Kanuni Sultan Süleyman ve Kültürümüz

Kültürün, millet hayatında çok ehemmiyetli bir yeri vardır. Geçmişe ve ruh köklerine bağlı olmak, bir millete yükselme yollarını açar, o milletin yarınlarını aydınlatır. Kendi değerlerinden beslenen millî kültürlerini oluşturamamış veya bunları gelecek nesillere taşıyamamış milletler, yaşasalar bile istikballerinden endişe etmelidirler.

Kültürel değerlerin milletlerin hayatındaki yerini bilen Osmanlı sultanları, cihangir ordularıyla ülkeler fethedip devletin sınırlarını genişletirken, ilim, irfan ve sanat erbabının çalışmaları için gerekli zemini hazırlamayı da ihmal etmemişlerdir. Kazandıkları zaferlerden ziyade, ilim adamlarını ve sanatçıları muhafaza etmekle, onlarla dost olmakla iftihar eden Osmanlı sultanları, bu tavırlarıyla muhteşem bir medeniyetin oluşmasına öncülük etmişlerdir.

Sultanların ve ilim adamlarının gayretleriyle yükselmeye başlayan Osmanlı medeniyeti, 2. Murad ve Fatih Sultan Mehmed dönemlerinde gelişmiş; Sultan Süleyman devrine gelindiğinde ise, en muhteşem günlerine ulaşmıştı.

Aldığı eğitim sayesinde bir sanat âşığı olarak yetişen Sultan Süleyman, siyaseti ve askeri yönlendirmedeki ustalığını, sanat ve ilim erbabı üzerinde de göstermiştir. Bu sayede onun döneminde sanat faaliyetleri zirveye çıkmış, mükemmel eserler ortaya konmuştur. Bu dönemde yaşayan Şeyh Yahya Efendi ve Şeyhülislam Ebussuud Efendi gibi mânevîyât erlerinin yanında, Mimar Sinan, Baki, Matrakçı Nasuh, Nakkaş Osman, Fuzuli, Şah Kulu, Kara Memi, Ahmed Karahisârî gibi usta sanatçılar, Osmanlı medeniyetinin gelişmesine büyük katkı sağlamışlardır.

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi
Sultan Süleyman'ın en büyük talihi, asrında Şeyhülislam Ebussuud Efendi gibi büyük bir âlimin yetişmiş olmasıydı. Ebussuud Efendi, engin fıkıh bilgisi ve adalet telakkisi ile sultanın baş danışmanıydı. Sultan Süleyman ile Ebussuud Efendi arasında devlet vazifesinin ötesinde bir gönül bağı vardı. Bu, âdeta hoca talebe münasebeti gibiydi. Sarayın bahçesindeki ağaçları saran karıncalardan kurtulmak isteyen sultanın:

"Dırahta ger ziyân etse karınca
Zararı var mıdır ânı kırınca."
mısralarıyla hocasından müsaade isteyen bir talebe edasıyla seslenmesi;
Ebussuud Efendi'nin ise bir mürşit edasıyla:
"Yarın Hakk'ın divanına varınca
Süleyman'dan hakkın alır karınca."
diyerek sultana yapacağı işin âhiret mesuliyetini hatırlatması, bu bağın güzel bir örneğidir.

Fıkıh ve tefsir alanında derin bir bilgiye sahip olan Ebussuud Efendi, Sultan Süleyman'ın nazarında, asrının Ebû Hanife'si idi. Ebusuud Efendi ilmî seviyesini gösteren muhteşem bir tefsir hazırlamıştı. Bu tefsir Osmanlı döneminde Zemahşerî ve Kadı Beyzâvî'nin tefsirinden sonra en çok müracaat edilen üçüncü eserdi. Ebussuud Efendi, tefsirinin birinci cildini bitirip oğluyla Sultan Süleyman'a gönderdiğinde, sultan onu sarayın kapısında hürmetle karşılamıştı. Eserin muhteşemliği karşısında hayrete düşen sultan, Ebusuud Efendi'nin maaşına iki yüz akçe zam yaparak, onu ödüllendirmiş ve eserden iki nüsha daha yazdırılarak Mekke ve Medine'ye gönderilmesini emretmişti.

Süt Kardeş, Ağabey "Yahya Efendi"
Sultan Süleyman'ın gönül dünyasında yer bulan diğer bir mânevîyât büyüğü ise, Şeyh Yahya Efendi'dir. Trabzon Müftüsü Ömer Efendi'nin oğlu olan Yahya Efendi, Şehzade Süleyman ile aynı günlerde doğmuştu. Yahya Efendi'nin, Sultan Süleyman'ın nezdinde ayrı bir yeri vardı. Çünkü Yahya Efendi, Sultan Süleyman ile "sütkardeşi" idi. Annesinin sütü yeterli olmadığından, Şehzadeyi Yahya Efendi'nin annesi emzirmişti. Böylece geleceğin "sultan"ı ile "veli"si sütkardeş olmuşlardı. Bu yakınlıktan olsa gerek, Sultan Süleyman, Yahya Efendi'ye "ağabey" diye hitap ederdi.
Halk arasında Zembilli Ali Efendi olarak tanınan Molla Cemâlî'den ders okuyup icazet alarak müderris olan Yahya Efendi, Beşiktaş sırtlarında insanlardan u­zak­ta medrese, mescit, hamam ve çeşmeden müteşekkil küçük bir külliye kurmuştu. Yahya Efendi, son akçesine kadar fakir ve muhtaçlara dağıtan, hattâ ziyaretine gelenlerin kayık kirasını dahi kendisi verecek kadar cömert bir veli idi.

Sultan Süleyman devlet işlerinden bunalıp, biraz nefes almak istediğinde, Yahya Efendi'nin bu mütevazı uzlet hanesine misafir olur, onunla hasbıhâl ederdi. Dünyevî ihtiraslardan arınmış bir ruha sahip olan Yahya Efendi, sultana hâl ve sözleriyle saltanatının fânîliğini hatırlatan, gerektiğinde eksik yanlarını, yanlışlarını söyleyebilen beklentisiz bir dosttu.

Mimar Sinan ve Süleymaniye Külliyesi
Sultan Süleyman devrinde yetişen büyük sanatçılardan biri de, Mimar Sinan'dır. Mimar Sinan, Yeniçeri Ocağı'nda yapı işlerinden mesul bir asker olarak devlet hizmetine girmiş ve gösterdiği yararlılıklar sayesinde sekban ocağına alınmıştır. Vezir Lütfi Paşa'nın tavsiyesiyle de askerî vazifeden alınıp, sivil mimar olarak sarayın hizmetine verilmiştir.
Sultan Süleyman devrinde inşa edilen eserlerin hemen hepsinde Mimar Sinan'ın mührü yer almaktadır. Mimar Sinan, başta İstanbul olmak üzere memleketin birçok yerinde cami, medrese, hastane, imarethane, su kemeri, köprü, dergâh gibi eserler inşa etmiştir.

Mimar Sinan'ın Sultan Süleyman döneminde inşa ettiği en büyük eser, şüphesiz Süleymaniye Külli­yesi'dir. 24 Mayıs 1550 Perşembe günü inşasına başlanan eserin ilk temel taşını koymak bahtiyarlığını, Sultan Süleyman, Mimar Sinan'a vermeyip, bu vazifeyi ilme ve insanlığa duyduğu saygının gereği olarak devrin fazilet ve bilgi âbidesi Ebussuud Efendi'ye vermişti. Yedi yıl sonra, gelenleri haşmet ve heybetle selâmlayan Osmanlı mimarlık sanatının en mühim eserlerinden biri vücuda getirilmişti.

Ahmet Karahisarî ve muhteşem Mushaf-ı Şerîf
16. yüzyılın büyük sanatkârlarından olan Ahmet Karahisarî'nin en önemli eseri hâlen Topkapı Müze­si'nde muhafaza edilen büyük ebattaki Mushaf-ı Şerif'tir. Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazılmaya başlanan Mushaf-ı Şerîf, 16. yüzyılın en büyük şaheserlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Orijinali 61,5 x 42,5 santimetre boyutunda olan eserin 220 yaprağı 1554–1555 yılları arasında Ahmet Karahisarî, 80 yaprağı ise 1584–1587 yılları arasında mânevî evlâdı Hattat Hasan Çelebi tarafından yazılmıştır. Tamamlanması 51 yıl süren Mushaf'ın sadece tezhibi ve cildi, 1584–596 arasında (12 yılda) bitmiştir.

Kanunî Sultan Süleyman ve şiir
Sultan Süleyman devrinde şiirin ve şairlerin itibarı artmış, söz ustaları her yana yayılmıştı. Şiir konusunda son derece hassas olan sultan, nerede iyi bir şair duysa, onu himaye eder, ondan iltifatını esirgemezdi. Devrinde Bâkî, Fuzulî, Hayâlî, Ahmet Paşa, Necati Bey ve Zâtî gibi değerli birçok şairin yetişmiş olması, biraz da sultanın gayretleriyle mümkün olmuştur.

Kendisi de bir şair olan Sultan Süleyman, "Muhibbî (seven, âşık)", mahlasıyla şiirler yazmıştır. Söz ustalığında şair sultanların en ihtişamlısı ve en çok şiir yazanı olan Sultan Süleyman'ın, biri Farsça olmak üzere iki "divân"ı bulunmaktadır. Sultan Süleyman'ın devlet işlerinin arasında binlerce şiirden oluşan bir "divân" vücuda getirebilmesi, hayret edilecek bir muvaffakiyettir.

Şair Muhibbi'nin dilden dile dolaşan şu ünlü gazeli, aynı zamanda onun dünya saltanatı karşısındaki tavrını da yansıtmaktadır.

"Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi
Saltanat dedikleri, ancak cihân gavgâsıdır
Olmaya baht ü sa'âdet, dünyada vahdet gibi"

Sultanü'ş-şuara Bâkî
İstanbul Fatih Camiî müezzinlerinden Mehmed Efendi'nin oğlu olarak dünyaya gözlerini açıp, bir saraç çırağı olarak hayata ilk adımını atan Bâkî, asıl yerinin burası olmadığını kısa sürede anlayacaktır. Zekâsı ve fıtrî kabiliyeti, Osmanlı halkının kadir bilirliği ile birleşince zanaat hayatından irfan dünyasına geçmesi zor olmamıştır. Zamanının ünlü müderrislerinden Karamanlı Mehmed ve Ahmed efendilerden aldığı derslerle henüz delikanlılık çağında ilim ve sanat muhitlerince kabul edilmişti. Nahçıvan Seferi (1555) sonrasında, Sultan Süleyman'a sunduğu kasideyle saray çevrelerine girmeyi başaran Bâkî, bu tarihten itibaren sultanın sohbet arkadaşları arasında yer almıştı. Osmanlı şairleri arasında ayrı bir yeri olan Bâkî, Sultanü'ş-şuara unvânıyla anılmıştır. Bâkî'nin bu unvânı almasında en büyük pay, şüphesiz Sultan Süleyman'ındır. Sultan ondaki sanat kabiliyetini ve kudretini keşfederek, onu has meclisinin ayrılmaz bir parçası yapmıştı. Tarihçi Selanikî'nin anlattığına göre, Sultan Süleyman, Bâkî hakkında "Ömrümün üç yerinden çok hazzetmişimdir; bunlardan biri de Bakî gibi bir şairi bulup, çıkarıp iltifat etmekliğimdir!" demiştir.

Sultan Süleyman'ın gâye-i hayâli ve son seferi
Hayatını İlâhî rızayı kazanmak üzere programlamış olan Sultan Süleyman, bu uğurda hiçbir gayretten geri kalmamıştı. Sultan Süleyman gâye-i hayâlini;
"İmtisal-i cahidu-fi'llah oluptur niyyetim,
Din-i İslâm'ın mücerret gayretidür gayretim."
mısralarıyla ifade etmişti.

Avusturyalı diplomat Busbecq, Türk Mektupları adlı eserinde 16. Yüzyıl İstanbul'u hakkında bilgiler verirken, Sultan Süleyman için; "Devletinin sınırlarını genişletmek istediği kadar, dinini yüceltmek ve yaymak gayesindedir." demektedir.

Sultan Süleyman bu uğurda, 72 yaşına girmiş olmasına rağmen, Avusturya üzerine Zigetvar Seferi'ne (1566) karar vermişti. Hekimler, sultanın hem yaşlılığı hem de müptelâ olduğu nikris (gut) hastalığı sebebiyle sefer meşakkatine tahammül edemeyeceğini bildirmişler; ancak o "Her şey takdir-i İlâhiye tevakkuf eder." diyerek sefere gitmeye karar vermiştir. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa da aynı sebeplerle sultanın sefere çıkmasını istemeyenlerdendi. Bu fikrini sultana arz edince, sultan "Sarayda kalıp, baş yastıkta ölürsem, yarın rûz-i mahşerde fatih cedlerimin huzuruna nasıl çıkabilirim?" cevabını vererek tarih karşısındaki mesuliyetini beyan etmişti.

Bu şartlarda sefere çıkan Sultan Süleyman, Ziget­var'ın fethini büyük bir sabırsızlıkla beklemiş; ancak fethi göremeden bir gece öncesinde (7 Eylül 1566) vefat etmiştir. Sultan Süleyman'ı yaşlı hâlinde, ata binmeye dahi muktedir olamayacak kadar hasta vaziyette, bu uzun sefere sevk eden gerekçe, onun derin imanında ve yüce gâyesinde aranmalıdır. O âdeta 46 seneden beri rızasını kazanmak için diyardan diyara koştuğu, Rabb'ine kavuşmaya gidiyordu. Bu sefer esnasında şehâdet talep ettiği, hattâ; "Ya Rabbi, nice müddettir ki rûy-i zemini zîr-i nigin-i zafer karinim etdin! Vasıl olmadık recâm, hâsıl olmadık mânâm kalmadı; hâlen habibin hürmetine, saadet-i şehâdet, ba'dehu didâr-ı şerifini müşâhedet nasip eyle." dediği, böylece muharebe esnasında vefatıyla arzuladığı mertebeye kavuştuğu rivayet edilir.

Sultan Süleyman'ın cenaze namazı ve sandukanın sırrı
Henüz düşman karşısında bulunulması sebebiyle Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, sultanın vefatını bir müddet gizlemeyi uygun görmüş; vefat haberi Belgrat'a gelindiğinde, yani kırk sekiz gün sonra duyurulmuştu. Bâkî bu durumu mersiyesinde "Halk-i cihana kırk sekiz gün duyurmadı" mısraları ile belirtmiştir. Sultanın cenaze namazı Süleymaniye Camiî'nde muhteşem bir kalabalık huzurunda, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından kıldırılmış ve naaşı, Süleymaniye Külliyesi'nde Dâr'ul-Kurrâ'nın (Kur'ân Mektebi) yanındaki türbesine defnedilmiştir.

Sultan'ın defni esnasında elindeki sandukayı ısrarla kabre koymaya çalışan bir saray görevlisi, topluluğun dikkatini çekmişti. Bu duruma mâni olunup ne yaptığı sorulduğunda ise, bunun sultanın vasiyeti olduğu öğrenildi. Ebussuud Efendi duruma müdahale ederek, sandığın açılmasını istedi. Sandık açıldığında, dışarıya kâğıtlar saçıldı. Bunlar sultanın hayattayken Şeyhülislam Ebussuud Efendi'den aldığı fetvalardı. Kendi eliyle yazdığı fetvaları gören Ebussuud Efendi; yaşlı gözlerle "Sen bunlarla kendini kurtardın Ulu Hakan. Biz verdiğimiz hükümlerin mesuliyeti karşısında yarın ahirette ne yapacağız?" demişti.

Sultan Süleyman'ın vefatı Osmanlı halkına derinden tesir etmiş, bu meyanda hüznü ifade eden birçok mersiyeler yazılmıştı. Bunlardan en meşhuru Bâkî'nin "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli eseridir.

Baki mersiyesini:
"Minnet Hudâya iki cihânda kılub saîd
Nâm-ı şerîfin eyledi hem gaazi hem şehîd"
beytiyle bitirmiştir.

Netice
Sultan Süleyman'ın 46 yıllık saltanatı sırasında Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılmış, deniz ve karalarda bütün dünyayı ilgilendiren siyasî kararlar alınmış; her tarafta maddî ve mânevî nüfuzu artmıştı. O, muazzam Osmanlı Devleti'ni, sadece maddî ve siyâsî kuvvetle değil, devrinde yetişen siyaset, bilim ve sanat erbabının da katkılarıyla başarıyla yönetmişti. Saltanatı süresince devletini ve milletini hakkıyla temsil etmiş, seleflerinden devraldığı Osmanlı medeniyet bayrağını, daha yukarılara taşımayı başarmıştı.

Bu sebepledir ki O, "Muhteşem Süleyman", "Büyük Türk", "Büyük Efendi" şeklinde anılmış ve onun asrı da "Türk Asrı" olarak tarihe geçmiştir.

Kaynaklar
- Gökbilgin, M. Tayyip, Kanuni Sultan Süleyman, MEB Yay., İstanbul, 1992.
- Ayverdi, Samiha, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, 1999.
- Aksun, Ziya Nur, Osmanlı Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1994.
- Aksun, Ziya Nur, Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi, Çağ yayınları, İstanbul, 1989.
- Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, TTK Yayınları, Ankara, 1988.

comments powered by Disqus