Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !


Akif, içinde bulunduğu coğrafyanın ve bir meyvesi olduğu Türk-İslâm tarihinin uyanık bir beyni olarak, dünyayı ve içinde bulunduğu çağı çok iyi tahlil etmiş, onun eksik ve arızalarını, çürümüş yanlarını teşhis ederek inanç-vicdan-bilim eksenli önemli reçeteler sunmuştur.


Fikir ve şiir tarihimizde çok önemli bir yeri olan M. Akif, günümüzde tam olarak anlaşılmış değildir. Onun gerek Millî Mücadele yıllarında halkı uyandırmak için yaptığı faaliyetler, gerekse ülkemizin aydınlık bir iklime taşınması yolunda büyük önem arz eden fikirleri, günümüz insanı tarafından yeterince anlaşılamamıştır. M. Akif’i; liseyi bitirmiş birçok genç, maalesef sadece İstiklâl Marşı’yla tanıyor. Halbuki Akif, milletimize İstiklâl Marşı gibi, dünyanın en güzel marşlarından birini hediye etmenin yanında, Çanakkale gibi bir mücadeleyi destanlaştırmış, ülkesinin maddî–mânevî problemleri üzerinde kafa yormuş ve bunlara çağının çok ilerisinde çözümler üretmiştir.

Akif, içinde bulunduğu coğrafyanın ve bir meyvesi olduğu Türk-İslâm tarihinin uyanık bir beyni olarak, dünyayı ve içinde bulunduğu çağı çok iyi tahlil etmiş, onun eksik ve arızalarını, çürümüş yanlarını teşhis ederek inanç-vicdan-bilim eksenli önemli reçeteler sunmuştur. Akif’in fikirlerinin tutarlı olmasının temelinde; kendisinin hem pozitif bilimlerde hem de dinî ilimlerde çok iyi bir eğitim almış olması (veteriner okulunu birincilikle bitirmiştir), milletimizin bu topraklarda geçirdiği bin yılı ve onun maddî-mânevî dinamiklerini iyi bilmesi ve çağını iyi tanıması yatmaktadır. Bu özellikler onun şiirlerini çok iyi beslediği gibi, fikirlerinin de tutarlı olmasını sağlamıştır.

Akif, her şeyden önce ‘inançlı bir insandır.’ O, hâdiselere inancının penceresinden bakmış ve buradan hareketle fikirler üretmiştir. Döneminin bazı aydınları gibi, hastalıklara ‘fildişi kule’lerden reçeteler yazmamış, bazı Avrupa ve İslâm ülkelerinin durumlarını gezerek bizzat müşahede etmiştir.

Sanatını inancının emrine veren Akif, fikirlerini, dertlerini, ümitlerini, heyecanlarını yedi ayrı kitaptan oluşan Safahat’ta toplamıştır. Onun hülyalarının, ideallerinin ve ülkesine dair hedeflerinin kaynağı İslâm’dır. O, şiirini cemiyetini daha ilerilere götürmek için vasıta yapmıştır. Fakat bunu yaparken sanatından taviz vermediği gibi, çiğ bir propaganda batağına da saplanmamıştır. Şiir, Akif’in ikliminde çok önemli ifade imkânlarına kavuştu. İnsanımız adına onun elinde, fikirler ve feryatlar şiirleşti. O şiire, hayatı her yönüyle soktu. Bütün hayata kafa yordu. Akif, hayat ve dünya karşısında; ‘Hayal ile yoktur benim alış-verişim/ İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.’ diyecek kadar gerçekçidir.

Akif’in en çok görüş bildirdiği konulardan biri, ilimdir. Akif’e göre sağlam bir ilim, İslâm’ın daha iyi anlaşılmasına ve yaşanmasına vesile olacaktır. Fakat Akif, çağının Müslüman’ının ilim ve irfandan çok uzak düştüğünü gördü. Bunun sebeplerini araştırdı. Akif’e göre milletimizi geri bırakan, bazılarının söylediği gibi, din değildir. Geriliğin sebebi, Müslümanların İslâm’dan uzaklaşarak, din yerine hurafelere inanmalarıdır. Akif, İslâm’ın tevekkül anlayışını yanlış yorumlayanlar tarafından söylenen ‘Din terakkiye mânidir.’ tarzındaki iddialara; ‘Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış.’ diyerek karşı çıkar. Akif’e göre ‘Din terakkiye mânidir.’ sözü, günümüzün tembel Müslüman’ına bakılarak verilmiş bir hükümdür. Akif, şiirlerinde tembel insanları şöyle tenkit eder:
‘Çalış dedikçe Şeriat, çalışmadın durdun
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun
Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!’


O, şiirlerinde; ‘Müslümanlık’ denilen rûh-i ilâhî, arasak/ ‘Müslümân’ız’ diyen insan yığınından ne uzak!’ diyerek günümüz Müslümanlarından şikayetini dile getirir. Ardından Asr-ı Saadet’ten misâller getirerek, insanlığın İslâm’la nasıl terakkî ettiğini şu mısralarla anlatır:
‘O, ne dehşetli terakkî, o, ne müdhiş sür’at!
Öyle bir hârika gösterdi mi insâniyyet?’


Akif, İslâm’ın Asr-ı Saadet’te yaşanmış şekline hasret duyar. Azmin sebatın yaşandığı dönemleri hayal eder:
‘Ah o din nerde, o azmin, o sebatın dîni;
O yerin gökten inen dîni, hayatın dîni?’


Akif’e göre geri kalmanın en önemli sebeplerinden birisi, tembelliktir. Şiirlerinde;
‘Bir bakıma gökler uyanık, yer uyanıktır,
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!


...

Yer çalışsın, gök çalışsın; sen sıkılmazsan otur!’

diye haykırarak milleti, tembellikten, cehaletten uyarmaya çalışır. Bazen de tembellik ve miskinlik neticesinde, İslâm’ın bir zamanlar ilim merkezi olan şehirlerinin, bugünkü virâne hali karşısında isyanını dile getirir:
‘O Buhârâ, o mübârek, o muazzam toprak;
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn-i Sînâları yüzlerce doğurmuş iklîm
Tek çocuk vermiyor âgûşuna ilmin, ne akîm!’


Akif, bir zamanlar ilmin merkezi olan şehirlerin bugünkü hale nasıl düştüğü, Orta Çağ’da Avrupa’daki karanlık merkezlerin bugün neden bilimin merkezi olduğu hususunda fikirler üretir. Akif’e göre bunun sebebi, bizde ilme ve ilim adamına gereken değerin verilmemesidir. Kendi içinde istikrar sağlayamamış, geleceğe emniyetle bakamayan, ekonomik bakımdan sıkıntıları olan, makam ve mevkilerin rüşvetle veya değişik ahbap-çavuş oyunlarıyla elde edildiği ülkelerde, ilim gerektiği gibi gelişemez. Çünkü böyle ülkelerde ilmin yerini, sahtekârlıklar; ilim adamının yerini de şarlatanlar, şovmenler ve soyguncular almıştır. Akif’e göre Tanzimat’tan sonra aydın ile halkın arası açılmıştır. Halk, aydının değer verdiği konulara inanmamaktadır. Halka göre aydının kendi değerlerinden uzaklaşmasının sebebi; bütün fesatlıkların başı olan, ‘fen okumasıdır.’ Dolayısıyla halk fenne karşı cephe alır. Artık baş ile gövde birlikte hareket etmemektedir. Akif, halk ile aydın arasındaki ayrılığı şu mısralarıyla dile getirir:
‘Niye ilmin adı yok, koskoca millette bugün?
Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün;
Çünkü yerleşmek için gezdiği yerde fünûn
Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn!’

“Akif’e göre ilerleme tekamülle olur: bu muazzam ağacın gövdesi baştan aşağı sayısız kökleri, tekmil dalı, tekmil budağı milletin sine-i mazisine merbut, oradan uzanıp gelmektedir. Bir cemaat bu ağacın bazı yerlerini, mesela çiçeğini beğenmez onu elindeki baltayla kesmeye kalkarsa, biliniz ki, sadece terakki imkânlarını değil; kendi kendini de yok eder. Çünkü ortada canlı bir varlık değil, sadece odun kalır.”
1 Evet, ilim yerleşmek için gezdiği yerlerde, hürmet ve huzur aramaktadır. İnsan yukarıdaki mısraları okuyunca, onca yıldır hiçbir şeyin değişmediğini, hiçbir şeyden ibret alınmadığını, her şeyin tekerrür edip durduğunu anlıyor.



Akif’e göre, şimdilik bilimin merkezi Batı’dır. Fakat ‘İlim, mü’minin yitik malıdır.’ onu nerede bulursa alacaktır. Bu açıdan Akif, Batı’nın ilmini ve sanatını almamız gerektiğini ısrarla vurgular. Fakat bunları alırken, Batı’nın bizim inanç ve kültür değerlerimize uymayan taraflarına;
‘Garb’ın eşyası eğer kıymeti hâizse yürür
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!’


sözleriyle ambargo koyar. O, insanın faydasına olan medeniyetin peşindedir. Çünkü bilim ve teknoloji insanlığın ortak malıdır. Kültür ise, milletlere hastır; başka kültürlerle değiştirilemez. Akif Batı bilimini şekillendirmede ‘Kendi mâhiyyet-i rûhiyeniz olsun kılavuz.’ diyerek kendi millî kültürümüze ve îmânımıza işaret eder. Akif bu hususta, o dönemin Japonya’sını över. Japonya, 1854’te Avrupa’yla temaslara başlamış, 1900’lü yılların başında bilim ve teknikte Batı standartlarına ulaşmasına rağmen, kendi öz kültürüne ait kurumları muhafaza etmiş, eski ile yeniyi güzel bir sentezde buluşturmuştur. Akif buradan hareketle, Batı’nın alınacak yönlerini şöyle anlatır:
‘Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.
Çünkü kaabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san’atın ve ilmin; yalnız.’


Akif’in Batı medeniyeti karşısında Japonların tutumunu beğenmesinin ve bizim de onlar gibi davranmamız gerektiğini söylemesinin sebebi bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Akif, Garb’ın yalnız ilmini ve san’atını almalıyız, derken, asrımızın küreselleşme sloganıyla ‘tek tip insan ve dünya milleti’ uğruna, kendinden olmayanı ve kendi gibi düşünmeyeni yok etme üzerine bina edilmiş dünya siyasetindeki motor güçlerin tehlikesini, tâ o zamanlardan sezmiş gibidir. Akif bu tavrıyla ‘Toprak vatanım, nev-i beşer milletim.’ diyerek beynelmilel bir bakış açısıyla dünya milletliğini savunan Fikret’ten ayrılır.

Akif’in görüşleri, doğup büyüdüğü bu toprakları bir hamur gibi yoğuran İslâm’la şekillenmiştir. Akif geriliğimize sebep olan hususlardan birinin, bilim adamlarının ve eğitim görenlerin yanlış tavırları olduğunu görür. Akif şiirlerinde ilmin merkezi olan medreselerin bozulduğunu, artık, İbn-i Sînâ, Gazzâli, İbn-i Rüşd ve Râzî gibi ilim adamlarının yetişmediğini, dönemin âlimlerinin en büyük fazlının eski büyük âlimlerin eserlerine şerh yazarak, kuru mânâlarla kendilerini avuttuklarını belirttikten sonra, eskiden yazılmış eserlerle İslâm’ın bu çağda yeterince anlaşılamayacağını söyler. Akif, Tanzimat’la birlikte ilim tahsili için Batı’ya gönderilen veya ülkedeki Batı tarzı okullarda eğitim görüp de gerçeği kavrayamayıp, ülkenin millî ve mânevî değerlerinden uzaklaşan, bunun yanında Batı’nın da bilim ve felsefesini anlayamamış insanların nankörlüğünü; ‘Besle kargayı, oysun gözünü.’ atalar sözünden hareketle şöyle anlatır:
‘Al okut, Avrupa tahsîli desinler, gönder
Servetinden bölerek nâmütenâhî para ver;
Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!’


Akif’in hayalindeki insan modeli hem Doğu’yu, hem Batı’yı bilecek ve bunlar arasında bir sentez yapacak ve bu sentezi hayata uygulayacaktır. Akif Doğu’yu ve Batı’yı bilmeyenleri şöyle ayıplamaktadır:
‘Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!’


Akif, eserlerinde idealize ettiği ve geleceğin aydınlık neslinin remzi olarak gördüğü mânevî oğlu Âsım’ı, ilim tahsili için Berlin’e gönderir. Yolculuk öncesinde Âsım’a ve Âsım’ın şahsında bütün vatan gençlerine şöyle seslenir:
‘Sâde Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.
O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;
Giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin.
Fen diyârında sızan nâ-mütenâhî pınarı,
Hem için, hem getirin yurda o nâfi’ suları.’


Akif, Berlin’e gidecek olan Âsım’a; ‘Aynı men’baları ihyâ için artık burada/ Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada’ şeklinde tavsiyelerde bulunur. Akif, bu konuşma esnasında Âsım’ın diliyle bize içinde bulunduğumuz acı durumu bir kez daha hatırlatır:
‘Yazık hâlâ biz, dünkü ilmin bile bîgânesiyiz, câhiliyiz.’

Ardından Akif; yine Âsım’ın diliyle, yarının ilminin ne olacağını çok çarpıcı şekilde dile getirir:
“Yarının ilmi nedir, halbuki? Gayet müdhiş:
‘Maddenin kudret-i zerriyyesi’ uğraştığı iş.”


Evet Akif, geleceğin ilmini tâ o zamanlarda ‘maddenin kudret-i zerriyyesi’ yani atom olarak ilân etmişti. Bu mısraların yazıldığı 1919 yılında ülkede kaç kişi atomdan ve atomun parçalanmasından söz ediyordu. Bu sorunun cevabı bile, Akif’in ilimle ne kadar ilgili olduğunu bize gösterecektir.

Bazıları, ‘Fen diyârında sızan nâmütenâhî pınarı/ Hem için, hem getirin yurda o nâfi’ suları’ ve ‘Onu bir buldu mu, artık bu zemin: Başka zemin’ gibi ilmi öven mısraları yüzünden, Akif’in bütün dertlerin çaresini bilimde aradığını zannedebilir. Akif bilime önem vermekle beraber Pozitivistlerde olduğu gibi ona bir din seviyesinde bağlanmaz. Akif dengelerin farkındadır, söylediklerini şuurlu ve yerli yerinde söylemektedir. Akif’in eserleri, yaşayışı ve fikirleri arasında müthiş bir bütünlük vardır. Onun hiçbir düşüncesi diğerini yalanlar mâhiyette değildir, aksine hepsi birbirini desteklemektedir. Âsım’a Avrupa’dan bilimi getirmesini söylerken, ‘Sade Garb’ın yalınız ilmine dönsün yüzünüz!’ diyerek başka bir ölçü daha getirmektedir. Kindi’nin, ‘İlim varlığın hakikâtini bilmektir.’ sözünü hatırlatan Akif’in; ‘Bilim gâyelere varmanın bir yoludur.’ şeklindeki görüşü bize şunu anlatır: İlim kâinatın yapısını, işleyişini ve insanın bu dünyadaki vazifelerini bilmede bir araçtır. Nihâî gâye değildir. Akif’e göre aslolan fazilettir, fazilet de insana Allah korkusundan gelir:
‘Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.’


Akif, edebiyatımızda bilimi öne çıkartan fakat onu tek çıkar yol görmeyip, mâneviyatla dengede olması gerektiğini söyleyen şahsiyetlerden belki de ilkidir. O, Müslümanları yükseltecek en önemli unsurlardan birinin ilim olduğunu düşündüğü gibi, ilmin de din ile omuz omuza gitmesi gerektiğini düşünür. Akif, âdeta bilimin yabanî taraflarını din’le evcilleştirme gayretindedir. Ona bu açıdan Süleymaniye Medreseleri, ilmin dine saygılı olması gerektiğini düşündürür:
‘Evet, medâris o vahdet- serây-ı muhteşemin
Önünde: Hürmetidir dîne her zaman ilmin
Bütün şu kubbelerin mevce mevce silsilesi:
Huzûr-i Hak’ta kapanmış sücûd kaafilesi!’


Akif, gerek şahsî hayatında, gerekse eserlerinde, kuvvete karşı, hakkı; menfaate karşı, fazileti ve Allah rızasını savunmuştur. Akif, bilimi bir güç sembolü olarak görüp, içtimaî hayatta kuvveti dayanak noktası yaparak zayıf milletlerin haklarına tecavüz edenleri, ülkeleri ve kıtaları çıkarları uğruna işgal eden medeniyetin temsilcilerini, İstiklâl Marşı’nda ‘tek dişi kalmış canavar’ olarak vasıflandırır. Bu mısradan ve; ‘Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:/ Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!’ gibi mısralardan hareketle, Akif’in bilim ve medeniyet düşmanı olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bu iddia sahiplerinin, Akif’in diğer şiirlerini görmezden geldikleri çok açıktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Akif, birçok şiirinde insanı yücelten, hayatı mânâlandıran, insan-kâinat münasebetini doğru yorumlayan ve Allah’ı tanıtan ilme karşı değildir. Onun karşı çıktığı ve ‘tek dişi kalmış canavar’ olarak nitelediği medeniyet; içtimaî hayatta hakkı dayanak noktası yapmayarak, her şeyi güç ve kuvvetten ibaret sayıp, insanların canlarını ve inanç değerlerini hiçe sayan, teknolojik üstünlüğünü kullanarak, ‘ötekini’ hâkimiyeti altına alarak sömüren medeniyettir. Akif’e göre medeniyet ve ilim insanın emrinde ve ona yardımcı olmalıdır. Akif, insanı köleleştiren bilime karşıdır. Artık günümüzde çok iyi anlaşılmıştır ki, insanı merkeze almayan, onu kendi boyunduruğunda bir oyuncak haline çeviren bir bilim, insanlığa huzur getirmemektedir. “Ariflerin, velilerin, erenlerin, inanmış kişilerin; duyuş, seziş ve keşifleriyle nurlanmayan, sevgiye kapalı, ahlâk gâyesi gütmeyen ve merhametin verdiği zevki tatmayan bir bilim ve düşünce, yapıcı olmaktan çok yıkıcıdır. Batı zekâsı ve felsefesi, iyi-kötü ayrımı yapmadığı için bilgiyi bahtsız ve talihsiz duruma düşürmüştür. İnsan ancak hakikat peşinde koştuğu zaman ve onun son noktasını arama cehdinde olduğu an huzurdadır.” 2 Akif, Garb’ın emperyalist emellerini gerçekleştirecek ‘çelik zırhlı duvarlarına’ karşı; ‘Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var!’ diyerek, kâinatın en büyük gerçeği îmânı öne çıkartır. Bu açıdan Çanakkale’yi ve Millî Mücadele’yi îmânın teknolojiye üstünlüğü olarak görür. Bu tarz yaklaşımlarıyla Akif, ‘Bir gün yapacak fen, şu siyah toprağı altın/ Her şey olacak kudret-i irfanla, inandım!’ diyerek her şeyi bilimin halledeceğini sanan Fikret’ten kuvvetle ayrılır.

Akif, ne bir dönemin yanlış anlayışı gibi bilime, medeniyete ve Garb’a tamamen yüz çevirmiş; ne de, ‘Bilim her şeydir.’ diyerek Pozitivizm’in sığ sularına atlamıştır. O, hayatının her döneminde olduğu gibi, bu hususta da tam bir denge insanı olmuştur. Çağının Müslümanlarını,
‘Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir,
Müslümanlık bilmem ammâ, galiba göklerdedir.’


diyerek silkelemeye, uyarmaya çalışan Akif, çağının hastalığına teşhisi;
‘Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.’


diyerek yapmıştır. Akif, şiirlerinde, Bediüzzaman Hazretlerinin: ‘Vicdanın ziyâsı, ulûm-u dinîyedir; aklın nuru, fünûn-u medeniyedir.’ vecizesini başka bir tarzda söylemiştir. Evet, Akif de, Bediüzzaman gibi dine ve fenne ‘ziyâ’ ve ‘nur’ kelimelerindeki nüansın* aydınlık penceresinden bakmış, bu hususta sağlam bir görüş sahibi olmuştur.

20. yüzyıla, ‘zaman: zamân-ı ulûm’ diyerek adını veren ve ülkesinin maddî- mânevî problemlerine çâreler arayan Akif’in istedikleri gerçekleş midir? Maalesef Akif’in çâreler aradığı hastalıklar bugün de devam etmektedir. İslâm ülkelerinde gerilik, Batı ülkelerinde mânâdan kopmuş bilim ve teknoloji varlığını devam ettirmektedir. Aslında dünyanın muhtaç olduğu şey, gerçeğin yeni bir tasarımı ve sentezidir. Yani yüksek bir seviyeye ulaşmış bilimin, din-vicdan ve ahlâk boyutlu yeni bir yorumudur.


____________

*“Hüvellezi cealeşşemse diyaen vel-kamera nûran” (Yunus/5) âyetinde ziyâ, Güneş’le; nur ise Ay’la eşleştirilmiştir. Buradan anlıyoruz ki, ziyâ yani ışık, nurdan daha kuvvetlidir.
Dipnotlar:
1- Erişirgil, Emin, İslâmcı Bir Şairin Romanı, s.152, Türkiye İş Bankası yay. Ank., 1986.
2- Diclehan, Şakir, Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç, s.31, Piran yay., İst., 1980.
Kaynaklar:
- Ersoy, M. Akif, Safahat, Gonca yay., İst., 1989.
- Kaplan, Mehmet, M. Akif’te İlim ve Din; Çanakkale Savaşı; İstiklâl Marşı makaleleri, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar-2, İst., 1994.
- Erişirgil, Emin, İslâmcı Bir Şairin Romanı, Türkiye İş Bankası yay, Ank.,1986.
- Kuntay, M. Cemal, M. Akif, Timaş yay, İst., tarihsiz.
- Marangoz Cafer, M. Akif ve Çağdaş İlim, www. Kubacami.org.
- Tunçbilek, Selim, İslamcı Aydın M. Akif, www.berceste.org.
- Karabaşoğlu, Metin, Risale Okumaları-2, Zafer yay, İst., 2002.




podcast itunes youtube rss twitter facebook