"Ne İçindeyim Zamanın..."

Zaman, hırçın bir denizin dalgaları gibi durmadan vuruyor ömür sahillerimize ve bir rüzgâr gibi esip duruyor başımızda. Ha bire aşındırıyor bizi ömürden yana. Çekip alıyor elimizden "bizim" sandığımız şeyleri. Zamanla ne değişimler yaşıyoruz farkına varmadan. Saf çocukluk günleri gerilerde kalıyor, aklın uçarılaştığı gençlik heyecanları diniyor, zamanla sükûnet bulan akıl, yüklendiği imtihanla daha bir olgunlaşıyor, yaşlılık günleri bir güz mevsimi gibi kapımızı çalıyor. Yüzler kırışıyor, beller bükülüyor, gözler zayıflıyor, saçlar ağarıyor… İnsan bir gün zaman aynasında kendine bakınca veya geçen günlere bir nazar edince derinden bir "Hey gidi günler!" çekiyor veya geçmişin karanlık demleri adına içi burkuluyor…

İnsan gençlik akşamının sarhoşluğundan ayıldığı zaman, ihtiyarlık sabahında buluyor kendini. Gülmeler, eğlenmeler derin düşüncelere bırakıyor yerini. Tâ ötelerden Zekeriyya Aleyhisselâm'ın, ihtiyarlık mevsimini işaret eden "Başımı beyaz alev sardı." (Meryem–4) niyazı geliyor kulaklarımıza. Sonra ölüm ötesi geliyor aklımıza. Ruhumuz bir ân savruluyor ötelere; hesaba, Mahşer'e, Sırat'a… Bugünün veya yarının ne farkı var? Nasılsa bir gün gidilecek olduktan sonra. Zaman ince bir perde gibi bir anda yırtılacak olduktan sonra.

"Zaman, çok özel bir nimettir." denebilir. Ancak hazır bulunmuş bu nimetin farkında değil gibiyiz çoğu zaman. "Az sonra"larla günler geçer, "yarın"larla ömürler biter. Emeller, hayal dünyasını esir alır ve insan, yanı başından bütün varidatı ile akıp giden zamanın farkına bile varamaz. "Yıllar ne çabuk geçti!" denir. "Daha dün gibiydi." diye mırıldanmalar duyulur. Ötede ise, "Dünyada ne kadar kaldık?" diye sorarlar birbirlerine. Allah bu kişilere şöyle der: "Çok az bir zaman kaldınız, keşke bunu bilmiş olsaydınız!" (Müminun–114)

Zamanı, bir hesap ile yörüngelerinde dönen Güneş ve Ay milleri ile anlıyoruz. Gecesi gündüzü, akşamı sabahıyla kuşatıyor bizi bu sarmal saat. Ancak, sevap veya günah hanesinde biriken yazılar dışında, dünle bugünün, bugünle yarının ne farkı var? Rızk ve ihsanların hiç kesilmeden akmasına karşılık bir şükür zamanı yok mudur yirmi dört saatin içinde? Kalın bir kitabın bir bir açılan sayfalarından ibaret değil mi her doğan gün? Ve herkesin hayatı birkaç bin sayfalık bir romandan ibaret değil mi? İçinde bir harf bile eksik veya fazla olmayan yaşanmış bir hayatın kitabı değil mi ömür dediğimiz? Ve geçen zamandan geriye kalan, sevap ve günahlardan veya birtakım isimlerden başka nedir?

Sıkıntılı ânlarda, düşünce saatlerinde, ibadet hâllerinde yavaşlıyor zaman ve biz onu sindire sindire yaşıyoruz. Hemen geçip gidemiyor üzerimizden. Kalbimize uğraması, ruhumuzda dalgalanması, beynimizde kıvrılması gerekiyor bir süre. Zaman genişliyor, uzuyor. Bir an bir saat, bir saat bir gün gibi oluyor. Sanki insan kalb ve ruh âleminde seyahat ettikçe, zamanın tesirinden çıkıyor ve zaman üstü bir keyfiyete ulaşıyor.

Geceyi ve gündüzü iyi değerlendirenler, yani zaman üstü keyfiyet yaşayanlar, zamana ve dolayısıyla zaman nehrinde akıp gidenlere renk verme payesine erişiyorlar. Ve zamana renk verenler; alın teri, çile, ıstırap ve dualarla hayatı tatlılaştırmaya çalışanlardan başkası mıdır? Bunlar, zaman levhasında hep parıldayan ve hiç silinmeyen isimlerdir. Zamana rengini veren isimler… Zamanla iç içe ama zaman üstü yaşayan isimler... Zamana ait "esma" ile boyanan ve o esma ile yaşayan isimler... Ve zaman, bu isimlerle ve onlara bağlı hâdiselerle değer kazanmaktadır. Zaman da onlar için şekillenir âdeta. Yıl, beş yüz yetmiş birdir meselâ. Bir "kutlu doğum" dilimindedir zaman. Yıl, Milâdî altı yüz yirmi ikidir. Zaman, yeni bir tarihe şahit olacaktır. Bir Muharrem, yeni bir tarihin, yepyeni bir adımın ilk günü olacaktır. Hicret'in yani Hicri takvimin ikinci yılıdır. Müslümanlar Bedir önlerindedir. Yıl bin dört yüz elli üçtür. Güzel komutan Fatih Sultan Mehmed, İstanbul kapılarından şehre girmektedir. Çanakkale, zaman gömleğinde şehit kanıdır; Sarıkamış, donmuş bir zaman parçasıdır dağlarda.

Herkes zamanzede bir hâlde yaşarken birden İlâhî lütuf eseri birisi çıkıp kuşatmıştır bütün zamanı. O, simyayı bulmuştur herkesin dünyaya daldığı günlerde. Zaman tünelinden geçmiştir bir ânda, farklı boyutlarda seyahatler yapmıştır ruh iklimlerinde. Kur'ân ikliminin sağanak yağmurlarında ıslanmış, hakikat bahçesinin güllerinden derme imkânını elde etmiştir. Dertlerle el ele tutuşmuş, hüzünle olgunlaşmış, ideallerle kanat çırpmıştır. Onun gözyaşları süzülmüştür damla damla zamanın sinesine. Dünyayı hizmet yeri, hayatı da hizmet zamanı olarak telâkki etmiştir. Etmiştir de, bir ömür çile ve ıstırap yudumlamıştır rıza yamaçlarında.

O, kalb kulağını hep lâhutî iklimlerden gelen seslere ayarlamış ve zamanını ona göre tanzim etmeye azmetmiştir. "İza nudiye"yi duymuş, "iza rameyte"ye, "iza zülzileyi"ye kulak kesilmiş, "men temesseke"nin heyecanı ile coşmuş, "iza cae"nin pırıltıları altında hedefe doğru yola koyulmuştur. Yoluna çıkan engellere takılıp kalmamış, "aleykûm enfûsekûm" sırrına vâkıf olmuş ve kendine çatanlara "selâm" diyerek zaman üstü bir keyfiyette hoşgörü ikliminde yoluna devam etmiştir.

Evet, yüzünü hasat mevsimine çevirmiş bir ekin tarlasıdır sanki zaman. Saniyeler, dakikalar ve saatler bu tarlada filizlenir durur. Burada işlenen güzel bir ân, ötede sonsuzluk rengi alabilir. Burada Allah yolunda bir saat, ötede ebedî bir saadetin anahtarı olabilir. Hayatın rengi zamana, zamanın rengi hayata geçer. "Her doğan günün bir dert" olmadığını, aksine Âhiret yolunda bahşedilmiş bir fırsat olduğunu iyi bilenler, atmışlardır ağlarını nice bereketli sulara erkenden, üzerinde bırakılmış hediyelerle akıp giderken zaman.

Ne hâdiseler duyulur ve unutulur bir günlük zaman diliminde ve kimileri için yaşanmadan geçilmiştir o ânlar yokluk ikliminde! Yarına geçebilen ne az şey vardır onların zaman tünelinde. Dünya daha birkaç tur atmışken Güneş etrafında, parlayıp yıldızlaşmadan sönüp yok olan siluetler görürüz. Ay ışığından daha lâtif daha şeffaf olan zaman, beklenmedik bir ânda karanlık bir girdap olup yutar onları. Karanlığı, zulmü, küfrü tercih edenleri kendi karanlığına mahkûm ediverir. Onları kendi zamanlarından öteye taşımaz. Bir ömr-i heder ve keder olur. Zaman nehrinde güneş ışığını göremeden sönüp giden bir köpük olur. Taşıyamaz hayatı, yaşamanın, emanetin ağırlığı çöker omuzlarına. Bir zaman çok dirayetli, güçlü görünen insan, yenik düşer zamanın pençesine. Düşünceleri, hayalleri bir bir sararıp dökülmüştür artık. Zaman ilerlemiş gitmiştir yeni dünyaları, yeni hâdiseleri alarak yanına, ama o kendini yenileyememiştir. "Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır, ilerde bileceksiniz." (En'am, 67) İlâhî beyandaki ince hakikati anlayamamıştır, anlayamamıştır da günlük, mânâsız hâdiselerin içinde bir kuru yaprak misâli savrulup gitmiştir.

Yemin edilen zaman gelmiştir. "Asra yemin olsun ki" insanlık hüsrandadır, zarardadır. Asır helâket ve felâket asrıdır. İyiler kötülerle kol koladır. Doğru eğrinin içinde kıvrım kıvrımdır. Hak ve adalet, haksızlık kurbanıdır. Dünya bütün fânîliğine rağmen ebedî hayata tercih edilmektedir. Zaman ahirzamandır ve dünya, başında beyazdan alevler, insanlık yükünü daha fazla taşıyamayacaktır.

Ve büyük saatin bütün milleri aynı çizgi üzerindedir. Zamana ayarlanmış büyük saatin infilâk ânıdır. Geçmiş, gelecek, şimdi gibi ifadelerin mânâlarını kaybettiği noktadır. "Senelik paydan dakikalar düşülmüş", asırlık zaman dilimleri bir bir tükenmiş, zaman denen su, "köpük köpük, duman duman erimiş" ve aslında çok kısa olan dünya hayatı, Kıyamet denilen hâdiseyle sona ermiştir:

"Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman;
Yıldızlar yerlerinden düşüp dağıldığı zaman,
Dağlar yürütüldüğü zaman,
Doğurmak üzere olan develer, kıyılmaz mallar terk edildiği zaman,
Vahşi hayvanlar diriltilip toplandığı zaman,
Denizler ateşlenip kaynatıldığı zaman,

İşte o zaman... Her insan ne hazırladığını, ortaya ne koyduğunu anlayacaktır." (Tekvir, 1–14)

comments powered by Disqus