|
Işığın Göründüğü Ufuk
Sızıntı [email protected] |
|
Işık, karanlıklarla savaşarak gerçek derinliğine ulaşır, güzellik, çirkinlikler içinde daha bir belirginleşir, iyiler, fâikiyetlerini tanı olarak ancak kötüler arasında ortaya koyabilir; hiç olmazsa bazıları için bu böyledir, toplum, huzura ihtiyaç hissettiğinde onu daha iyi duyar; duyar ve onun için ölür ölür dirilir. Rahatı, gerçek derinlikleriyle ancak meşakkat görmüşler anlayabilir; cenneti de sırat yaşamış, sırattan geçmiş olanlar, karanlığın en azgın ânı ışığın şafağını soluklar., gündüzler, döl yatağı dönemini gecenin bağrında geçirirler; baharlar da karın-buzun sinesinde. Sebepler bütün bütün tesirsizleşince, ruhları Kudreti Sonsuz mülâhazası sarar, "meşakkat teysîri celbeder"1 fehvasınca, sıkışma da her zaman ferah-fezâ iklimlere açılmanın önemli bir rıhtımıdır. İç içe bunalımlarla sarsılıp çeşitli kaoslar fasit dairesi içinde kıvrandığımız şu günlerde, rahatı, huzuru daha iyi anlayabiliyor, ışığın kadrini daha içten takdir edebiliyor. İmanı ve Hakk'a kulluğu, o derin güzellikleriyle daha net görebiliyor, kaynağı iman, vicdanlarımızdaki hakikî güveni daha engin duyabiliyor.. İyiliklere karşı arzularımızın köpürdüğünü, kötülüklere karşı da tiksinti duyduğumuzu daha açık hissediyor ve tam bir iyilik banyosu yapmak için kendimizi, şu aydınlık günlerin çağlayanlarına salarak son bir kez daha Ramazan diyoruz. Kim bilir, şimdiye kadar kaç defa Ramazan görmüş, Ramazan duymuş, Ramazan yaşamışızdır ama, değişik olumsuzlukların milleti çepeçevre kuşattığı, iradelerimizin çatırdayıp azimlerimizin sarsıldığı ve gurbet içinde gurbetler yaşadığımız böyle kasvetli bir zaman diliminde, hırpalana hırpalana tam mazlûmlaşmanın, her gün ayrı bir saldın karşısında buruklasın an in hasıl ettiği farklı bir hisle -bu biraz da kulluk insiyaklarımızdan kaynaklanıyor- sinelerimizi Rabbimize açıp en içten duygularla sızlanıyor ve "Ey Müsebbibü'l-esbâb, sebepler bütün bütün uçup gitti! Düşmanların cefâsı, dostların da hâl bilmezliği acz ve zaafımıza İnzimam edince yol mülâhazalarımızı yoldakilerin hayreti sardı; bahtına düştük, bizi takılıp yollarda kalan yalnızların talihsizliğine uğratma!" diyoruz; diyor içimizi çekiyor; mâruz kaldığımız ızdırapları duyma ölçüsünde, ihtiyaç ve ıztırar haliyle O'nun kapısının tokmağına dokunuyor; böyle bir tevhid mülâhazasına iltifatlarının ifadesi sayılan teveccühlerini, yine O'na olan itimad ve güvenlerimizle bekliyoruz ki, bu seviyede tabiatlarımızın derinliklerinde duyarak bir başka Ramazan yaşadığımızı hatırlamıyorum ve yaşayacağımıza da fazla ihtimal veremiyorum. Evet, şimdiye kadar bu mübarek ayı, değişik iltifat esintileriyle defaatle idrak ettik ve defaatle Ramzanlaşmaya çalıştık; millet olarak şanlı günlerin içli ve derin Ramazanları, harb u darblerin yaşandığı o tozlu-dumanlı günlerin sisli atmosferinde, ziyası ve bereketiyle maytaplar gibi yanıp-sönen buruk Ramazanları, maddî-mânevî iç içe yoklukların ortalığı kasıp kavurduğu hazanlı Ramazanları, azimlerimizi ümitlerimize bağlayıp, "Hak tecelli eyleyince her işi asan eder / Halk eder esbabını bir lâhzada ihsan eder." duygularını mırıldanarak, iftar-sahur arası gelip-gidip fevkalâdeden bir kapı aralanacağı ümidiyle hep aktif bekleyişte bulunduğumuz canlı fakat yetim Ramazanları." Evet, hem birbirine benzeyen hem de benzemeyen bütün bu Ramazanlar, birer inkisar ve burkuntu faslı da ihtiva etmesiyle hep aynı tulü ile tüllendi ve gidip aynı gurûblara kapandı; kapandı ve bize o hicranlı günler adına bir seher yıldızı şarkısı sunup geçti. Şüphesiz, bugüne kadar gelip geçen hemen her Ramazan, sezilebilen veya sezilemeyen ziyası, nuru ve kendine has tadıyla âdeta başlarımızın üzerinde melek kanatlarının rikkatli sesiyle gelip geçti. Vicdanlarının derinlikleriyle bu yumuşak esleri duyan hüşyar gönüller, hemen her zaman bir eşref saate koşuyor gibi, beraberinde bir ebedî doğuşun müjdesini de getiren Ramazana yöneldi ve onu duymaya çalıştılar. Bazen konjonktüre göre, o günlerin ve gecelerin ilham ettiği mânâlar ile, tıpkı havada yumuşakça yüzen kuşlar gibi rahat, ahenkli, mevzun, hallerinden memnun, aynı düzen üzerinde, belli bir ufka yürüyüş neşvesiyle, hep güzelliklere konup-kalkarak; çevrenin isinden-pasının, içlere bulantı levsiyatından alabildiğine uzak ve yaşadıkları hayatın daha muntazam, daha anlamlı, daha derin bir geleceğe aktığı hissiyle dopdolu ve gergin bazen de, ümidin, neş'enin sonbaharını yaşıyormuş gibi tam bir inhizam içinde; iradeleri sarsılmış, azimleri kırılmış, beklenti ufukları daralmış, ruh atlasları renk atmış, korkunç bir çözülme ve bir ayrışma ile sürekli bir irtifa kaybederek, ruh ve mânâ dinamikleri itibarıyla kendi semâlarının üveyki iken, ayaklarının altındaki arzın sürüm sürüm talihsizleri haline gelmişlerdir. Şimdilerde, türlü türlü baskı ve dayatmalar, tagallüpler, tahakkümler, istibdatlar bize varlığımızı yeniden keşfetme imkânını verdi. Evet, her uzvunda ayrı bir ağrı, ayrı bir sızı bulunan bir muzdaribin her an bütün mevcudiyetini duyması gibi, biz de yıllardan beri yaşadığımız mağduriyet, mahkûmiyet ve mazlûmiyetler sayesinde, sessiz ama derinden, aheste aheste fakat kararlı, sımsıkı Hak mülâhazasına bağlı, ancak hakkın da hiçbir zaman birileri tarafından bağışlanacak bir sadaka olmadığı şuuruyla ve tam bir metafizik gerilim içinde geleceğimiz adına yepyeni günlere kapı aralayan bir Ramazanla el eleyiz.. el eleyiz ve meltemler gibi yumuşak, hareketsiz akan yüksek debili suların görünüşlerindeki sessizlik ve tabiî mehabetine denk bir kararlılıkla gözleri gönülleri doldura oldura kendi özümüze doğru yürüyoruz. Evet, bizimle aynı duyguyu paylaşanlar bazen, havada kanat çırpmadan duran kuşlar gibi mevzun, kendilerinden emin, daha yüksek irtifalara açık ve geniş intihab yelpazeleriyle; bazen, her şeye rağmen bir kısım seçenekleri -li hikmetin-kullanmadan aktif bekleyîşleriyle; bazen de, kendilerinden beklenenin kat kat üstünde bir temkin ve ciddiyetle hep dübeşte oldukları mefkurelerine yürüyorlar. Yürüyorlar oruçla, teravihle, mabetle meleklerin Hakk'a yürüdükleri gibi, fevkalâde yumuşak, olabildiğine rikkatli, gözlerinde yaş, sinelerinde ürperti bütün samimiyetleriyle yürüyorlar durmadan. Sabahlara kadar kendilerine rağmen par par yanıp eriyen mumlar gibi, çevrelerine ışık saçıp hep karanlık yudumlayan, yaşamaya boş verip ömürlerini yaşatmaya adayan bu kahramanlar, ellerinde milletin mânâ ve ruhunu seslendiren enstrümanları, dillerinde geçmişimizin Özünden, usaresinden süzülüp gelmiş argümanları bize muhteşem günlerimizi iade etme gayreti İçinde çırpınıp duruyorlar. Biz de onların bu ulü'l-azmâne gayretlerini, bu gayretlerle yükselen zamanı, gelip geçici bir âna sıkıştırılmış vakitçik olarak değil de; özüyle, vâridatıyla, vaad ettikleriyle hiçbir zaman tam geçmeyen, bir ucu en kadîmlerden daha kadîm ve mazinin şanlı bir döneminde, diğer ucu da sonsuza namzet ve hâle yaslanmış birbirinden muhteşem bütün devirleri, zaman ve mekân üstü, ruhun rasat noktasından, derin bir temaşa zevki içinde seyrediyor ve iman sayesinde ne olmazların olur hâle geldiğini hayretle müşahede ediyoruz. Gerçeğe açık bu rüyalarda, onları çağrıştıracak sâikleri bulabilenler İçin, her yeni gün kim bilir ne bilinmezlere kapılar aralar, bize "buyurun" eder, mağmum gönüllerimize inşirah üfler ve bizi kendimize ve hâle takılı olmadan kurtararak imanın, ümidin en ferah-fezâ iklimlerinde gezdirir. Ramazan, hem en münasip bir dua, münâcât ve Hakk'a yönelme mevsimi, hem de çok canlı bir tedâî kaynağıdır. Onun gökkuşağı gibi rengârenk atmosferinde, gönüller her zaman buhurdanlar gibi tüter; her seher bir şehrâyin gibi tüllenir; her koyda yüzlerce bülbül öter. Ramazanın ışıktan ikliminde her hâl, her tavır, her duygu, her ibadet, bize sadece şanlı geçmişimizden bazı sesleri, bazı sözleri, bazı düşünceleri, bazı mülâhazaları taşımakla kalmaz; onun sihirli atmosferinde bazen tâ öteler ötesinden dahi neler duyar ve neler dinleriz! Hele bu Ramazan, bir uzun imsak döneminden sonra, asırlar boyu süregelmiş bir sessizliği yırtan Ramazan ise; Ramazanın böyle bir aydınlık kaynağı olduğuna inanan bizler, küçüklüğümüz Ölçüsünde değil, Ramazanın büyüklüğü ve Hak rahmetinin enginliği nisbetinde onda öyle bir âhenge erer, öyle yerli yerine oturur ve öyle ufkî bir derinliğe ereriz ki, gönlümüz Hakk'a en yakın olmanın huzurunu duyar ve bütün benliğimiz yer yer O'nun rahmet tecellileri karşısında ra'şelerle ürperir, zaman zaman da üns esintileriyle sarıldığımızı hisseder gibi olur; "Ey Rab Seni bilmemek hasret, yakınlık ateş, Sinelerde yanan kor ocaklardakine eş.. Hele aşkın hele aşkın, aşkın tam bir cennet! Ne olur aşkınla dirilmeme inayet et!" diye mırıldanır, ufkumuzla bütünlüğümüzü gözden geçirir ve içinde bulunduğumuz havaya öyle uyarız ki, hem en saf neş'elerle coşan bir çocuk, hem de bin âhı birden duyabilen bir hassas ruh gibi, iki kutuplu bir dünyanın merkez noktasında, elemi zevklerine eş, endişeleri sevinçleriyie at başı, ümitleri her zaman temkine dayalı, korkuları recâ payandalı, ikilemler içinde ama mutlaka tevhid hedefîi en engin duygularla ufuktan ufuğa koşarız; koşar ve âdeta ruhlarımızın kubbesi çatlayıp da açıkta kalacakmışız gibi bir hisle ürpeririz. Bazen, bu mübarek günler içinde yaşadığımız kutlu saat ve dakikalar, iç dünyamızı öyle ifşa eder ve sırlarımızı öyle açığa vurur ki, ifade etmeye muktedir olamadığımız düşüncelerimizin böyle net seslendirilmesi karşısında, sevindiğimiz aynı anda, gözün, kulağın kalbin önüne geçmiş olmasını düşünerek, haddimizi aşmış olma mülâhazasıyla da iki büklüm oluruz. Ramazan esintileri bazen o kadar hâle uygun, yumuşak, munis ve beklenenin üstünde cereyan eder ki, gönüllerimiz çok defa tartamadığımız hislerle dolar-taşar ve biz sırlı bir akıntıyla kendimizi cennetlere taşıyan bir köprüde veya bir mecrada sanırız; sanırız da, bu akıntı kesilecek, bu seyahat sona erecek; erecek de farkına varmadan rıhtımına kadar ulaştığımız bu cennet koridorundan dökülecekmişiz mülahazasıyla ürpeririz. Ne var ki arkadan hiç beklenmedik şekilde daha derin bir tedâî ve kabaran yeni bir dalgayla, tekrar hudutlarımızı aşarak kendimizi onun cebrî-lutfî çağlayanları İçinde bulur; hiçbir şey olmamış gibi bu enfüsî seyahat ve müşahedeye devam ederiz. Ramazanda hemen her gece, uzun bir yolculuğa hazırlanıyor olma çağrışımlarıyla yataklarımızdan fırlar, bedenin arzularına bir noktada kerte vurur, dünyaya kapalı, Dost'a açık duygularla O'na mahrem olacakmışız gibi bir hisle koşar ve sevinçle köpüren bir hâl alırız; alırız da dört bir yandan gelip benliğimizi saran bir kısım sihirli esintilerle gündelik düşüncelerden bütün bütün sıyrılır ve âdeta uhrevîleşiriz. Bu türlü ahvalde çok defa eşref saatler ruhlarımıza kendi büyülerini üfler ve gönüllerimizde Sonsuzun ateşini tutuştururlar. Böyle anlar bize, o kadar içli, o kadar tatlı, o kadar mûnis ve o kadar yumuşak gelir ki, böyle bir süreçte zamanın saniyeleri, sâliseleri o kendilerine has nefâsetleriyle ruhlarımızın derinliklerine sindikçe, bir vuslat çağına girdiğimiz hülyalarına kapılarak varlığımızın kubbesi çatlayacakmış da öteye geçecekmişiz gibi olur. Aslında, "Canı Canan dilemiş vermemek olmaz ey dil / Ne niza eyleyelim o ne senindir ne benim" mülâhazasını paylaşanlar için bu tabiî bir vetiredir. Bu ledünnî hisler içinde ömrün dakika ve saatleri o kadar halâvetli geçer ki, onların üzerimizden böyle sür'atle gelip geçmelerinden âdeta rahatsızlık duyar ve "keşke bu şirin zaman parçacıkları hiç geçmese, zaman çağlayanı bu kadar hızla akmasa; akmasa da, iftar vaktinde yudumladığımız soğuk bir şerbeti, akıp geçtiği her noktada duyup zevk ettiğimiz gibi bu kutlu dakikaların saniye, sâlise ve âşirelerini de öyle hissetsek" temennisinde bulunuruz. Güneş her sabah bizim bu duygularımız üzerine doğar; her öğlen minarelerden yükselen ezanlarıyla bizde bu hisleri çağrıştırır geçer; her gurûb ruhlarımıza hem sevinç hem de hüzün kâselerini birden sunar; her gece, bir halvet büyüsüyle gelir ve bizi burur; burur ve dilimizin bağını çözer, bize içimizi dökmemizi fısıldar. Biz de bu sese, seccadelere koşarak, hasret ve hicranlarımızı söyleyerek, sevinçlerimizi mırıldanarak, bazen inleyerek, bazen de çığlık çığlık seslerimizi yükselterek cevap veririz. Böylece düşünce ufkumuzda hep aynı ruh, aynı mânâ ve sürekli O'nunla irtibat yollarını araştıra araştıra bir koca ay, "gitme" deyip yalvarmamıza rağmen çeker-gider; çeker-gider ama, onun hilâlinin guruba kapanmasını müteakip de, güneşler gibi ufkumuzu aydınlatan bayramla yüz yüze geliriz. |
|


