Metaforlar "Dış dünyayla iç dünyamız arasındaki köprü."


Metaforu (istiare) hayalimizde gerçekleri canlandıran bir tür benzetme şeklinde tarif etmek mümkündür. Ancak metaforları basit bir dil ve üslup unsuru olarak görmek hatalıdır. Düşüncelerimiz ve fiillerimize tesir eden zihin ve gönül sistemimizde, istiareler büyük bir rol oynarlar.

Bir gerçeğin özelliklerinden hareketle başka bir gerçeği anlayıp tecrübe ederken çoğu zaman metaforlardan yararlanırız. Başka bir ifadeyle. belli kıyaslar yaparak, bilinenler yardımıyla bilinmeyenleri idrak etmeye çalışırız. Bu süreç daha çok somut gerçeklerden soyut fenomenlere doğru işler. Mücerret kavramlarla ilgili zihni bir model inşa etmek istediğimizde, maddi tecrübelerimizden yararlanarak bazı kıyas ve benzetmeler yaparız. Mesela ‘vakit nakittir” metaforunda zamanla para arasında bir irtibat kurulmuş, soyut zaman kavramı somutlaştırılmıştır. Bu metaforun muhtevasını tahlil ettiğimizde, ortaya çıkan ima ve tedailerin hangi dünya görüşüne atıfta bulunduğunu görebiliriz: Zaman sınırlı bir kaynaktır, değerli bir mala benzer. İşle zaman birbirinden ayrılamaz. Zaman çok hassas bir biçimde birimlere ayrılır ve kemmileştirilir. Ücretler saatlere, haftalara veya aylara göre verilir. Vakit birçok yönden nakittir. Telefon görüşmeleri, otel masrafları, yıllık bütçeler, maaşlar hep zaman ve para ilişkisine dayanır. Böyle bir kültürde üretim, iletişim ve ulaşım hızı arttıkça, zamanın kıymeti de artar ve bir süre sonra zaman paraya eşit görülmeye haşlanır. İnsanların zaman anlayışları ve onunla alakalı tecrübeleri, para anlayışları ve onunla alakalı tecrübelerine dayanır. Zaman harcanan, israf veya tasarruf edilen, kendisiyle akıllıca veya sorumsuzca yatırım yapılan nakit haline gelir.

Aslında vakit herkes için değerlidir, ancak bu “değer” kişinin dünya görüşüne göre farklılık arz eder. Parasını nefis hesabına harcayanlar için de “vakit nakittir’, önemli hedefleri olanlar için ve infak edenler için de. Fakat netice itibariyle bu metaforun yorumları değişir. Faniye sarf edilen servetler israf olur. Ömürler su gibi akıp, kuş gibi uçup gider. Harcanan vakitler geri gelmez. tazmin edilmez. bankaya yatırılmaz, nemalanmaz. Halbuki vaktini Baki için sarf edenler netice itibariyle kaybetmez, yaptıkları yatırımlar kıyas kabul etmez derecede artar.

Demek ki metaforlarla zihni modellerimiz arasında çok yakın bir ilişki vardır. Paradigmalarımız, enfüsi ve afakî tecrübelerimizle şekillenmekte, zihni ve kalbi kavramlarımız bu tecrübelerle belli bir muhteva kazanmaktadır. Daha sonra bu kavramlar kullanılarak başka kavramlar idrak edilmeye çalışılmakta, benzetmeler ve istiareler yardımıyla yeni zihni modeller inşa edilmektedir. Kısacası yorumlarımız tecrübelerimize dayanmaktadır (Lakoff ve Johnson. 1980).

İnsanların tecrübeleri sadece fiziki değildir; hissi, zihni, kültürel ve metafizik tecrübeler de vardır. Ancak fiziki tecrübelerde ortak noktalar çoktur. Metafızik tecrübeleri renkli olan bir insanla, fizik Otesine kapalı bir insan arasındaki müşterek noktalar, maddi tecrübelerdir. Bu noktalar yardımıyla, maddi gerçekler kullanılarak, manevi kavramlara belli bir mana verilebilir, metafizik hakikatler akla ve gönle yakınlaştırılabilir. Tek başına mücerret mefhumları idrak etmek, hiç de kolay değildir, zira insan soyut kavramları somutlaştırarak düşünmeye meyyaldir. Bu yüzden “çıplak hakikatleri herkes aynı seviyede anlayamadığından, tecrit yolu terk edilerek teşhis ve temsil yolu seçilmiştir” (Şahin. 1992: 5).

Mesela aşağıdaki temsil, mecazi atıflarıyla şirkteki zorluğu, tevhiddeki kolaylığı gözler önüne sermektedir:

“Nasıl bir nefer, yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilat olur ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de:

Çok muhtelif esbabın bir tek şeyin icadında ittifakları, yüz derece müşkilatlı olur ve pek çok eşyanın icadı, bir tek zata verilse, yüz derece kolay olur.” (Nursi, 1985: 662).

İLETİŞİM VE ANLAŞMADA METAFORLARIN YERİ

Ortak kültür, bilgi ve değerlere sahip olmayan insanların iletişim kurmaları, birbirlerini anlamaları hiç de kolay değildir. Böyle bir durumda sağlıklı bir iletişim kurulabilmesi için, fikirlerin müzakeresine ihtiyaç vardır. Bu da ancak farklı dünya görüşlerini fark edip hoşgörülü olmakla gerçekleşir. Ancak bundan sonra esnek bir yaklaşımla bu farklı dünya görüşlerini ve tecrübeleri anlayabilmek için, ne gibi metaforlardan istifade edilebileceği üzerinde düşünülür. Ortaklaşa sahip olunmayan bilgi ve tecrübeleri aydınlatacak metaforlar bulunduğu an, iletişim kurulmuştur. Demek ki insanlara yeni kavramları aktarabilmek için müşterek noktalardan hareket ederek, tesirli metaforlarla onların olabildiğince çok hislerine hitap etmek gereklidir. Üstad Hazretleri’nin “Madeni mevcudat var”, “Sıfat mevsufvuz olmaz”, “Bir harf katipsiz olmaz” gibi müşterek malumattan ve evveliyat denilen kimsenin inkar edemeyeceği gerçeklerden hareketle muhatabın sahip olmadığı imani hakikatleri işlemesi de bu noktayı tavzih eden bir misaldir.

METAFORLAR VE SİYASET

İnsanların davranışlarına yön verebilmek için tesirli metaforlar kullanmak eskiden beri elitlerin stratejisidir. Kendi kavramlarını yaygınlaştırmak isteyenler, kendilerine özgü metaforları aşılarlar.

Eğer bir toplumdaki idareciler, makam ve muhtevayı göz ardı ederek, hiç ayrım yapmadan bütün malumatı “veriyorlarsa” ve bu malumatın kendi başına bir mânâsı olduğuna inanıyorlarsa, yanlış anlamaların önü alınamaz. Yani bu insanlar değerlendirme ve yorumlarının sübjektif karakterinin farkına varmazlarsa, hükümlerinin hep objektif olduğunu zannederler.

“Eşitlik”, “hürriyet”. “güvenlik’ ve “ekonomik bağımsızlık” gibi kavramların iç yüzleri açıklığa kavuşturulmadan, gerçek manaları gizlenerek üretilip türetiliyorsa, o sistemde faziletten söz etmek zordur. Mesela Batı’da yaygın olan “Emek kaynaktır” metaforunda, ideolojik bir muğlâklık mevcuttur. İster kapitalist isterse sosyalist olsun, çağdaş ekonomi teorilerine göre emek; hammaddeler, ürünler gibi bir tür kaynaktır. Ancak emeğin mahiyeti açıklanmamıştır. İnsanı ve insani olmayan bir emek arasında bir fark gözetilmemiştir.

METAFORLAR VE TECRÜBELERİNDEKİ İNSİCAM

Çoğu insan “münakaşa”yı bir tür savaş olarak telakki eder. İki taraf birbirine saldırır, kendilerini savunur, karşısındakini mağlup ve ilzam etmeye çalışır. Peki, insanlar kibarca sürdürülen bir sohbetin münakaşaya dönüştüğünü nasıl fark etmektedirler?

Zihinlerdeki “savaş” kavramının muhtevasında da saldırı, savunma, taktik, galibiyet veya mağlubiyet gibi birimler mevcuttur. Bir sohbet “ateşlenmeye” başlar, insanlar hoşgörü ve diyalogu terk edip cephelere ayrılırsa, o zaman zihindeki bu savaş kavramıyla mevcut münakaşa hâli insicamlı bir bütün teşkil ederler. Böylelikle insanlar değişen durumları fark edebilir, yeni gelişmeleri değerlendirip yorumlayabilirler. Dikkat edilirse, burada da benzetmeler, kıyaslar ve mecazi atıflar mevcuttur. Soyut bir kavram, somut tecrübelerle irtibatlandırılarak analiz edilmektedir.

Metaforlarla tecrübeler arasındaki ilişki anlaşılırsa, zihni modellerin nasıl inşa edildiği, kavramların nasıl oluştuğu da bir derece anlaşılabilir. İnsanlar maddi ve manevi tecrübelerini, manalı birimler halinde tasnif ederler. Bu birimler kavram sistemlerini oluşturur. Hayatımız boyunca kavramları tecrübeler, tecrübeleri de kavramlarla irtibatlandırarak eşya ve hadiseleri değerlendirme, manalandırma ve yorumlamaya çalışırız. Bizler için önemli “olan tecrübeleri seçerek bunları kavramlaştırırız. Daha sonra da bu kavramlarla tecrübelerimizi tahlil ederiz.

Mesela, aşk bir his ve bir haldin Bu soyut tecrübelerden istifade edilmesi gereklidir. Yani aşkın doğrudan idraki kolay değildir.,bu yüzden dolaylı bir şekilde.,temsiller, teşbihler ve istiareler kullanılarak anlatılır veya anlaşılır. Diğer bir ifadeyle bu his, başka hislerle irtibatlandırılır, kıyaslar yapılır. Mesela, Aşk bir yolculuktur”, ‘Aşk cinnettir”, “Aşkın gözü kördür” veya hakiki manalarından birisi olarak “Aşk, yitirdiğimiz cenneti bulabilme yolunda Cenab-ı Hakkın bizlere ihsan ettiği bir buraktır. (Şahin, 1990; 59).

Bir kavramın muhtevası, sadece bir metaforla aktarılamayacak kadar komplekstir, bu yüzden farklı metaforlar kullanılarak, kavramların farklı veçhelerine ışık tutulmaya çalışılır. Mefhumlar tecrit edilmiş halde değildirler, her biri ancak birçok tecrübeyle irtibatlandırılarak duygu ve durumun kavramlaşabilmesi için idrak edilebilir.

Fiziki, metafiziki ve kültürel tecrübelerin bir kısmı evrenseldir, bir kısmı ise dünya görüşlerine göre farklılık arz eder. İçinde yaşadığımız fiziki ve kültürel çevreyle yaptığımız etkileşimler sonucu edindiğimiz tecrübeler, kavramlarımıza da şekil sadece fıtri hislerimizle tarif etmeyiz, tecrübelerimizle metaforlar arasında insicamlı ilişkiler kurarak manalandırırız. Mesela, aşk mefhumuna ait sağlam bir zihni model kurmak için meyil, şefkat ve fedakarlık gibi bir takım fıtri hisleri kullanmak yeterli değildir, somut misallere, müşahhas tecrübelere de ihtiyaç vardır. Bu meyanda, Allah’ın isim ve sıfatlarını bizlere talim eden, lisan-ı haliyle manen Kuran’ı okuyan Efendimiz (sas)’in eşsizliği tebeyyün eder.

Işık şahsiyetler de faziletlerin idrak edilmesine, bu mevzuda çok renkli zihni modeller ve mefhumlar oluşmasına, gönülde derinleşmeye yardımcı olurlar.

YENİ MEFHUMLAR VE YENİ MANALAR

Yeni metaforlar, tecrübelerimize farklı bir perspektiften bakmaya ve böylelikle yeni kavramların, orijinal semantik alanların oluşmasına vesile olabilir. Mesela mevcudatı, Cenab-ı Hakkı tanıtan ve sevdiren birer mektup, birer kitap gibi görmek, mahlukatla olan etkileşimimize yeni bir buud kazandırabilir. Bir çiçeği, sadece bir çiçek olarak gören insan, bakış açısını değiştirip bunların taklit edilmez damgalar olduğunu farkedince zihninde yeni kavram çerçevelerinin oluştuğunu, gönlünde bambaşka açıldığını farkedecektir.Bu metaforlar bundan sonraki tefekkür ve imtisaslarına da yön verecektir, yani algıları değişecek kavram sistemi yeniden yapılanacaktır. Aslında bu değişikliğin tek sebebi yeni metaforlarla karşılaşmak değildir. Kelimeler nefsü’l-emirdeki hakikatleri değiştirmezler, ancak yeni metaforlar, sundukları yeni bakış açılarıyla paradigma değişimlerine vesile olurlar. Neticede, eski gerçekler yeni bir çehre kazanır.

İman söz konusu olduğunda, böyle bir paradigma değişimi için iradenin istikamet dairesinde kullanılması gereklidir, ancak bundan sonra hidayet nasip olabilir. Hidayetsiz imani paradigma değişimini açıklamak mümkün değildir, zira çoğu insan imani meseleleri ”bildiği” halde inat, heves ve enaniyet gibi sebepler yüzünden kabul etmemekte, gerçek manada anlama makta ve kalben itikada ulaşamamaktadır. Bu meyanda Prof. Dr. Şerif Mardin’in (1992), Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin sunduğu yeni metaforların, okurların paradigmalarında nasıl ve niçin değişiklik yaptığına dair yorumlarına dikkat çekmekte fayda vardır. Maddi tecrübeler ve sebepler, insanların hayatlarını istikrarlı bir şekilde değiştirecek kadar sağlam değildir. Metafizik tecrübeler elde etmeden, kalp kültürü kazanmadan, vicdan ve kalbin aklı tasdik ettiğine inanmadan, gönlün zihni model değişikliğine yön verdiğini kabul etmeden, imanla alakalı mefhumî, idraki ve fiili yenilikleri açıklamak mümkün değildir.

Manalar sadece zihni malumata münhasır değildir. Bir şey, bir insan için önemli ve manalı ise bu, o insanın geçmişte edindiği tecrübeler, değerler, hisler, sezgiler ve ilhamlarla insicamlı bir bütün oluşturduğu için böyledir. Mana steril ve kuru bir gerçek değildir; akıl, gönül, hayal ve daha birçok his mananın oluşumunda rol oynarlar.

Yeni bir metaforla karşılaşan insanlar, daha önce bu konuda belli tecrübeler elde etmedikleri için, mevcut yaklaşım ve yorumları garip karşılarlar. Başka bir ifadeyle, yeni metaforlarla eski tecrübeleri telif edip insicama ulaşamadıkları için bu mevzuda sağlam zihni modeller, mana ve muhtevası derin kavram çerçeveleri inşa edemezler. Ancak mütalaa ve tefekküre devam edilirse (ki bu da ancak samimi bir niyetle gerçekleşebilir) mevzuun yabancılığı ortadan kalkmaya başlar. Bir süre sonra karanlık perdeler bir bir açılmaya, daha önce tamamen bihaber olunan manalar dünyasına yepyeni kavram pencereleri açılmaya başlanır. Belki de bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri, eserlerini garip ve “muğlâk” görenlere karşı şu ikazda bulunur:

“(Mesnevi-i Nuriye’nin) ibaresindeki işkâl ve icazdan tevahhuş edip mütalaasından vazgeçme. Mütalaasına tekrar ile devam edilirse, me’luf ve me’nus bir şekil alır.” (Nursi. 1988: 75).

Bu noktada şöyle bir neticeye ulaşılabilir: anlamaya dayalıdır. Yeni metaforların,getirdiği benzerlikleri kullanarak, yani teşbihler ve kıyaslar yaparak, yeni manalara ulaşabiliriz, zira mevcut malumatı farklı bir şekilde anlamaya başlarız. Ancak bu “anlayış” sadece akılla sınırlı tutulursa, manalar da maneviyattan kopuk kalır. Vahyin sözünü dinlemeyen bir akıl, akıl değildir. Bilir, ama anlamaz. Mevcudata manayı harfiyle değil, manayı ismiyle nazar eder, çünkü niyeti saflaşmamıştır. Kısacası anlamak için tecrübe gereklidir, ancak bu tecrübeler sadece maddi değil, manevi de olmalıdır.


Kaynaklar:

- Lakoff, George ve Mark Johnson (1980) Metaphors We Live By. Chicago/London: The Unıversity of Chicago Press.

- Mardin. Şerif (1992) Bediüzzaman Said Nursi Olayı, İstanbul: İletişim.

- Nursi. Said (1985) Mesnevi-i Naciye. Istanbul: Envar Neşriyat.

- Şahin. M. Abdulfettah (1990). Ölçü veya Yoldaki Işıklar-3. İzmir: TÖV.

- Şahin, M. Abdulfettah (1992). Ölçü veya Yoldaki Işıklar-4. lznıir: TÖV.







comments powered by Disqus