İnsan,Toplum Hayatı Ve Düşüncede Denge


Kainat için olsun, insan veya toplum için olsun, hayat çok hassas dengeler üzerinde yürümektedir. Bilim adamları, kainatın şu andaki şekliyle meydana gelmesinin ve hayatın devamının ihtimal hesaplarına göre adeta imkansız olduğunu ifade etmektedirler. En basitinden, trilyonlarca hücreden oluşan insanda bir hücrenin, hücre içindeki çok hassas bir yapının bozulması, hayatın sona ermesi için yeterli olabilmekte, gözle görülmez mikroskobik varlıklar bir ‘saray-ı muhteşem’ olan insan binasının yıkılıp gitmesine sebep teşkil edebilmektedir. Uçsuz- bucaksız görünen kainat içinde yerkürenin kapladığı alan ve ifade ettiği mana nedir? Aydan bakıldığında mavi bir bilye kadar görünen yerküre, biraz daha ötelere gidildiğinde artık görünmez olacaktır. Bir başka misalle, kainat içinde yerkürenin ifade ettiği büyüklük, yeryüzündeki kumlar içinde bir kum taneciği kadar vardır veya yoktur. İşte, bu yerkürenin bir başka gezegenle veya bir kuyruklu yıldızla çarpışması, bu muhteşem kainatın tarrakalarla çökmesine sebep olabilecek keyfiyettedir.

Nasıl hayat ve kainatın yapısı maddi açıdan böyle bir hassasiyet arz ediyorsa, aynı şekilde, insanın akıl ve ruh dengesi, bir başka ifadeyle, akıl-madde-mana dengesi ve toplumların hayatı da bu çapta bir dengeye dayanmaktadır. Bir manada, “kıldan ince, kılıçtan keskince” bir yolun adıdır denge. Korunması oldukça önemli ve önemi ölçüsünde zordur.

İnsan, bir bakıma ceset, akıl ve kalpten oluşan bir varlıktır. Cesedin, aklın ve kalbin kendilerine has fakülteleri ve organları vardır. Bu üçlü arasındaki münasebet de öylesine girifttir ki, aralarındaki ahengi sağlamak, insanın her bakımdan sağlıklı bir hayat sürebilmesi için vazgeçilmez esastır. İşte, insan için sözünü ettiğimiz denge budur. Cesede gerektiğinden fazla ağırlık verildiğinde, denge akıl ve kalp aleyhine bozulur ve insan, sadece yiyen, içen ve bedenini düşünen bir varlık haline gelir. Buna karşılık hiç akıl ön plana çıkar ve kalb ihmal edilirse, bu defa akıl kendi üstünde bir otorite kabul etmez ve ortada bütün insanların bağlı olacağı bir hakikatin varlığından bahsedilemeyeceği için ferdiyetçilik, bencillik ve çatışma kaçınılmaz olur. Diğer taraftan, ceset ve bilhassa aklın kalb aleyhine ihmali, ortaya düşünce ve muhakemeden, ayrıca ilimden yoksun miskin mistik ve ruhbanlar çıkarır ki, bu da her bakımdan sağlıklı bir hayat için gerekli ahenk ve dengenin bozulması demektir.

İnsandaki ceset, akıl ve ruh veya kalb üçlüsü, toplum hayatına ekonomi, mektep- medrese ve tekye veya maneviyatın tahsil edildiği yerler olarak yansır. Sağlıklı bir toplum hayatı için, insanların kalplerine Allah’ı tanıma, O’na inanma ve itaat etme ve O’nu sevip, O’ndan korkma ve ayrıca Ahiret inancı ve hesap duygusunu yerleştiren, yine insanı bütün ahlaki güzelliklerle donatan kalbi-manevi eğitim; bunun yanı sıra, insana eşyanın, hadiselerin ve kainatın kapılarını açan ve onları kalbi dinamikler çerçevesinde kullanıp, yeryüzünü imara imkan tanıyan akli veya zihni eğitim ve üçüncü olarak, insanın, yer-altı, yer- üstü kaynaklarını ve kendisi için yaratılan bütün nimetleri yaratılış gayesi, insan olması istikametinde ve adalet, hakkaniyet temelleri ve her zaman için iyilik ve yardımlaşma prensipleri çerçevesinde kullanmasını sağlayacak bir ekonomik sistem vazgeçilmez üç temel dinamiktir. Buna, bir bakıma, aklın fenlerle, ilimlerle aydınlanması, kalbin dini ilimler ve bilhassa islam tasavvufunda ifadesini bulan mana lambalarıyla ışıklanması, nurlanması ve insanlar arası münasebetlerde adaletin hakim olması şeklinde de bakabiliriz.

Peygamber Efendimiz (sav), 23 yıllık risalet hayatında islam’ ı her yanıyla tebliğ ederken, bir bakıma, içinde bütün güzel ‘bitkilerin’ boy atabileceği bir toprak, bir iklimi de yerleştiriyor ve insanlar fıtri kabiliyet ve kapasitelerine göre bu iklimde gerekli eğitimi alıyorlardı. Mesela, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi dahiler, insanlık tarihinin bir defa görüp göreceği idareciler olarak semaya ser çekerken, Hz. Huzeyfe ve Hz. Ebu Zer kalb, sır, zühd ve takva insanları, meyvelerinden Kıyamet’e kadar istifade edilecek mana ağaçları olarak yetişiyor; Hz. İbn Abbas ve İbn Mesud gibi kametler de birer ilim dağarcığı halinde temayüz ediyorlardı. Hz. Ebu Hüreyre hadiste ilk sırayı tutarken, Hz. Ali bilhassa ilimde, manada ve başka alemlere açık olmada kendini gösteriyordu. Bir baloma, toplumun temel yapı taşları mesabesindeki sahalarda, her bir sahanın temsilcisi insanlar sıhhatli bir toplum dengesinin korunmasını sağlamış oluyorlardı. Ne var ki, toplumdaki dengenin devamı, insanların fert fert dengelerini korumalarına bağlıdır. Fakat, insan çok çabuk bozulan, sürekli bir kararda, bilhassa o çok sivri zirvelerde uzun zaman kalamayan bir varlık olduğu için, bağyetmeğe çok eğilimlidir. Yani, hemen tecavüzlere başlar insan; bu tecavüzler önce kendi içinde belirir; ya beden, ya akıl, ya da kalb diğerleri aleyhinde hakimiyeti kısmen veya tamamen ele geçirir ve sonra bunu başkalarına da bulaştırmaya çalışır. Ferdi ‘bağy’ toplumsal bir hal alır ve artık bozulma kapının eşiğinde demektir.

Ferdi dengenin bozulması, fertler kendi sahalarında kalabildikleri ölçüde toplum için belli vadede çok zararlı olmayabilir. Fakat, insandaki kendini kabul ettirme ve varlığım ispat meyli çok defa buna da mani olur. Neticede insan, kendi sınırını aşar; düşüncelerini ve hareketlerini topluma mal etmeğe çalışır. Mesela, Müslüman toplum içinde iki grup çatıştığında aralarım bulmak, bir grup diğeri aleyhinde tecavüze devam ederse, o grup karşısında gerektiğinde güç kullanmak Kur’an’ın emridir. Buna karşılık, insanları önüne katıp götüren seller gibi fitneler ortaya çıktığında, duranın yürüyenden, oturanın ayakta durandan ve yatanın oturandan hayırlı olduğu da hadisin ifadesidir. İşte bu iki gerçek arasındaki dengenin bulunamaması, bulununca korunamaması, bir bakıma Hz. Ali Efendimiz zamanındaki üzüntü verici hadiselerde belli ölçülerde tesirli olmuştur denebilir. Fitne hadislerini bu hadiselere de uygulayan birtakım önemli Sahabe tarafsız kalmayı tercih etmiş, ama daha sonra bu tarafsızlıklarından dolayı pişman olmuşlardır. (Burada antr-parantez şunu da belirtmekte fayda var: Hz. Ali’nin halifeliğinin dördüncü sıraya kalmasına, dengelerin bozulduğu bir zamanda, Hz. Ali ölçüsünde bir denge insanının varlığının zaruri olması açısından da bakılabilir Bu yüzden, Hz. Ali, halifelikte geçirdiği beş yıldan çok belki, hilafeti öncesi ve halifelik dönemi itibariyle İs1am tarihinin tümüne vurduğu damga ile değerlendirilmelidir ). Aynı şekilde, İslam kelam tarihinde kader ve insanın iradesi konusunda Mutezile bir ucu, Cebriye bir ucu temsil etmiş ve orta yolu bulamamışlardır. Fakat, asırlarca sonra gelecek Hz. Bediüzzaman gibi bir dimağın keşfettiği şekilde, biri kendini insanın sorumlulukları ve günahlarıyla, diğeri geçmiş hadiseler ve başa gelen musibetlerle sınırlı tutup, hadlerini aşmasalardı, bu takdirde, böyle bir ayırım olmaz ve kader ve irade konusundaki tartışmalar da yaşanmazdı.

Dengenin bozulmasının fertlerde ve toplumlarda ne derin yaralar açtığını Batı’da daha iyi görüyoruz. Hıristiyanlık, aşk dini olma iddiasıyla bedeni, tabiatı, yani ilimleri ve aklı ihmal edince Batı’da ilimler neticede materyalist çizgiye oturdu ve küfre basamak yapıldı. Aynı şekilde, felsefede ve son dört-beş asırlık Batı tarihinde duyumculuk, akılcılık (rasyonalizm), pozitivizm, materyalizm.. gibi birbiriyle çelişen pek çok akımın olması da, insanların dengeli düşünmeyi kaybetmiş olmalarının sonucudur. Oysa, insan gibi, gerçek bir din veya ilini, fikri, manevi, ekonomik., sistemin, bütün parçaları yerli yerinde ve kendine has yerde mimari bir eser gibi olması gerekir. Bu açıdan, İslam’ı yaşama ve anlatmada, bir başka ifade ile, temsil ve tebliğde de her gerçeğe zamana ve şartlara göre kendi ölçüsünde yer ve değer vermek önemli bir gerekliliktir ve dini iyi kavramış olmanın işaretidir. Bu denge korunamadığı zaman, müşahhası biçimlendiren mücerret gerçekler zamanla kurumlaşmaya ve dolayısıyla yosun tutup, kokuşmaya başlar. Dini gerçekleri akan, dolayısıyla temiz ve temizleyici coşkun nehirlere benzetebiliriz. Zamanla dindeki denge korunamadığı takdirde, bu nehirler, kendilerine yabancı maddelerin karışmasıyla duruluk ve akıcılığını koruyamaz hale gelir ve göller halinde birikmeğe başlarlar. Nihayet, bu göller de git gide daha yoğun su birikintilerine döner ve artık o gerçekler temiz ve temizleyici olmaktan çıkar. Bu vakıayı İslam tarihinde de görebiliriz. Mesela, İslam’ın ilk döneminde tasavvufi hakikatler günlük dini hayatın ayrılmaz parçaları, hatta temeli iken, zamanla ayrı bir disiplin haline gelmiş, kurumlaşmış ve en nihayet asıl fonksiyonunu büyük ölçüde kaybetmiştir. Diğer pek çok gerçeğin bu şekilde ayrı ayrı kurumlaştığı ve buna rağmen dinin bütününü temsil iddiasıyla kendi sınırlarını aştığı, bunun da neticede Müslümanlar arası ayrılıklarda önemli birer faktör haline geldiği tarihi vakıalardandır.

Bugünkü İslami hizmetlerin sıhhati ve yarını, büyük ölçüde, sözünü etmeğe çalıştığımız dengenin iyi kavranması ve korunmasına bağlıdır. Bu dengenin ceset, akıl, kalb ve fonksiyon itibariyle bunlara karşılık gelen ekonomi, ilim ve maneviyat ahlak bütünlüğü içinde bir noktada bozulması, temsil edilen gerçekler bütününün ve dolayısıyla ahengin de bozulması anlamına gelir ki, bu da, tarihte yaşanmış olumsuzlukların belki daha büyük ve kötü çapta tekrarı demek olacaktır. Dengenin korunmasında, onu şahsında bütünüyle ve eksiksiz temsil eden yol göstericilere ve onların yol göstericiliğine birinci derecede ihtiyaç vardır. Herhalde, bugünü ve yarını için insanlığın en önemli ihtiyaçlarından birisi de budur.




comments powered by Disqus