|
Karıncayiyenin Burnundan
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ [email protected] |
|
Lütfen ağzımın ve burnumun şekline bakarak yüzünüzü buruşturmayın. Görmeye alışmadığınız bir tipim var, bunun farkındayım; ama hiç de şikâyetçi değilim. Bizleri Yaratan Sonsuz İlim Sahibi'nin ağzımı burnumu böyle uzatmasında, elbette birçok hikmet var. Bazı hayvanların tiplerine âşina olduğunuz için, benim gibi sadece belgesellerde görebileceğiniz hayvanları ilk gördüğünüzde kısa bir şaşkınlık yaşayabilirsiniz. Fakat şimdi anlatacaklarımı dinleyince, benim de diğer türler gibi Rabb'imin isimlerine tercüman bir varlık olduğumu anlarsınız. Tabiatı bir sanat eseri olarak yaratan Rabb'imiz, tabiatta rızkı bir merkez hükmüne koyduğu için, diğer isimlerinin tecellisi de, rızk teminine uygun gelecek tarzda görülmektedir. Canlılara rızıklarını temin edecek uygun el-ayak, dil-dudak, kol-kanat verilmemiş olsaydı, bu büyük bir zulüm olurdu. Halbuki abesten ve zulümden münezzeh olan Kâinatın Sahibi, böyle bir âcizlikten müberrâdır. Bilâkis O, yarattıklarının her halini teferruatıyla bildiğinden onlar için en uygun şekli takdir etmiştir. Karınca ve termitler bana rızk olarak takdir edildiğinden, bunları yaşadıkları yerlerde bulmak ve gizlendikleri o çok muhkem yuvalarından çıkarmak, büyük bir kabiliyet ve ustalık gerektirmektedir. Bunun için en başta anatomik yapımız böyle bir işe uygun hususî âletlerle teçhiz edilmelidir. Evrimciler, hayvanların uygun organlara sahip olmasını her ne kadar adaptasyonla izah ettiklerini sanıyorlarsa da, bu Allah'ın yarattığı esere ve yürüttüğü icraata bir isim vermekten başka bir şey değildir. Biraz açacak olursam; canım karınca ve termit yemek istediği için, başımın, ağzımın, dilimin ve pençelerimin yapısını bu işe uygun hale ben getirmiş değilim. Evrimciye sorarsanız, karınca yuvalarını kazmak için pençelerimizi, karıncaları yapıştırıp çekmek için kullandığımız yarım metre kadar olan dilimizi ve sifon gibi uzun burnumuzu biz kendimiz (zaman içinde uğraşa uğraşa veya tesadüfen) geliştirmişiz(!) Bunu iddia edene sormak lâzım: 'Siz daha iyi yaşamak için istediğiniz bir organı niçin geliştiremiyorsunuz?' Kusura bakmayın; ama insan diye gezen bazı hemcinslerinizi anlamak çok zor! Halbuki, 'Allah her hayvana gıdasına uygun organlar ve sistemler vermiş.' diyebilse, her şey ne kadar kolaylaşacak! Başımızın, çenelerimizin, dilimizin ve pençelerimizin kendilerine has yapıları, beslenme ve neslimizi devam ettirme konusundaki ihtiyacımıza göre verildiğinden, vücut yapımızla uygunluk içindedir. Bu yüzden, hiçbir memeli hayvan karınca ve termitleri bizim kadar kolay bulup yiyemez. Dünyada sadece Orta ve Güney Amerika'da yaşadığımızdan, birçoğunuz bizi ya hiç görmemiş veya ancak hayvanat bahçelerinde görmüştür. Dört türümüz vardır. Dev karıncayiyen (myrmecophagatridactyla) ismiyle bilinen ben, 130 cm'lik boyum, 40 kg'lık ağırlığımla, en iri türüm. Orta büyüklükteki iki türümüz 55-60 cm boya ve 5-7 kg ağırlığa sahip olan Tamanduatetradactyla ile Tamanduamexicana'dır. En küçük türümüz cyclopes didactylus ise, ipek gibi kılları sebebiyle ipeksi karıncayiyen olarak bilinir; boyu 20 cm, ağırlığı ise 400 g kadardır. Burada verdiğim boy ölçülerine, kuyruklarımızın uzunluğu dahil değildir. Boyumuza yakın uzunlukta kuyruğumuz vardır. Hattâ ipeksi karıncayiyenin kuyruğu boyundan daha uzundur. İpeksi karıncayiyen gibi kimi türümüz faaliyetlerini gece yaparken, kimi türümüz de (benim gibi) gündüzleri rızk peşinde koşar. Dev karıncayiyen olarak ben yerde daha kolay yaşayabilen bir anatomiye sahibim. İpeksi karıncayiyen, hem cüsse bakımından küçük oluşu, hem de kanca gibi tırnağı ve sarılıcı kuyruğuyla ağaçlarda yaşayacak şekilde yaratılmıştır. Buna rağmen nadiren ağaçlara çıkarım, ipeksi karıncayiyen de nadiren ağaçtan aşağıya inebilir. Ayaklarımız hem kazmaya, hem tırmanmaya, hem de yürümeye uygundur. Ama herkes en uygun olduğu işi yapar. Dolayısıyla tabiatın bizimle ilgili olan kısmını, gizli bir sözleşmeyle aramızda paylaşmış gibiyiz. Bu durumda ben yerdeki büyük karınca ve termitleri yerken, o da ağaçlardaki daha küçük türleri yer. Böylece aramızda bir rekabet olmaz. Hepimizin rızkını Allah (cc) ayrı ayrı yaratmış, ayrı yerlere koymuş. Bütün türlerimiz dişsiz olduğundan, zoologlar bizi dişsizler (edentata) takımı olarak da isimlendirir. Uzun burnumuzun ucunda küçük oval bir açıklık şeklinde ağzımız bulunur. Kafamızın bu şekilde -yaklaşık 30 cm'lik bir tüp biçiminde-uzatılmış olmasının en önemli hikmetini, beslenme tarzımızla anlayabilirsiniz. Ağzımızda diş bulunmadığı için, en önemli âletimiz; dar, yuvarlak şekilli ve çok uzun olan dilimizdir. Dilimiz başımızdan daha uzundur. Benim dilim 61 cm'lik uzunluğu ile birinciliğe sahiptir. Diğer türlerden, 40 cm'ye ulaşan dili vardır. Dillerimizin iki özelliği, tam bize göre hazırlanmıştır. Birincisi, üzerinin törpü gibi uçları arkaya yönelmiş küçük dikenlerle döşenmiş oluşu; ikincisi ise, her tarafının yapışkan kalın bir tükürük tabakasıyla kaplanmış olmasıdır. Kırbaç şeklindeki dilim, ağzımın bir yatak şeklindeki boşluğuna uyar. Dilimi bu yatak içinde dakikada 150 kere ileri-geri hareket ettirebilirim. Bu sırada, önce çiğneme kaslarımı alt çenemin iki yarısında ortaya doğru kasarak ağzımı iyice yuvarlaklaştırırım. Ağzımı döşeyen damak kaslarım, bir taraftan altçene kemiğimin arka uçlarını aşağı doğru çekerken, ön tarafta da, ağzımı kapatmak için yükselir. Böylece dilimin hareketiyle doğacak emme kapasitesi artırılmış olur. Ucu tâ göğsümün tabanına bağlı sternoglossus kası da, dilimin hareketlerini kontrol etmekle vazifelidir. Yuvanın içini görmesem bile, dilimi önüme gelen karıncalara yapıştırarak geri çekerim. Siz nasıl yemek yerken dilinize dokunan gıdanın mahiyetini anlayıp, yenilmeyecek şeyleri dışarı çıkarabiliyorsanız, ben de, toprak ve taş kırıntıları ile karınca ve termitleri rahat bir şekilde birbirinden ayırırım. Dilime yapışan gıda harici cisimleri ayırır, karınca ve termitleri ise sert damaklarıma bastırarak ezer ve sonra yutarım. Bakın, size yine evrimin izah edemeyeceği bir hususiyetimden bahsedeyim. Biliyorsunuz, midede proteinlerin sindirilmesi sırasında enzimlerin iş görebilmesi için kuvvetli bir aside ihtiyaç vardır. Bu yüzden bütün memeli hayvanların midesinde hidroklorik asit (HCl) salgılayan özel bezler bulunur. Eğer mide içi ortamı asidik olmazsa, proteinleri sindiremezsiniz. Halbuki mideme bu bezler konulmadığı için asit salgısı da yoktur. Bu durumda, sindirim problemimin olması ve protein eksikliği göstermem gerekmez miydi? Normal olarak ilk anda böyle düşünebilirsiniz! Ama Rabb'im sonsuz ilmiyle, karıncaların düşmanlarına karşı kullandığı formik asidi bildiği için, bana ayrıca gereksiz yere hidroklorik asit verip de, hem israf etmemiş, hem de iki asidin birlikte mideme zarar vermesi ihtimaline karşı, yediğim karıncaların sahip olduğu formik asidi kullanmamı temin etmiş. Böyle hususî bir gıdaya uygun bir fizyolojik mekanizmayı evrimle, adaptasyonla, seleksiyonla izah etmenin bir mantığı var mıdır? Beslenmem sırasında, karınca ve termitler arasında bir ayrım yaparım. Büyük çeneli asker karınca ve termitlerden uzak dururum, çünkü kafalarında hem farklı kimyevî silâhlar vardır, hem de derileri serttir. Bu yüzden ağzımın tadını bozacak bu kötü kokulu askerleri tükürüp atarım; ama lârvalarını, pupalarını ve işçilerini yerim. Bu işi yaparken de, bir denge gözetirim. Bir karınca yuvasının başına çökünce onu kurutmam. Her yuvada çok az durur, en fazla 140 kadar karınca yedikten sonra oradan ayrılıp başka bir yuvaya geçerim. Bu miktar günlük ihtiyacımın % 0,5'idir. Bu oranla yetinmem hem o yuvayı çökertmemek, hem de asker karıncalar uyanmadan kaçmış olmak içindir. Hızlı bir şekilde çok sayıda yuvayı dolaşıp, yuvalara çok az zarar veririm. Günlük ihtiyacım olan yaklaşık 35.000 büyük boy karıncayı (8 mm boyunda) yiyebilmem için, hergün 250 kadar yuvayı ziyaret etmem, hepsinden zekâtları kadar karınca toplamam gerekir. Tamandua türlerimiz ise, günde küçük boy (4 mm boyda) karıncalardan 9.000 kadar yer. Görüyorsunuz, ne kadar ölçülü besleniyoruz. Bu ölçüyle, bana hem karıncaların aşırı çoğalmalarını engelleme vazifesi yaptırılıyor, hem karnım doyuruluyor. İstesem, bir iki yuvanın başına oturur ve onu kuruturdum. Fakat birkaç ay sonra bulunduğum bölgede hiçbir karınca kolonisi kalmayacağı için, ben de zor durumda kalırdım. Bu durumda ya o bölgeden göç eder veya açlıktan ölürdüm. Halbuki çok sayıda yuvadan azar azar beslenmek, kalanların hızlı bir şekilde çoğalması sayesinde, hem onların soyunu kurutmaz, hem de her gün karnımı aynı yerlerde doyurmamı sağlar. Ekolojik dengeyi gözeterek beslenmemi, olmayan aklıma ve ilmime vermezsiniz herhalde?! Kimyevî silâhları güçlü olan bazı termit türlerini tanırız ve onlara hiç bulaşmayız. Karınca bulamadığımızda yaptığımız en iyi şey, bal arılarının kovanlarından biraz bal ve birkaç arı yemek oluyor. Tabii ki, benim de düşmanlarım var. Bunların başında, Amerika'ya has kedi cinsleri puma ve jaguarlar gelir. Bu güçlü yırtıcılara karşı işim zordur. Müdafaa durumunda ancak arka ayaklarım ve kuyruğum üzerine kalkarak pençe ve çenelerimle vurabilirim. 10 cm olan pençelerim kazma işinde çok güçlü oldukları halde, bu yırtıcılardan korunmam zordur. Zaten ağzımda diş bulunmadığı için ve ağız şeklim de ısırmaya uygun olmadığından, en iyisi kaçmak veya hiç görünmemektir. Ağaçlarda yaşayanların düşmanı ise, kartal, şahin ve baykuşlardır. Elimizde beş parmak, ayağımızda ise dört veya beş parmak bulunur. Bazı parmaklarımız oldukça küçük olup, elimizin içinde deriyle örtülmüş gibidir. Toprağı kazmak veya ağaç kabuklarını kaldırmak için kullandığım parmaklarımdaki en büyük tırnaklarımın sayısı değişir. Benim üç tane, ipeksi karıncayiyenin iki tane, tamanduaların ise dört tane tırnağı, diğerlerinden çok büyük, kalın ve kuvvetlidir. Ellerimiz kazı yaparken dönebilen, kıvrılıp çevrilen bir âlet gibi iş görür. Ağaca tırmanan türlerimizde pençeler, 40 cm bile olabilir. Bu kanca gibi pençe ve kuyruklarıyla, ağaç dallarına tutunup, onlara asılarak hareket edebilir. Görme duyum nisbeten zayıf olduğundan, karınca ve termit yuvalarını güçlü koklama duyumla bulurum. Herhangi bir karınca kokusu aldığımda, onun girdiği deliği çok hızlı bir şekilde kazarım. Hemen dışarı çıkan işçi karıncaları dilimle topladıktan sonra, yuvanın içine dilimi sokmaya başlarım. Bulunduğumuz ortama uygun bir elbisemiz vardır. Bilhassa ipeksi karıncayiyen türümüz, rengine uygun gümüşî yapraklı ağaçları seçmekte çok ustadır ve yırtıcı kuşlar onu dallar arasında kolay kolay göremez. Hiçbirimizin ses çıkarma gibi bir hususiyeti yoktur. Kısacası çok sessiz hayvanlarız. Ancak anneler yavrusundan ayrılırken, hafif bir inleme sesi çıkarır. Hepsi bu kadar. Su ihtiyacımız yoktur. Vücudumuzun, ihtiyacı olan suyu yediğimiz gıdalardan ayırma şeklinde, metabolik su kazanma gibi bir özelliği vardır. Dolayısıyla su sıkıntımız olmaz. Beslenmek için ziyaret ettiğimiz karınca yuvalarının dağıldığı arazinin büyüklüğü, 0,5 km2 kadardır. Eğer arazide karınca yuvası az ise, gezdiğimiz arazi 6.200 hektara kadar çıkar. Neslimizin devamı için, erkek ve dişilerimiz sonbaharda bir araya gelir. Bu sevk-i ilâhî ile işleyen bir süreçtir. Böylece dişimizin 190 günlük bir hamilelikten sonra doğurduğu tek yavru, bahar aylarında dünyaya gelir. İkiz doğum bizde çok nadirdir. Doğum esnasında kuyruğunu destek olarak kullanan annemiz, yavrunun bu yumuşak kuyruk üzerine doğmasını sağlar. Yeni doğmuş yavrumuzun bile pençesi vardır. Yavrular altı ay boyunca emzirilir. Bazen iki yaşına kadar annenin yanından ayrılmayan yavrularımız, iki yaşına gelince delikanlı olur ve yuva kuracak eş aramaya başlarlar. Yavrularımızı anneler sırtlarında taşır, ancak anne beslenmeye gittiğinde yavrusunu yere koyabilir. Yavrularımızın bakımını, annenin üzerine yıkmayız. Erkeklerimiz de yeri geldiğinde yavruya bakar. İpeksi karıncayiyenler yavrularını emzirmekten başka, onlara yarı sindirilmiş karınca da verir. Yavrularım bana benzedikleri halde, tamanduaların yavruları hiç kendilerine benzemez; yavaş yavaş değişerek, renkleri beyazdan siyaha dönmeye ve ebeveynlerine benzemeye başlar. İstirahat için hususî bir yuvamız yoktur, gölgelik bir ağaç altı bulduk mu, kuyruğumuzu üstümüze yorgan gibi örter uyuruz. Tamandualar ise, bir ağaç kovuğuna girerek istirahat eder. İpeksi karıncayiyenler de, kuyruk ve pençeleriyle tutundukları dallarda dinlenebilir. Zaten onlar, bir ağaç üzerinde bir günden fazla kalmaz. Bizim yaptığımız gibi ekolojik dengeyi gözeterek, her gün farklı ağaçlardaki karıncaları yiyip karınlarını doyurur. Biz ve tamandualar, kuyruklarımızın altındaki anal bezlerden çıkan güçlü koku sayesinde, eşlerimizi ve yavrularımızı tanırız. İpeksi karıncayiyenlerin yüzündeki salgı bezi de, böyle bir işe yarıyor olabilir. Biz ayrıca tükürük kokumuzu da, aramızda haberleşme ve diyalogda kullanır ve hemcinslerimizi bu sayede tanırız. Vücudumuzun metabolizma hızı çok düşüktür; plâsentalı memeliler içinde, 32,7 °C ile en düşük vücut sıcaklığına sahibiz. Günde 4-8 saatlik bir faaliyet, gerekli ihtiyacımızı karşılamaya yetmektedir. Kıtanın kuzey kısımlarında yaşayanlar tek tip hafif açık bir renge sahipken, güneye doğru renk daha koyulaşır. Derilerimizdeki bu renk değişikliğine göre, alttürlerimiz ayrılabilir. Benim üç alttürüm, tamandua mexicananın beş alttürü, tamandua tetradactylanın 13 alttürü, ipeksi karıncayiyenin yaşadıkları ağaçlara ve bölgeye göre yedi alttürü vardır. Bütün hayvanları bekleyen yok olma tehlikesi, bizler için de maalesef sözkonusu. Bazıları sadece spor olsun diye, köpekleri kullanarak bizleri avlıyor. Halbuki etimiz işe yaramaz. Derimizi kullanan bazı insanlar olsa da, değerli olmadığından yaygın bir ticareti yoktur. Venezuella'da, yavrularımızı çalıp evcilleştiriyorlar. Fakat en büyük tehlike, yaşadığımız ortamların tahrip olmasıdır; kimyevî artıklarla ziraî ilâçlar, toprak ve suyu kirlettikçe, karınca yuvaları azalmakta, karıncalar azaldıkça da bizler azalmaktayız. Ey insanoğlu! Hepimizin Rabbi olan Allah'ın (cc) üzerimde sergilenen bazı güzelliklerinden bahsederek, haddim olmadan size O'nu tanıtmaya çalıştım. Lütfen siz de, bizim gibi zayıf ve âciz hayvancıkları düşünerek, tabiat denen manzumeyi bozmamaya ve korumaya çalışınız! Eğer hırs göstermezseniz, bu dünya hem size, hem de bize yeter! Şuradaki deliğe giren karıncalar gördüm. Müsaade ederseniz, gidip bir bakayım. Bugün dolaşmam, çok karınca yuvası bulmam gerekli. Haydi hoşçakalın! |
|


