İstedin mi Gönülden?
Neyi kalbden istedin de gerçekleşmedi? Hangi isteğin için yanıp tutuştun da o isteğin ete kemiğe bürünmedi? Uykusuz geçirdiğin gecelerin, deli divane gibi dolanıp durduğun gündüzlerin oldu mu? Bütün isteklere hazinesinde bir karşılık bulunan, senin içini, isteğini senden daha iyi bilen Yaratıcı'ya (celle celâluhu) gözyaşı dilekçesiyle başvurup da cevap alamadığın oldu mu hiç? Dualarına karşılık verilmediğini, dualarının kabul olunmadığını nereden çıkarıyorsun? Belki bir musibetin isabet etmesine set oldu duan, belki de isteklerin sonsuz bir âlemde gönül sarayını yükselten sırlı tuğlalara dönüştü de sen farkına varamıyorsun. Dualarım kabul olmuyor diye feryat figana boğuyorsun kendini. İnanmış gönüllerin isteği, yalvarıp yakarması Rabb'in katında kim bilir nasıl makes buluyor? Sakın senin bu aceleciliğin, her şeyi peşin istemen yüzünden dualarına cevap, tehir ediliyor olmasın? Dünyalıkları eksiksiz olanları, her istedikleri verilenleri, emellerine nail olanları görüp kendini onlarla kıyas ediyor, canhıraş bir şekilde feryat ediyorsun. Kimin kazanma kuşağında olduğu belli değil ki… Hayır gibi görünen şeylerde şer, şer gibi görünenlerde hayır olabileceğini neden idrak etmiyorsun? Sen uzun zamandır istemeyi unuttun gönül. İçten, candan istemeyi unuttun. İstenmesi gerektiği gibi istemiyorsun. Her işin bir şartı olduğu gibi, istemenin de kendine mahsus birtakım şartları olduğunu göz ardı ediyorsun. İsteklerini dil ucuyla söyleyip çekiliyorsun. Ve sonra da bu arzularının niçin gerçekleşmediğini soruyorsun. Hâlbuki ellerin, ayakların, bütün uzuvların, hepsinden mühimi yüreğinle istemiyorsun istediklerini.

Senden öncekiler nasıl istiyorlardı onlara bir bak hele. O zaman nerede hata yaptığını anlayacaksın. Büyükler istedi mi bütün zerreleriyle istiyorlardı. En büyük belâlara düçar olmuşlar gibi istiyorlardı. Zayıflıklarını, acizliklerini, kulluklarını bir bayrak gibi dalgalandırıp, Rahmet-i Sonsuz'un emin sularına yelken açıyorlardı. Bir ân bile istemekten uzak değillerdi. Gecelerde, gün ağarırken, yalnızlıklarında, halk içinde, rahatta, sıkıntılı zamanlarında dillerinde hep O (celle celâluhu) vardı. Kimseye duyurmadan, aralıksız bir zikir hâlindeydiler. Hep O'na (celle celâluhu) yöneliyorlardı. Sığındıkları yer, hep Merhameti Sonsuz olandı. Kendilerini bulundukları hâl ne olursa olsun, bulundukları hâlle yokluk karanlığından, varlık meydanına çıkarana dâima hamd ve şükrediyorlardı. Birbirlerine, eşlerine dostlarına, en yakınlarına, hiç tanımadıklarına öyle içten dua ediyorlardı ki, âdeta yer gök sarsılıyordu. Birbirleri hakkında gıyaplarında en güzel duaları ediyorlardı. Öyleyse misâli, olmayacak yerlerde arama. Rehber alman gereken büyük zâtları, fener yap yoluna, dualarına.

Etrafına bir göz at, yeryüzü ve toprak nasıl istiyor istediğini? Karıncalar, kuşlar, ağaçlar, hayvanlar nasıl istiyor istediğini? Hepsi büyük bir aşk ve vecdle istiyor istediğini. Toprak; karıncaların duasının üstünde duruyor. Onların inançlarıyla verimli hâle geliyor. Ağaçlar; kuşların şakımasıyla hayat buluyor. Dallarına can yürüyor. Kupkuru dallar yeşilleniyor. Gökyüzü, ağaçların duasını direk yapıyor. Ona yaslanıyor. Kara gecede, kara karıncayı gören Rabb'im, onun da isteğini boşa çıkarmıyor. Nimetini veriyor. Bütün tabiat kendine has yakarışıyla her mevsim sil baştan yenileniyor.

Yeryüzü baştan aşağı dua kesilmiş. Renkten renge giriyor. Yağmurlarla rahmetini, bereketini hatırlatıyor Yeryüzünün Sahibi. Herkes bu şenliği, hayret ve ibretle seyrediyor. Bu güzellikleri, doyasıya yaşıyor. Sense kapıların dışındasın. Pencerelerden seyrediyorsun, içeriye giremiyorsun bir türlü. Hani bir defasında kâğıda dökülmek için çırpınan kelimeler, sökün etmişti yüreğine. İçini kemiriyordu kelimeler. Parmak uçların karıncalanıp duruyordu. Bunları bir ân önce yazmak istiyordun. Ceplerini yoklamış, bir parça kâğıt bulmuştun. Ama kalem kayıplara karışmıştı. Kim bilir nerede unuttum, diye geçirmiştin içinden. Kelimeler, bir kuş misâli kanat vurup uçmasın diye yakarıyordun içten içe.

Betondan bir şehirde bitmişti yolculuğun. Otobüsten indiğin yerde, sekiz dokuz yaşlarında bir kız çocuğu karşılamıştı seni. Sanki günler öncesinden randevulaşmışsınız gibi. Üstünde ilkokul önlüğü olan bu kız çocuğu, karşına geçmiş, "Abi kalem alır mısınız?" demişti. Kalemi alıp, avuçlarında sıkıp, derin düşüncelere dalmıştın hatırladın mı? Acaba bu kız çocuğu, nasıl bir yürekle, nasıl bir lisan-ı hâl ile, hangi kelimelerle kalemlerini satabilmeyi istemişti kimin neye ihtiyacı olduğuna nigehban olan Zât-ı Zülcelal'den? İşte sen, samimiyet noktasında en az bu küçük çocuk kadar olabilirsen eğer, o zaman ettiğin bütün dualar, karşılıksız kalmaz inşallah.

comments powered by Disqus