İnsanoğlunun yaptığı veya bulduğu keşif ve icadların, İlâhî bir ihsan olduğuna en güzel delil; kendini hazırlamış, bir diğer deyişle fiilî duâsını yapmış zihinlere yeni çözümlerin ve alternatiflerin beklenmedik bir anda şimşek gibi gelmesidir. Bilim ve teknolojideki keşifler tarihi, bunun sayısız örnekleriyle doludur. Burada kısaca bazı örnekler üzerinde durularak, İlâhî yardım ve ihsanlardan ibaret olan keşif ve icadların zihinlere nasıl geldiği ortaya konulacaktır.

Araştırmalar göstermektedir ki, bilim ve teknolojideki çoğu ilerlemeler, planlanan veya hedeflenen şeylerin dışında, âniden beklenmedik bir anda yapılmaktadır. Bilim adamları, mâlî destek için bir kuruma araştırma projesi yazdıklarında proje; keşfi bekleyen dünyanın bilgisi üzerine değil; mevcut bilgi ve anlayışın üzerinde temellendirilir. Bilimin en ilgi çekici ve hayret uyandırıcı yönleri ise keşfedilmeyi bekleyen gerçekler dünyasında gizlidir. O halde araştırmacılar ve mucidler, bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyene nasıl ulaşırlar? Bu sorunun cevabı; tek tek her bir buluşun ortaya çıkış hikayelerini gözden geçirerek önemli ipuçlarını yakalayabilmede gizlidir.

Keşif ve icad, ne bir kör şans ne de tesadüfi bir rastlantıdır. Aksine icad ve keşifler, zihinlerini hazırlamış ve kendilerini o konuda feda etmiş insanlara âniden gelen lütûf ve ilhamlardır. Bu gerçeği kimyada, mikrobiyolojide ve tıpda önemli keşifler yapan Pasteur (1822-1895) en güzel şekilde ifade etmiştir: "Gözlem ve tecrübeye dayalı İlimlerde, talih (şans) sadece kendini hazırlamış zihinlere güler." Zihnin bu konuda hazırlıklı olmasının önemini de Amerikan Kimya Cemiyeti tarafından verilen en büyük ödül olan Priestley Madalyası'nın sahibi, Nobel ödüllü Paul Flory de şöyle Özetlemektedir: "Önemli keşifler, rastgele, tesadüfi buluşlar değildir. Rastlantılar ve tevafuklar herkese değil; o konuda derin bir bilgiye ve geniş bir bakış açısına sahip beyin sancısı çekmiş insanlara nasip olur. Akıl; kendini önceden tam olarak hazırlamamış ve şiddetli bir ihtiyaç ile onun peşine düşmemişse, keşfe veya buluşa giden bir ateşleme yapamayacaktır."

Priestley, (Gazozu ve oksijeni bulan kişi) Perkin (Anilin moru 'erguvanî renkli' sentetik boya) ilk bulan ve Pasteur gibi şahsiyetlerin en önemli vasfı, son derece meraklı olmalarıdır.

Bu merak -herşeyi öğrenmeye çalışmak değil- gözledikleri hadiselerde ilk bakışta anormal gelen noktaları anlamaya, çözmeye çalışmak şeklinde kendini ortaya koyar. Bu şahsiyetlerin diğer bir ortak vasfı da, hadiseleri algılama-anlama-yorumlama genişliği ve derinliğine sahip olmalarıdır. Onların herbiri çalışmalarında beklenmedik acaip bir hadiseyi gözlediler. Bunu, önemsiz, moral bozucu birşey olarak görüp gözardı etmediler. Bilakis onu kaydedip üzerinde düşünmeye başladılar. Şüphesiz, pek çok kimse Priestley gibi beklenmedik şekilde açığa çıkan gazı müşahede etti. Pasteur gibi garip, nadir rastlanan yapıdaki kristalleri gözlediler. Perkin gibi pek çok insan, kömür katranından türevli toluidinden quinin üretimi çalışmaları sırasında açığa çıkan artık maddede oluşan rengi gördüler. Fakat, Priestley hariç hiç kimse en temel element olan oksijeni keşfedemedi. Pasteur gibi hayatın devamı için elzem L ve D formundaki moleküler yapının farklılaşmalarını göremediler. Perkin gibi kömür katranından güzel erguvanı bir renkteki boyayı elde edemediler. Dolayısıyla; Allah'ın lütûf ve ihsanları bu konuda kendini hazırlamış, beyin sancısı çekmiş, Allah'ın irade sıfatından tecelli eden tabiat kitabını okumayı ve anlamayı ibadet gören Perkin, Priestley ve Pasteur'a nasip oluyordu.
Bundan dolayıdır ki; Albert- Szent- Gyorgyi'ye göre: "Keşif, herkesin gördüğü şeyi görmek ama hiç kimsenin düşünmediği noktaları düşünmekten ibarettir."

Tecessüs ve derin algılama-anlama kabiliyeti, pek çok kimsede doğuştan gelen bir kabiliyet olmasına rağmen, teşvik edilip geliştirildiklerinde, o insanlar, önemli icad ve keşiflerde bulunabilmektedirler.

Ronald, S. Lenox, tecessüs ve derinden algılama ve anlama kabiliyeti olan fertlerin hususi eğitimi için aşağıdaki metodu tavsiye etmektedir:

İlk önce, bu öğrencileri, dikkatli gözlemler yapmada ve bunları beklenen ve beklenmeyen sonuçlarıyla birlikte kayıt etmede eğitiniz veya onların eğitimini buna imkan verecek şekilde tanzim ediniz. Böyle bir eğitim, öğrencinin laboratuar çalışmalarında, sadece doğru ve yanlış cevaplar üzerine değerlendirilmesinin yanında, öğrencinin gözlem yapma ve kayıt tutma kabiliyetlerine göre de değerlendirilmesine imkân sağlayacaktır.

İkinci olarak, öğrencilerin düşünmelerinde ve yorumlamalarında esnek olmaları teşvik edilmelidir. Diğer deyişle, akıl yürütmelerinde, katı ve şekilci mantık kullanmaktan ziyade, yumuşak ve esnek mantık kullanmaları tavsiye edilmeli ve öğretilmelidir. Zira sadece beklenen şeyleri gören ve beklenmedik sonuçları yanlış olarak değerlendirip çöpe atan insanlar, hiçbir keşif ve icadda bulunamazlar. R. Lenox, bu hususu aydınlatan iki müşahedesini şöyle anlatır:

"Çalıştığım bölümde bir yüksek lisans öğrencisi araştırmasını yapıp beklenilen bir sonucu rapor olarak yazdı. Sonra başka bir öğrenci aynı araştırmayı yaptı ama aynı sonucu elde edemedi. Daha sonra ilk öğrencinin bulduğu sonucun, doğru olmadığı; profesörünün kendisine, muhtemel sonuç olarak söylediği şeyleri rapor olarak yazdığı ortaya çıktı. Allah'tan ki, biz onun sonuçlarını yayınlamakta acele etmeyip beklemiştik.

Diğerinde de, öğrenciye belirli bir sonucu elde etmesinin çok kuvvetli bir ihtimal olduğu söylendi. Fakat öğrenci, beklenmedik bir şeyi müşahede etti. Ne görmüşse onu doğru şekilde rapor etti. Oldukça farklı şekilde algılanan ve gözardı edilmeyerek doğru şekilde rapor edilen sonuç; orijinal olarak plânlanmış araştırma programını bütünüyle değiştirerek yeni bir keşfe yol açtı."

Üçüncü olarak, kişi seçtiği belirli bir araştırma sahasında, yoğun ve dikkatli bir şekilde çalışır ve o konuda kendini fedâ edebilirse, kendini keşif ve buluşlara mazhar olmaya hazır hale getirmiş olur.

Amerikalı fizikçi Joseph Henry, Pasteur'un sözünü bir başka şekilde şöyle ifade etmiştir:
"Büyük keşiflerin tohumları, sürekli şekilde etrafımızda uçuşup duruyor. Fakat bu tohumlar sadece, onları alabilmeye uygun bir döl yatağı şeklinde zihinlerini hazırlamış kimselere konup, orada yeşermektedirler."

Mesela, Fleming (1881 -1945) petri kabına bir mantar sporu düştüğü zaman, antibakteriyel bir madde aramıyordu. Fakat, o mikrobiyolojide kendini son derece iyi yetiştirmiş ve tecrübeli bir araştırmacıydı. Bu yüzden, kolaylıkla, bir raslantı olarak petri kabına düşen mantar sporunun çoğalmasıyla oluşan bakteri çayırındaki açık sahanın ne mânâya geldiği, kendini buna hazırladığı için kendisine hissettirilmişti. Yine aynı şekilde ismi Goodyear lastiklerine marka olan Goodyear (1800-1860), kauçuğun rastgele kükürt ile ısıtılmasının, sıcak ve soğuktan etkilenmeksizin kauçuğun esnekliğini muhafaza etmesini mümkün hale getirdiğini aniden farkettmişti. Zaten Goodyear yıllardan beri, böyle birşeyi elde etme arzusuyla yanıp tutuşuyordu.

Benzer şekilde, Nobel (1833-1896) nitroglycerin'in (patlayıcı madde) rastgele yanındaki gözenekli paketleme materyali (kieselguhr) üzerine dökülmesinden; yıllardan beri aradığı patlayıcı maddeyi (dinamit) emniyetli şekilde üretip paketleme ve kullanmaya dair çözümler bulmuştu. Zira Nobel, önceden de, çok değişik maddelerle, kıvılcım çıkaran sıvı karışımlarını test etmekteydi. Zaten bu işe hazır olan Nobel'e sadece tevafuken oluşan bu karışımı, nasıl test edeceğini bilmek kalıyordu. Ayrıca, hiç kimsenin keşif ve icadlarda önemini inkar edemediği bir başka husus da, doğru yerde ve şartlarda, doğru zamanda doğru kimselerle birarada bulunmaktır.

Newton'un ayağının dibine elmanın düşmesiyle çekim kanununu keşfi; Wöhler'in rastlantıyla amonyum cyanate yerine üre sentez etmesi; Pasteur'un pencere kenarındaki sıcaklık 26 °C nin altına düştüğü için kristallerin eşsiz bir özelliğini keşfi; Fleming'in petri kabına bir mantar sporunun düşerek antibiyotiklerin bulunması gibi hadiseler; mucidlerin tecessüsleri, azimleri, düşünme ve yorumlamadaki esneklikleri olmasaydı, belki de insanoğluna bir icad olarak ihsan edilemeyecekti.

Bugün insanlar, mucidler vasıtasıyla kendilerine ihsan edilen keşif ve icadlar sayesinde, gezegenlerin hareketini düzenleyen kanunların izahını, organik kimyanın akılcı temele dayalı işleyiş tarzını, tıbbî teşhis ve tedavide x ışınlarının önemini, radyoaktiviteyi, nükleer enerjiyi , pek çok hastalıklara karşı aşılanmayı anlayıp öğrenebilmiş; penisilin ve türevlerini, naylon ve polyesterden yapılı giyim eşyalarını, teflon kaplı tencerelerin nimetlerini, kurşun geçirmez elbiseleri, hayatlarında kullanarak görmüşlerdir. Neticede "Mucizevî Be-yan"da "teşhir-i eşya" ile ifade edilen yer ve gökyüzü nimetlerinin insanın istifadesine sunulması çok açık şekilde çıplak gözle görülür hale gelmiştir.

Yukarıda verilenler sınırlı birkaç örnekti ve bunlar uzun zaman dilimleri içerisinde yavaş yavaş insanlığın istifadesine sunulabildi. Şimdi ise bilimde, tıpta, teknolojide yaşanan bilgi patlaması yeni keşif ve icadlar için geçen süreyi oldukça kısaltmıştır. Bu süre bilgi teknolojisinde altı aya kadar inmiştir. Bizler, mucid ve dâhi olma potansiyelindeki çocuklarımızı uygun testlerle ortaya çıkarabilir sonra da uygun ve sağlıklı bir eğitimle onları şe-killendirebilirsek; yakın bir gelecekte bugün hayal edemeyeceğimiz keşif ve icadlar, kanserin, AIDS'in tedavisi gibi çözüm bekleyen hastalıklar, kendi çocuklarımızın ve bizim dünyamızın insanları eliyle insanlık âlemine takdim edilebilecektir. Böyle bir projenin gerçekleşmesi, aynı zamanda, milletimizin yeniden milletlerarası seviyedeki yerini kazanmasında izlenen yolda Önemli bir boşluğu dolduracaktır.

NOT: Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Kaynak: Roberts, M. R (1989). Serendipity in Science. John Wiley and Sons Inc. New York

comments powered by Disqus