|
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi'ne Bekleniyorsunuz (Kitaplık)
Nihat DAĞLI [email protected] |
Sesli Dinle
|
![]() Yakın bir zaman önce Sütun Yayınları'ndan çıkan Recep Şükrü Güngör imzalı Kayıp Ruhlar Kıraathanesi isimli hikâye kitabı zihnime bunları düşürürken, bir hikâye toplayıcısı/anlatıcısı olan 'hikâyeci'nin aslında ne yaptığı konusunda da düşündürttü. Derdim; hikâyecinin dil, teknik ve kurgudaki ustalığı hakkında çözümlemeler yapmak değil, insanın hikâyeci hâli üzerinde düşünmektir. Kayıp Ruhlar Kıraathanesi'ni okurken kendimi iyi çekilmiş fotoğrafların sergilendiği bir salonda hissettim, hikâyeler anlatan hikâyeciyi de usta bir fotoğrafçı olarak karşıladım. Hikâyeciyi niye fotoğrafçıya benzetiyorum? Fotoğrafçı, dünyanın bir yerinde bir kez yaşanan ve çok az kişinin tanık olduğu 'ân'ları çeker. Uzaklarda yaşanmış 'ân'ların fotoğraflanmış hâli olan kareler önümüze geldiğinde, kendilerine uzun uzun bakıp düşünürüz. Çünkü o tek 'ân'a düşen şey, bize fotoğraf karesine giremeyeni de anlatır. Göğsüne silâh dayanmış bir çocuğun fotoğrafında sadece eli silâhlı adamları ve çocuğun çaresizliğini görmeyiz, fotoğraf karesinde görünmese de dünyanın ve insanın türlü hâllerini de okuruz. Hikâyeciler de fotoğrafçılar gibidir! Şahit olmadığımız ve yaşamadığımız kimi yaşanmışlıklar zihinlerine düşer, kendilerinde biriken bu şeylerin yalnız şahidi kalmak istemedikleri için bunları yazarak paylaşırlar. Hikâyeciler sayesinde yığınlarca yaşanmışlığa ve insanî hâle vâkıf oluruz. Her fotoğraf karesi ve her bir hikâyeyle insanlık ailesinin yaşanmışlığı üzerinden insan hâllerimizi öğreniriz. Dolayısıyla şu denebilir: İyi ki fotoğrafçılar var, böylelikle gözlerimiz 'başkası'nı da görmüş oluyor. İyi ki hikâyeciler var, topladıkları ve paylaştıkları hikâyeler sayesinde hikâyemize hapsolmuyor, başka hikâyelere de açılıyoruz. Recep Şükrü Güngör'ü uzun zamandır tanıyorum, hikâyeyle kurduğu 'varoluşsal' bağın tanığıyım. Fotoğraf makinesini boynundan çıkarmayan usta fotoğrafçılar gibi, o da hayatın ortasında kalem ve defterleriyle birlikte yaşıyor. Karşılaştığı her bir insan yüzünde uzun yaşanmışlıkların izini arıyor. Ucundan tuttuğu iplikleri takip ederek yaşanmışlığın özüne varmak istiyor. Recep Şükrü Güngör'ün hikâyeciliğinde altını çizdiğim husus şudur: Derdi olan bir hikâyecidir o; dünden bugüne dünyanın aldığı hâl, insanın gelip vardığı nokta, yaşadığı ülkenin evrilmeleri 'can'ına dokunabiliyor. Ağrısı olan bir can ile hikâyeler yazıyor. Hikâyelerinde; insanın, varlığın ve hayatın hakikati adına gördüğü yitiğe ve yaşanan sahihliğe işaret ediyor. Özelde roman, hikâye ve şiir, genelde edebiyat insanı çalışır, insana seslenir. Ama ne yazık ki, edebiyat gençlik döneminde geçirmemiz gereken bir hastalıkmış gibi muamele görüyor. Büyümüş hissederek kendimize hapsoluyor, şiir, hikâye ve romana rağbet etmiyoruz. Böylelikle hem edebiyata hem de kendimize haksızlık ediyoruz. Nasıl bir değerden mahrum kaldığımızın farkında değiliz. Demem o ki, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi'ne bekleniyorsunuz. |
|



