Mütareke Basını ve Bediüzzaman Örneği

1.Dünya Savaşı'ndan galip çıkan İtilaf Devletleri ile Osmanlı arasında 30 Ekim 1918'de 'Mondros Mütarekesi' imzalandı. Taraflar arasında sağlanan ateşkesin ardından Anadolu'da işgaller başladı ve İngiliz Amiral Calthorpe komutasındaki 61 parçalık donanma 7 Kasım 1918'de İstanbul Boğazı'na girdi. Bu mühim hâdiseyi devrin Vakit gazetesi, "Memleket artık barış ve huzura kavuştu!"; Sabah gazetesi ise, "İngiliz milleti kâinatın en azimli milletidir" başlığı ile okurlarına duyurdu. 6 Ekim 1923 tarihine kadar İstanbul, beş yıl işgal altında kaldı ve bu döneme, "Mütareke İstanbul'u" denildi.

Mütarekenin ağır hükümlerini ve anlaşma sonrası gerçekleşen işgalleri kabullenmeyen vatanperverler tarafından Kuva-yı Millîye direnişi başlatıldı. Ancak işgal altındaki İstanbul'da basının bir bölümü Millî Mücadele aleyhinde yayın yaptı ve gazetelerde işgalciler lehine yazılara yer verildi. Mondros Ateşkesi sonrasında girilen süreçte, Osmanlı payitahtında şahıslar ve müesseseler taraflarını açıkça belli etmişlerdi. Bazı gazeteler Millî Mücadele'yi desteklerken; sömürgeci, mandacı ve işbirlikçi zihniyeti temsil eden gazeteler ve yazarlar ise, aleyhte bir tavır almış ve emperyalist devletlerin menfaatlerini savunmuşlardı.

Şahsî menfaatlerini işgal kuvvetlerinin emelleriyle birleştiren, işgale ve işgalcilere övgüler yağdıran, milletine güvenmeyen, bağımsızlık istemeyi 'çılgınlık', bağımsızlık mücadelesi verenleri de birer 'şaki' ve Kuva-yı Millîye adı altına sığınan 'haydutlar' olarak tasvir eden, işgalcilere karşı direnişin hattâ Yunan işgaline karşı konulmasının İtilaf Devletleri'ni kızdıracağını yazan bazı ihanet gruplarının sergilediği yüzkarası tavrı tasvip etmek elbette mümkün değildi. İşte Millî Mücadele devrinde İstanbul basınının bir kısmının sergilediği bağımsızlık karşıtı tutum, 'mütareke basını' tabirinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Rum Papadopulos tarafından kurulan, sonradan Mihran Efendi tarafından satın alınan ve Ali Kemal'in başyazarı olduğu 'Peyam-ı Sabah' gazetesi; Refî Cevat Ulunay'ın 'Alemdar' gazetesi; İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi olan Said Molla'nın 'İstanbul' gazetesi; Mehmet Asım Us ve Amerikan mandasını savunan Ahmet Emin Yalman'ın birlikte çıkardıkları 'Vakit' gazetesi ile Refik Halid Karay'ın 'Aydede' dergisi mütareke yıllarında Millî Mücadele aleyhinde yayın yapar. İstanbul dışında bazı yerlerde de bu tür işbirlikçiler çıkar. Meselâ İzmir'de çıkan 'Köylü' gazetesinin sahibi Mehmet Refet, şehrin işgalinden sonra Yunanlılarla işbirliği yapar ve İngiliz kurtarıcılığını över. Adana'da çıkan 'Ferda' gazetesi de Fransız işgal güçlerinin emelleri doğrultusunda teslimiyetçi yayın yapar. Rıza Tevfik ve Cenap Şahabettin gibi bazı isimler de, mütareke döneminde yaptıkları konuşmalarda; gazete ve dergilere verdikleri röportajlarda, 'işgalcilere yaranmaya çalışır' bir şekilde Türk kimliğini inkâr ederek Millî Mücadele aleyhinde bir duruş sergiler. Karikatürist Rıfkı, nâmı diğer 'Hain Rıfkı' da muhalifler arasında ilk akla gelenlerden biridir.


Sayısı çok fazla olmamakla birlikte bu yayın müesseseleri sırtlarını İtilaf Devletleri'ne dayadıkları ve onlardan maddî destek aldıkları için her türlü imkâna kavuşur. Mütareke basınının yazar-çizer takımı, başarıya ulaşamayacağı ve siyasî durumu daha da ağırlaştıracağı iddiasıyla, kalemini Millî Mücadele aleyhine kullanır. Böylece işgal güçlerinin emellerine âlet olur; Damat Ferit Paşa'nın İngiltere ile dostane işbirliğini savunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı ve Anadolu hareketi aleyhinde faaliyet gösteren zararlı cemiyetleri desteklerler.

Aslına bakılırsa gazetelerin dış güçlerden destek alması mütareke yıllarından evvel başlamıştır. Meselâ Meşrutiyet döneminde basının durumunu Ahmet Emin Yalman; "Gazetelerden çoğu ecnebi parası alıyor ve bunun karşılığı olarak memlekette fitne ve karışıklık çıkarıyor, emellerine bilerek bilmeyerek âlet oluyorlardı. O sırada bir ecnebi hükümetten, bir ecnebi banka ve şirketten para almak bir gazetenin tıpkı satış gibi, ilân gibi, normal kaynaklarından biri sayılıyordu." diyerek açıklamaktadır. Buna göre, işbirlikçi mütareke basınının, 'İttihatçı' ve 'İtilafçı' şeklinde ikiye bölünen Meşrutiyet basınının tabiî neticesi olarak doğduğunu söylemek mümkündür. Meşrutiyet devrinin Batı yanlısı basını, İstanbul işgale uğradıktan sonra da varlığını devam ettirmiştir. İşgal savunuculuğu ve Kuva-yı Millîye düşmanlığı yapan Ali Kemal ve Refik Halid gibi isimlerin, Meşrutiyet devrinin sıkı birer 'özgürlükçüsü' olarak karşımıza çıkmaları çok mânidardır.

Millî Mücadele aleyhine yayın yapan gazeteciler, Lozan Anlaşması'ndan sonra, yeni rejim tarafından, düşmanla işbirlikçi ilân edilerek 150'likler listesine dâhil edilir ve yurt dışına sürülür. Bu gazetecilerin bazıları yabancı topraklarda ölür. Yazılarında İngiliz taraftarı olduğunu açıkça ifade eden ve İttihatçı karşıtlığı ile bilinen Refî Cevat Ulunay, sürgün döneminin çoğunu Paris'te geçirir. 1938 yılında çıkarılan afla Türkiye'ye döner; Yeni Sabah ve Milliyet gazetelerinde çalışır, 1968 yılında da ölür. Hürriyet ve İtilâf partizanlığı ile tanınan, Millî Mücadele düşmanlığı yapan ve hararetle İngiliz mandasını savunan Refik Halit de 150'liklerdendir. Sürgün döneminde Halep yakınlarındaki Cuniye kasabasında yaşar. 1938 affından sonra o da Türkiye'ye döner, çeşitli gazetelerde çalışır ve 1965 yılında ölür. Ferda gazetesinin sahipleri olan üç kardeş de 150'likler arasında yer almaktadır.

Millî Mücadele aleyhtarlığı yaptığı ve İngiliz mandasını savunduğu için Türk tarihinde mütareke basını tabirinin sembolü hâline gelen Ali Kemal, başyazarlığını yaptığı Peyam-ı Sabah gazetesinde çok sert yazılar kaleme alır. Gazetedeki son yazısı 10 Eylül 1922'de 'Gayemiz Birdi ve Birdir' başlığıyla çıkar. Bu yazısında, hem zafere sevindiğini belirtir hem de hâlâ aynı fikirde olduğunu ifade eder. Fakat Ali Kemal bir gün sonra gazeteden atılır. Gazetenin sahibi Mihran Efendi, gazetenin ismini, 'Peyam' kelimesini çıkararak 'Sabah' yapar ve 13 Eylül 1922 tarihli nüshasında Mustafa Kemal'e 'Başkumandanımız' der ve ağız değiştirerek Ankara'yı destekleyen bir çizgide yayın yapmaya başlar. Fakat başına bir iş gelmesinden korkar ve her şeyini satarak Avrupa'ya kaçar. Birkaç gün sonra İstanbul'da bir berberde yakalanan Ali Kemal ise, trenle Ankara'ya götürülürken İzmit'te halk tarafından linç edilerek öldürülür.

'Mütareke basını' tabiri, Mondros Ateşkesi sonrasında basının büyük kısmının Millî Mücadele'ye karşı olduğu önyargısı ile söylense de, esasında meselenin yanlış bilinen tarafları vardır. Zîrâ yukarıda adını verdiğimiz gazetelerin hâricinde İstanbul basını Millî Mücadele'ye destek vermiştir. Hattâ işgal günlerinde sansürün el verdiği ölçüde 'Akşam', 'Tasvir-i Efkar' ve 'Tanin' gazeteleri tarafından Anadolu'daki direniş hareketini savunan ve takdir eden yayınlar yapılır. Meselâ Tanin gazetesinde bu minval üzere yazıları neşredilen insanlardan biri olan Bediüzzaman Said Nursi, gayet cesur bir üslûpla kalemini bir kılıç gibi kullanır. İşgal altında tutulan bir şehirde yazılarında, "Tükürün İngiliz lâininin (lânetli) hayâsız yüzüne/Ey ekpekü'l-küpekâdan tekellüp etmiş (köpeklerin en köpeğinden köpekleşmiş) köpek" diye ağır ifadeler kullanır. Bediüzzaman'ın, 'Hutuvât-ı Sitte' adlı risalesini gizlice matbaalarda tabedip dağıttırması, İstanbul kamuoyundaki İngiliz aleyhtarlığının kuvvetlenmesine ve İngiltere lehinde yapılan propagandanın tesirini gün geçtikçe kaybetmesine zemin hazırlar. Hem telif ettiği Hutuvât-ı Sitte risalesi hem de Tanin gibi gazetelerde neşredilen makaleleri, onun İngilizlerin aleyhinde olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu faaliyetleri üzerine İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığınca ölü veya diri ele geçirilmesi için emir verilir; fakat İngilizler onu yakalamayı başaramazlar.

Anadolu'daki Millî Mücadele hareketini destekleyen Bediüzzaman Said Nursi, İstiklâl Savaşı ve Kuva-yı Millîye aleyhine, İstanbul'da hükümet çevrelerinin ve İngilizlerin baskısıyla kaleme alınan fetvaya mukabil, devrin gazetelerinde bir fetva yayımlar. Fetva için 'iki tarafı dinlemenin zaruretine' işaret ederek, hürriyet mücadelesi veren Anadolu tarafının da dinlenmesi gerekliliğini dile getirir. Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi'nin Millî Mücadele aleyhindeki fetvasının, esaret ve baskı altında verildiği için geçersiz olduğunu belirtir. Doğrusu Bediüzzaman'ın, siyasî baskı altında olan Meşihat Dairesi'nin Millî Mücadele aleyhindeki fetvasını esastan bozması, bir ordu ile ancak yapılabilecek çok mühim bir hizmettir.

Makalelerinde İstiklâl Savaşı'nı 'cihad', Ku­va-yı Millîyecileri de 'mücahid' ilân eden, Anadolu'daki direnişi sarsılmaz bir kararlılıkla destekleyip Millî Mücadele hareketinin meşruiyetini ispatlayan Bediüzzaman'ın bu gayretleri, Millî Mücadele merkezinde de takdirle karşılanır. Israrlı dâvetler üzerine gittiği Ankara'da, Büyük Millet Meclisi'nde kendisine teşekkür edilir. Mütareke İstanbul'unda basındaki teslimiyetçi kalemlerin menfî tavrına mukabil, Bediüzzaman'ın o dönemde verdiği mücadelenin ehemmiyeti gün geçtikçe daha iyi idrak edilmektedir.

Netice itibariyle, İstanbul'un işgal altında kaldığı dönem değerlendirilirken, 'mütareke basını' tek bir yapı gibi idrak edilmemeli ve öyle yansıtılmamalıdır. Mondros Ateşkesi sonrasında İstanbul basını içinde yabancılara hizmet eden, işgalleri meşru göstermeye çalışan gazeteler olduğu gibi, her şeyi göze alarak Millî Mücadele lehinde yayınlar yapan gazeteler, gazeteciler ve mefkûre insanları da vardır. Her dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek ve böylece tarafsızlığı yitirmemek gerekir. O yıllarda yaşanan hâdiselerden günümüze bakan yönüyle alınabilecek çok mühim dersler bulunmaktadır. Fakat hâlihazırda memleketimizde meydana gelen ve kamuoyunu yakından alâkadar eden bazı hâdiselerin iç yüzünü ortaya çıkarma adına araştırmacı yayıncılık yapan gazeteleri, birtakım önyargılarla 'mütareke basını' diye sınıflandırmak veya 'yandaş medya' diyerek dışlayıcı bir tutum sergilemek doğru bir yaklaşım değildir.

Kaynaklar
- Murat Duman, Bediüzzaman Said Nursi-Hayatı ve Dâvâsı, Gelecek Yayınları, 2008.
- Aydın Keleşoğlu, İhanet Basını, Bilgi Yayınevi, 2010.
- Orhan Koloğlu, Osmanlı'dan Günümüze Türkiye'de Basın, İletişim Yayınları, 1994.
- Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, 100 Soruda Serisi, Gerçek Yayınevi, 1996.
- http://bianet.org, Prof. Dr. Uğur Kocabaşoğlu'nun 3 Mayıs 2010 tarihli açıklaması

comments powered by Disqus