahî Evran- ı Veli, müridlerine altı esası telkin ederdi.
- Elini açık tut,
- Sofranı açık tut,
- Kapını açık tut,
- Gözünü bağlı tut,
- Dilini bağlı tut,
- Belini bağlı tut,

Sabah dükkânlar besmele ile açılırdı. Eğer iş yeri bedestende ise topluca dua edilir, kahvaltı yapılır, sonra alışverişe geçilirdi. Kanaat en önemli esastı. Pazarlık, ayıp sayılır. "Daha aşağı olmaz mı?" dense, "Ben hırsız değilim." denirdi.

Birçok bedestenin mescidi vardı. Mescidin bütün ihtiyaçları bedesten esnafı tarafından karşılanırdı. Hemen yanı başında yüksekçe bir yerde, tepesi çukur, mermerden yapılmış sadaka taşları vardı. Hayır sahibi, kimseye hissettirmeden sadakasını buraya koyar, ihtiyaç sahibi ise, ihtiyacı kadarını minnetsizce alır giderdi. Mescitlerin haziresinde mezarlık olurdu. Ölümü unutup, dünyaya dalmama temel anlayıştı.

Esnaf bağırıp çağırmaz, müşteri rahatsız edilmezdi. Ayrıca esnaf, müşteriye bir ev sahibi gibi muamele eder, çeşitli ikramlarda bulunur, sonra alış-verişe geçilirdi. Ölçü ve tartıda hile yapılmaz, kalitesiz mal kaliteli diye satılmaz, malın ayıbı ve kusuru alıcıya önceden söylenirdi.

Hasılı, bu muhteşem medeniyet; Cemil Meriç 'in ifadesiyle "büyük adam değil, insan-ı kâmil ve mükemmel bir toplum" yetiştirmişti.

"Ne saâdet! Bu taraflarda her ülfetten uzak,
Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!"




1. Ayverdi, Samiha (1976), Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, cilt 1, Damla Yay., İst. s.7,8
2. Timurtaş, Faruk K., Yunus Emre Divanı, Tercüman 1001 Temel Eser,
3. Arı, Halûk Sena (2000), Osmanlı'da Aile Hayatı, Nesil Yay. İst., s.25, 60, 83
4. Demirel, Ziya (2004), İki Dünyada Mutluluk Öğütleri, Akasya Yay., Ank., s.131
5. Refik, İbrahim (2004), Ulu Çınarın Gölgesinde, Albatros Yay. İst. s.86, 108
6. Beyatlı, Yahya Kemal (2004), Kendi Gök Kubbemiz, YKY. İst. 2004, s.34 - 35.
7. Arı, Halûk Sena. a.g.e, s.60


comments powered by Disqus